11.08.2008/Sayı:199
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Yön Ali Özsoy

Taraf olmak mı devrimci olmak mı

Taraf olmak mı devrimci olmak mı

“Ne şeriat ne darbeden”, hep destek tam desteğe

Türkiye’de sol ise çok daha kronik bir yozlaşma hastalığının pençesindedir. Çünkü daha 12 Eylül öncesi solun önemli bir kısmı pratik anlamda en sert eylemleri benimserken ideolojik anlamda antiemperyalizm ve bağımsız devrimcilik çerçevesini çoktan terk etmişti. 12 Eylül komprador solun bu dışa bağımlılık hastalığını azdırdı. Bugünlere geldik.

12 Eylül öncesi solun en büyük ideolojik tartışma ve bölünme konusu “Rusya mı, Pekin mi?” meselesidir. Kimisi ise “Ne Rusya Ne Çin” veya “Azcık Rusya Azcık Çin” mevzisine çekilip tarafsız kalmayı ya da daha doğrusu Avrupacılık yapmayı seçmişti. Kimsenin aklına ise sadece ve sadece Tam Bağımsız Türkiye’den yana taraf olmak yani gerçek sol olmak gelmiyordu. Kemalizmin reddiyle birlikte sol olma şansı da aslında reddedilmişti.

Bugünkü komprodor veya liberal sol 1980 öncesinin komik bir karikatürü gibi aynı tartışmalar içinde... “Taraf mı olmalıyız yoksa tarafsız mı olmalıyız?” Ama ABD ve AB’ye karşı taraf olmamak bu tartışmanın sınırı. Orada duracakları kesin.

Aslında taraf olma veya olamama kompleksi 150 yıllık bir gelenek. Hem de çokça eleştirdikleri ve nefret ettikleri İttihatçı radikallerden kalma. Birgün, Taraf ve Radikal gazetesindeki maaşlı solcuların aralarındaki son polemikler insana ister istemez İngilizci ve Almancı İttihatçıların dalaşmalarını hatırlatıyor. Tarih hep tekerrür ediyor. Ama Marks’ın da dediği, trajedinin tekrarı komediden ibaret oluyor.

28 Şubat’ta sol içinde yaşanan bazı tartışmaların bugün tekrar yaşanması da tam bir komediyi çağrıştırıyor. O dönem hatırlanabileceği gibi bir kısım sol Refah-Yol hükümetine karşı çıkmayı reddetmişti. Sloganları ise şuydu: “Ne şeriat ne darbe.” Taraf olma veya olmama kompleksinin simgeleşmiş sloganıydı bu.

Birileri darbe isteyebilir. Belki birileri şeriatı engellemek için darbeyi bir yöntem olarak da seçebilir. İyi ama sen ne istiyorsun? Senden darbe yapmanı isteyen yok ki. Onu zaten asker yapar. Peki şeriata karşı mısın?

“Elbette!” diyor tarafsız solcularımız. O zaman şeriata karşı olmak siyasi olarak niçin illa darbe taraftarlığıyla eşitlensin? Bayram değil seyran değil. Gören ülkede her gün genel grev oluyor, devrimin arifesindeyiz ve ABD destekli faşist bir cunta hazırlanıyor sanır.

“Hayır! Biz solculuğumuzun tanımında olduğu için her türlü darbeye karşıyız.” Hatta içlerinden en yüzsüzü, Baskın isimlisi, daha açık sözlü. “Eğer Amerika devletin içindeki çeteleri kaldırmaya uğraşıyorsa helal olsun ona.”

Ne güzel solculuk değil mi? Herşeyle yan yana durup, herkesle işbirliği yapmak serbest. Ama bir tek darbe öcüsüne karşı çıkmak zorundasın.

Buna da sol diyorlar. Yalan. Sol liberalizm değildir. Asker, devlet, savaş ve diktatörlük gibi kavramlar sol açısından tek bir sınıflandırma kabul eder: Gerici savaş, devrimci savaş, gerici diktatörlük, ilerici diktatörlük, gerici cunta, ilerici cunta, gerici devlet, ilerici devlet.

Gericilik ve ilericiliğin ise tek bir kıstası vardır. Herşey ezilen sınıflar ile ezen sınıflar, ezilen uluslar ile ezen uluslar arasındaki mücadeleye tabiidir. Birşeyin ilericiliği veya gericiliği hangi sınıfa ve ulusa hizmet ettiğine bağlıdır. Ama bize kendilerini sol olarak yutturmak isteyen liberalizmin skolastik müritleri herkesi aptal kendilerini cin zannediyorlar.

“Ne şeriat ne darbe!” Ne güzel değil mi? Liberalizmin mucize formülü. Nerede hayatın diyalektiği, nerede “sol” liberalin yobazlığı?

Darbe olasılığı varsa şunu sol tartışabilir. Bu darbe ilerici mi gerici mi? ABD destekli mi ABD karşıtı mı? Hiçbir sol devletin veya darbenin uzantısı olmaz. Ama devrimci strateji halkın yararı içindir. Bizim tek analiz kıstasımız budur. Şeriata karşı bir darbe varsa veya ABD’ye rağmen bir darbe gerçekleştiyse; “Ne şeriat ne darbe” demek elbetteki tarafsızlık değildir. Şeriat ve ABD’den yana taraf olmaktır.

Tüm bunları bir yana bırakalım. Türkiye’de yaşananlar tüm gelişmeler ve Ergenekon soruşturması vesilesiyle ifşaa edilen tonla gizli devlet belgesi tek bir şeyi göstermektedir. 28 Şubat’tan bugüne kadar “ben ne yapsam da darbe yapmadan ve ABD ile savaşmak zorunda kalmadan şeriatı engellesem” diyen bir komuta kademesi olduğunu apaçık ortaya çıkarıyor.

Türkiye’de darbe tehlikesi varmış. Çocuk mu kandırıyorsunuz siz?

Sonunda hayatın kendisi “Ne şeriat ne darbe” sloganını ortadan kaldırdı. Tıpkı bu sloganı üreten kompleksli kucak solculuğunun daha sonra ürettiği “Ne Sam ne Saddam “ sloganının hayat tarafından ortadan kaldırılması gibi. O zaman Saddam’a karşı çıkanlar, bugün Sam’ın kucağında kukla Kürt devletini alkışlıyorlar. Eee işte Saddam kalmadı. Hadi buyrun Sam ile savaşın.

Kokuşarak çürüyen “ne o ne bu” liberalizmi yerini “ya o ya bu” uşaklığına bıraktı. Demek ki yozlaşmanın da bir iç evrim süreci varmış. 28 Şubat dönemindeki “ne takke ne postal” tekerlemesinin simge ismi Ufak Uras kucakçı “sol”un yeni aşamasını temsil ediyor. Kendisi bile “ne takke ne postal” demiyor artık. Artık Ufak Uras “ya takke ya postal”cı oldu. Ve tabii bu yol ayrımında seçtiği saf belli. ABD ve AB’nin işaret ettiği “takke.” “Tarafsızcılığın” veya “üçüncü tarafçılığın” eski şampiyonu artık AKP’ye “hep destek tam destek” çizgisinde. AKP’liler bile bu haşarı destekçilerini frenleyemiyorlar.

“Yiyin birinizi” yetmedi, “yiyin Kemalistleri”

Biz üçüncü taraf olacağız demiyor artık Ufak Uras. Hergün AKP’nin yayın organlarında, TV’lerinde mülakat veriyor. “Mesele paşalar düzeninden hukuk düzenine geçip geçmeyeceğimiz.” diyor.

AKP’nin kurduğu tek parti faşizminin özü buymuş. AKP hukuk devleti kuruyormuş. Ve Refah Partisi dönemindeki “ne o ne bu” politakasını niçin terkettiği kendisine sorulduğunda yanıtı çok açık: “AKP’nin de Refah’tan farkını görmek lâzım!”

Mesele tam ABD’nin bakış açısını yansıtıyor. ABD o dönem Refah-Yol’un devrileceğini görmüştü. Bir darbeyle değil tatlı sert müdahaleyle ve iktidarın merkez sağa teslimiyle bunun gerçekleşmesi için çalışmıştı.

Bugün ise ABD AKP’nin devrilmesini değil, kapatılmasını bile BOP için felaket olarak görüyor. Ufak Uras’ın dediği “AKP’nin de Refah’tan farkı” bu. İkisi de gerici ama arada Amerikancılık farkı var. AKP çok daha Amerikancı.

Ufak Uras bir de devrimcilik tanımı yumurtluyor: “devrimcilik oyun bozanlıktır. Biz bu oyunu bozacağız.”

Lafa bak. Ne oyunu? Ezenler ve ezilenler ölesiye savaşıyor ufaklık! İnsanlar hapse giriyor, işkence görüyor, ülkeler işgal ediliyor, halklar elde silah ABD’ye karşı çıkıyor. Bizimki oyun bozanlık derdinde. Gerçekten de ufak bu.

Hani ilkesel olarak herşeye karşıydı “oyun bozanımız.” Ama kendisi ABD, AKP ve BOP tarafından oyuna dalıyor: “Bu (Ergenekon) operasyonun Büyük Ortadoğu Projesi ile de İran’a askeri müdahale ile de bağlantısı olduğu açık... Tabii kenarda kalıp steril, deterjanlanmış bir dünyadan da bakmak bir tercih.” Ama bizimki ABD ve AKP yanında oyuna dalmayı tercih ediyor. Böylelikle “steril” kalmamış oluyor. Ne de olsa ufaklık oyun bozan olsa da yaşı gereği oyun oynamak istiyor. AKP’nin kucağına hopluyor. Oradan mızıkçılık yapıyor. Oyun bozanlığı o kadar.

İnsanın aklına bu ufaklığın genel başkanı olduğu parti geliyor. Sahi bu adam AKP’li veya PKK’lı değildi di mi? Bir partisi vardı. Garibim ÖDP’liler de şaşırmış durumda. Ergenekon Operasyonunun önemli dalgalarının birinde attıkları manşet “Yiyin birbirinizi”ydi. Yani eski “ne o ne bu” muhabbeti.

Tutuklananların çoğu ise kitle örgütü yöneticisi, akademisyen, yazar... Hani askerleri sevmiyorsunuz. Ama solculuğun neresinde muhaliflere tutuklamalara sevinmek var. Seninle aynı çizgide olmak zorundalar mı? Hele bir de bunlar “özgürlükçü sol” yani Amerikanca “liberterian left”in Türkçesi.

O zaman aklımıza Dimotrov duruşmaları gelmişti. Demekki bu özgürlükçü solcularımız 1933 Almanyasında Hitler faşizminin arifesinde “Ne Stalin ne Hitler” mantığıyla “yiyin birbirinizi” diyecekti. Çünkü iki taraf da diktatör ya...

Ufak Uras da aynı mantıkla kendi partililerine soruyor. Diyor ki “yiyin birbirinizi” tavrı “Weimar cumhuriyeti de Hitler faşizmi de kapitalistti” diyerek tarafsız kalmaya benzer diyor. Ve neden AKP’den yana taraf olmak gerektiğini uzun uzun açıklıyor. Yaş ortalaması 70 üstündeki emekli asker ve akademisyen topluluğu Hitler’den beter tarif ediliyor. İnsan ister istemez Bush’u hatırlıyor. O da Saddam için Hitler’den beter demişti.

Yani “yiyin birbirinizi” bile kucak solculuğu için aşırı geniş bir manevra alanı. Onlar için icazetli tek slogan var artık: “Yiyin Kemalistleri”

Özgürlük için kucak mahkumu olmak

Nereden nereye? Özgürlükçü “sol” taraf olmamak adına yola çıktı. Şimdi artık birbirine bile taraf değiller. Taraf kompleksi şizofreniye dönüşmüş durumda. Gerçeklikten tamamen kopan “tarafsızlar” artık birbirine saldırıyor.

Öyle ki Birgün, Radikal ve Taraf gazetelerinde hepsi birbirini suçluyor. Kimi diğerine darbe taraftarı öbürü AKP taraftarı diyor. Biri pasifistlikle öbürü polislikle suçlanıyor.

Ufak Uras ile genel başkanı olduğu parti bile birbirinden yana taraf olamıyor. ÖDP başka telden ufaklık başka telden.

Kimi “sol” örgütler travestileri de yanlarına alıp “Ortak Akıl” paylaşmak için şeriatçıların eylemlerine kortej oluşturuyor. Kimi sol örgüt ise bu eylemlere katılmaya cesaret edemiyor. Kendileri bağımsız eylem düzenleyip aynı sloganları “bağımsızca” atıyorlar.

Özgürlükçüler özgürlük adına kucak siyasetine mahkum oldular. Toplumsal bir güç temsil etmedikleri için emperyalizmin bile kucağına oturamıyorlar. Kucakta oturanın kucağına yani ya AKP’nin ya PKK’nın tarafında siyasete mahkum olmuş durumdalar.

Kürt-İslam faşizminin iki ana örgütlü gücü AKP ve PKK. Bağımsız taraf olacağız diyenler her halükarda Kürt-İslam faşizmine taraf, Kemalizme, bağımsızlığa ve Türklüğe düşman olmak zorunda kalıyorlar. Bu aslında kendileri için siyasetin sonudur. Siyasetin bittiği yerde ise polislik ve muhbirlik kalır. Kendileri de bunu itiraf ediyor. Taraf gazetesine kızan Birgün “bunların yaptığı belge gazeticiliği değil, polis bültenliğidir” diyor.

Taraf ise Birgün’ü korkaklık ve Susurluk’un sol kanadıyla yüzleşememekle suçluyor. Oysa geçtiğimiz yıl belgeler aynı anda Yeni Şafak, Vakit, Zaman ve Birgün’e gelirdi. İmla hataları bile haberlerde aynı kalırdı. O zaman TÜRKSOLU polis medyasını ifşa etmişti.

Gerçekten de Birgün’ün içindeki “enternasyonalizm, sosyalizm, halkların kardeşliği, öteki, beriki, Marks vesaire” gibi söylemleri çıkarın ortaya Taraf’ın tavrı çıkar. Polislik aşırı sırıtır.

Taraf ise Birgün gibi fazla gevezelik yapmadan tam bir polis jargonuyla çıkıyor. Hatta öyle ki gözaltına alınan her devrimci gencin yaşadığı klasik polis saldırısını bir yayın politikası haline getirdiler.

Devrimci genç için bu iyi bir sınavdır. Polis ilk olarak Deniz veya Mahir’e küfreder. Ne Ermeniliklerini ne de ajanlıklarını bırakır. Dayak yeme pahasına hakaretlerini aynen iade ederseniz iyi yoldasınızdır. Yok polemiğe girer veya küfrü yutarsanız bilin ki polis üste çıkmıştır.

Tarafçılar Ergenekon belgeleriyle yayına başlar başlamaz, Deniz’i ve Mahir’i çeteci ve Ergenekoncu ilan etmek ilk işleri olmuştu. Özgürlükçü sol ise bu soysuz polislerle polemiğe girip Deniz ve Mahir’in ajan olmadığına Taraf yazarlarını ikna etmeye çalıştı.

Bunların işi bitmiş demektir. AKP’nin polis karakolundan siyaset yapıyorlar.

AKP Birgün gibi etkisiz ve maskeli muhbirliğe ihtiyaç duymuyor ki artık. Birgün’e artık belge gitmiyor. Rütbe kaybettiler. Genel Başkanlarını da AKP ve PKK’ya kaybettiler. Taraf’la polemik yürütüyorlar. Oysa polis sizi çoktan teslim almış. Zor ama çok zor bir durum.

Fino köpeği sahiplerini bile güldürüyor

Oyun bozan fino köpeği ise bir AKP’yi bir PKK’yı eğlendiriyor. AKP’nin bile utandığı ve yapamadığı bazı şeyler kendisine havale ediliyor. Örneğin yine AKP’ci bir TV’de ulusalcıların Ergenekon İddianamesinin bir yılı aşkın bir süredir yazılmamasını ve AKP’nin diğer faşizan uygulamalarını eleştirmesini bakın nasıl savruşturuyor: “12 Eylül döneminde Dev Yol ve Kurtuluş davasında da öyleydi.”

Yani “oh olsun” tavrı. İyi de sen o zaman neredeydin? Adam hayatı boyunca bir kez gözaltına bile alınmamış ama devrimcilerin çektiği acıları AKP’nin kâr hanesine yazmaya kalkıyor. Bir AKP’li bile böyle bir şeye cüret edemez.

Sahibinin her zaman ihtiyacına koşan köpek için insanın en sadık dostu denir. Ama bazen tasma çekiliyor ve oyun bozan anlayamıyor. Özden Örnek’in “darbe günlükleriyle” ilgili mecliste önerge veriyor. Darbeler soruşturulsun diyor. Tabii söz konusu olan Kenan Evren veya Amerikancı darbeler değil. Sözde Ergenekon darbeleri.

AKP destek vermiyor ve bizimki şaşırıyor. Bülent Arınç ise sorulan soru üzerine Ufak Uras’ın “çok takdir ettiği bir siyasetçi” ve “tam istedikleri gibi bir solcu” olduğunu belirtiyor. Ancak AKP grubunun onayı ve öncülüğü olmadan soruşturma önergesinin başarısız olacağını ekliyor.

Ufaklık yine takdirini kazanıyor. Ama aklı ermiyor. Belki günlükler gerçekten sahte. Ergenekon İddianamesine bile alınmamış. Belki de AKP Özden Paşa’yı harcamak istemiyor. Veya tepelerde bir uzlaşma olmuş. Bunlar onun kavrayış alanının ötesinde. Böyle biri nasıl “bağımsız üçüncü taraf” olabilsin?

Ancak oyun bozan bu durur mu? Güngören’de büyük bir terör eylemi gerçekleşiyor. 18 Türk vatandaşı katlediliyor. Daha eylemin üstünden bir kaç saat geçmeden, vefat edenlere hakaret edercesine oyun bozan çıkıyor ve “bu işi Ergenekon yaptı” diyor. AKP’liler bile şaşırıyor.

Eylemi PKK’nın yaptığı apaçık ortada. AKP ufaklığın umduğu gibi kendisini desteklemiyor. Polis bile olayı Ergenekon’a bağlayamıyor. Zaten PKK’lı teröristler de yakalanıyor.

AKP ve PKK iki rakip grup. İkisi de ABD’nin emrinde ama birbirine vurmayı unutmuyorlar. Bu yüzden PKK ve onun kucağındaki EMEP bile Ergenekonculukla suçlandı ya... PKK bile iplerin tamamen AKP’nin eline geçmesini istemiyor. AKP bile PKK’nın tamamen Güneydoğu’da tek hakim olmasını istemiyor. Sonuçta AKP de PKK da siyaset yapıyor.

Ama dediğimiz gibi oyun bozan artık siyaset dışıdır. Kucağın kucağındadır. İşin kötü yanı aynı anda iki kucakta oturmaya çalışmaktadır. Finoluk, polislik, muhbirlik artık tek şansıdır. Bu noktadan sonra sen taraf olsan ne yazar olmasan ne yazar...

Ya devrimcilik ya çürüme

Bir devrimci için “nereden yana tarafız?” sorusu kadar abes bir soru olamaz. Devrimci zaten halktır. Halkın savaşan öncüsüdür.

Taraf olma veya tarafsız kalma kompleksini ne yazık ki Türkiye’de solun önemli bir kısmı 30 yılı aşkın süredir yaşıyor. Ulusal Kurtuluşçuluk, antiemperyalizm ve devrimcilik 1972’de bırakıldı. Ne Türk halkı ne halkın öncülüğü kaldı. Geriye taraf seçme politikası kaldı.

1980 öncesinde ilginç bir örnek Aydınlıkçılar ve Perinçek’ti. Sol vicdan o zamanlar bunların tavrını kaldıramıyordu. Perinçek’e göre 80 öncesi ona veya ABD’ye karşıysanız Rus ajanıydınız. Bugün ise ona veya Rusya’ya karşıysanız Amerikan ajanısınız. Yani ajan olmaktan başka bir şans yok. Devrimci olma ihtimali ilk kalemde silinmiş zaten.

Sol yıllar önce bu tavrın adını koydu. Perinçek’in adı ajana çıktı. Bugün komprador solun hepsi artık aynı çizgide. Hepsi taraf olmakla birbirini suçluyor. Ya AKP’ci ya darbeci... Birbirine başka şans tanımıyorlar. Devrimcilik ihtimal dahilinde bile değil.

TÜRKSOLU “Batının değil Türk halkının, sermayenin değil emeğin soluyuz” diye yola çıktı. O yüzden bu taraf olma tartışmasının çok çok üstündeyiz. Ve faşizme karşı herkesin hakkını bugün savunabilecek bir konumdayız.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe