11.08.2008/Sayı:199
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye İnan Kahramanoğlu

AKP’den nasıl kurtuluruz?

Kürt-İslam faşizmine geçit yok

Antifaşist mücadele, devrimci bir örgüt etrafında toplanmış halkla verilebilir. TÜRKSOLU, Kürt-İslam faşizmi tespitinden yola çıkarak bu çözümü ortaya koymuş ve örgütlenme çalışmalarını başlatmıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin AKP’yi kapatmaması seçimlerden sonra bütün umutlarını kapatma davasına bağlayan kesimlerin son umutlarını da yok etti. AKP’nin 2002 yılında tek başına iktidara gelmesinin üzerinden geçen altı yıllık süre içinde Türkiye’nin ulusal güçleri AKP’ye karşı örgütlü bir toplumsal muhalefet geliştirmek yerine Anayasa Mahkemesi’ne, o da olmazsa Ordu’nun müdahale etmesine endeksli bir strateji belirlemişlerdi. Şimdi bu strateji tamamen çökmüş oldu.

Aslında kapatma davasından çıkacak muhtemel bir kapatma kararının bile AKP’den kurtulmak için yeterli olmayacağı biliniyordu. AKP’nin kapatılması ve bir kısım milletvekilinin yasaklı konumuna düşmesi durumunda bile AKP Meclis içindeki çoğunluğunu koruyacak ve hem yeni bir parti adı altında kaldığı yerden devam edecek hem de erken seçim kararı alarak yasaklı konuma düşecek isimlerin tekrar Meclis’e taşınması yoluyla büyük bir kayıp yaşamadan bu süreçten çıkacaktı. O nedenle kapatma davasına endeksli bir strateji sadece parti kapatılmadığı için değil kapatılmış olsaydı bile başarısızlığa mahkumdu.

Bütün bunların üzerine bir de Ergenekon operasyonu adı altında AKP karşıtı ulusal güçlerin ve Türk Ordusu’nun hedefe konması operasyonu başlatıldı. Ergenekon operasyonu ile aynı zamanda toplumun AKP karşıtı geniş kesimlerin sindirilmesi ve yaratılan korku imparatorluğu ile bırakın AKP’ye karşı mücadele etmeyi AKP’yi eleştirmenin bile suç sayılacağı bir faşizm dönemine girilmiş oldu.

Tam da bu nedenle Doğan Medya ve TÜSİAD öncülüğünde başlatılan “AKP ile uzlaşma” stratejisinin sonuç alma ihtimali yoktur. Karşısındaki Ordu-cumhurbaşkanı-yargı-üniversiteler-ulusal güçler ittifakının muhalefetinin en güçlü olduğu dönemde bile geri adım atmayan ve uzlaşmaya yanaşmayarak türban düzenlemesi başta olmak üzere ajandasındaki pek çok planı gerçekleştirmekte tereddüt etmeyen bir AKP’nin şimdi tüm bu güçlerin dağıldığı bir dönemde uzlaşma arayışına gireceğini beklemek saflığın da ötesinde bir iyimserlik değilse nedir?

Gelinen nokta aslında gerek ulusal güçler gerekse tekelci sermaye çevreleri açısından tam bir çıkışsızlıktır.

Bu nokta aynı zamanda düzeni içi çözümlerin bittiği ve devrimci çözümün tek seçenek olarak ortaya çıktığı noktadır.

Sermaye kesimleri açısından düzen dışı bir arayış zaten doğası gereği mümkün değildir. O nedenle bu kesimler önümüzdeki dönemde AKP tarafından tasfiye edilecek ve yerlerini AKP yandaşı basın ve sermayeye bırakacaklardır.

Türkiye’nin ulusal güçleri ise ikili bir yol ayrımındadırlar. Ulusal güçler ya AKP’nin uzlaşarak geri adım atmasını bekleyip yine kendilerinin izleyici olduğu bir sürecin peşinden gideceklerdir ya da düzen dışı ve devrimci bir örgütlenme arayışına girerek AKP’ye karşı yeni bir direniş cephesi oluşturacaklardır. AKP’den kurtulmak içinse devrimci bir programa ve sonuç alıcı bir ulusal örgütlenmeye ihtiyaç vardır.

1) Devrimci Parti ve antifaşist örgütlenme

TÜRKSOLU AKP iktidarının Kürt-İslamcı bir faşist rejim kurmak istediği uyarısını yapıp antifaşist bir halk örgütlenmesi önerisi yaptığında diğer tüm ulusalcı kesimler, AKP’nin hukuk yoluyla bertaraf edilebileceği yanılgısı içinde bulunuyorlardı. Kapatma davası süreci ve Ergenekon iddianamesi faşizmin hukuk tanımazlığını ortaya koyarken antifaşist bir örgütlenme ihtiyacını da tartışmasız bir biçimde ortaya koymuştur. Hukukun bile ortadan kalktığı faşizm koşullarında antifaşist ve devrimci bir örgütlenme ulusal muhalefetin ayakta durabileceği ve direnebileceği tek zemindir. Cumhuriyet mitinglerinde ortaya çıkan halk tepkisi düşünüldüğünde böylesi bir potansiyelin örgütlü bir muhalefete dönüştüğü anda neler yapabileceği ortadadır ve gelinen noktada AKP’yi korkutabilecek tek güç örgütlenmiş halktır. Dolayısıyla AKP’den kurtulmanın öncelikli yolu AKP karşıtı geniş halk yığınlarını devrimci bir parti çatısı altında birleşmekteydi.

Ulusal güçler olarak adlandırdığımız Atatürkçü ve sol kesimlerin en belirgin eksiklikleri de bu noktada ortaya konulmalıdır: örgütsüzlük ve tabansızlık.

Şeriatçı ve Kürtçü kesimler seksen yıllık cumhuriyet tarihi boyunca devamlı olarak örgütlenme ve taban genişletme arayışı içindeyken ulusal güçler ordu ve yargıdan medet umarak örgütlenmeyi ve siyasal mücadeleyi tümüyle hiçe sayan bir anlayışla hareket etmişlerdir. Temel hatayı örgütlenmemek olarak belirlemek yerine solun bölünmüşlüğünden dem vurup birleşmenin herşeyi çözeceğini savunan bu anlayış artık çökmüştür.

Üstelik çokça iddia edildiği üzere Türkiye’de bölünmüş olan sol değil sağdır. Sadece 1980 sonrası döneme baktığımızda bile bu gerçeği yakından görebiliriz. 1980 sonrasında sağcı hareket DYP ve ANAP ile ortadan ikiye bölünmüş, MHP ve Refah Partisi başta olmak üzere diğer sağ partiler de bu bölünmüşlüğü derinleştirmiştir. Ancak bu bölünmüşlüğü rağmen sağ güçler hep kendi tabanlarını genişletmeye çalışmışlardır. Böyle olunca da sağ taban sayısal anlamda hep artmıştır. AKP şimdi bu sürekli genişleyen sağ tabanı tek bir çatı altında toplayarak başarılı olmuştur.

SHP-CHP çizgisi ise sağın aksine 80 sonrası dönemde solun tek partisi olarak Meclis’te yer almıştır. Sadece bir dönem Ecevit’in DSP’si Mecliste güçlü bir biçimde ve iktidar partisi olarak yer almış ama bu dönemde de zaten CHP baraj altı kalmıştır. 22 Temmuz seçimleri öncesinde yine tek çözüm olarak görülen birleşme çabaları da CHP-DSP işbirliği, SHP’nin seçimlere girmemesi, İsmail Cem’in YTP’sinin CHP’ye katılmasıyla birlikte hayata geçirilmiş ama sonuç tam bir fiyasko olmuştur.

O halde yapılması gereken %20’lere sıkışmış sol tabanı birleştirmek yerine Kürtçü ve Şeriatçı güçlerin seksen yılık örgütlenme arayışının karşısına en az onlar kadar güçlü bir devrimci örgütlenme ile çıkmak ve sürekli azalan sol kitleyi genişletmektir.

Devrimci bir kitle örgütlenmesi ise ancak devrimci bir parti örgütlenmesi ile mümkündür. 22 Temmuz seçimleri öncesinde AKP’nin karşısına devrimci bir parti ile çıkmak yerine CHP’yi kurtarma/düzeltme arayışı ve MHP’yi kurtarıcı olarak görme yanılgısının nelere yol açtığı ortadadır.

CHP mevcut oy tabanı ve yıllardır yaşadığı kan kaybı ile önümüzdeki süreçte de en fazla muhalefet olabilir ve AKP’nin Meclis’te elde ettiği mutlak çoğunluk düşünüldüğünde CHP’nin varlığı bugüne kadar olduğu gibi sadece AKP’nin karşısına devrimci bir seçenek çıkmasını engeller. Üstelik yaklaşan erken seçimlerden sonra CHP’nin çöküş süreci başlayacak, bölünme ve dağılma da kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.

MHP ise gerek cumhurbaşkanlığı seçimleri gerekse türban konusundaki tavrı ile kimi aklı evveller tarafından ulusalcı olarak gösterilmeye çalışılsa da ulusal cephenin değil AKP-ABD-PKK cephesinin bir bileşeni olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla ulusal güçler şu anda partisizdir ve devrimci parti ihtiyacı artık bir zorunluluk halini almaktadır.

2) Kürt istilası ile mücadele

AKP’nin sürekli taban genişletmesinden önemli bir olgu sağın tek partisi haline gelmesidir. Ancak AKP’yi büyüten asıl gelişme Kürt kimliğinin güçlenmesi ve taban bulmasıdır. Bu ise TÜRKSOLU’nun yıllardır vurguladığı Kürt istilasıdır.

Kürt istilasını görmezden gelerek tehlikeyi savuşturacaklarını savunan ulusal güçlerin aksine AKP bu gerçeği çok iyi tespit etmiş, Tayyip’in ağzından Kürt sorunu ilk kez resmileştirilmiş ve son olarak Kürtçe TRT örneğinde olduğu gibi Kürt kimliğini güçlendirmek için tüm imkânlar seferber edilmiştir.

Bu da son derece olağandır zira Şeriatçı hareketin doksanlardan itibaren başlayan yükselişi ile Kürt kimliğinin bu süreç içinde meşrulaşması birbiriyle paralel ilerleyen iki süreçtir. Doğu ve Güneydoğu’dan başlayarak taban genişleten ve ardından da bu bölgelerden Batıya yönelen Kürt göçü istikrarlı bir şekilde AKP’nin oy oranını arttırmaktadır. AKP’den önce Refah Partisi’nin yükseliş sürecinde de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri önemli rol oynamıştır.

Kürt kimliğinin toplumsal taban bulduğu bu iki bölgede daha önce güçlü konumda bulunan CHP ve MHP “Türk-Kürt kardeşliği” ve “Kürt açılımı” adı alında Kürtçülüğü destekleyen bir çizgide olmalarına rağmen “Türk Partisi” olarak görülmeye başlanmış ve 2002 seçimlerine gelindiğinde bu iki bölgede CHP ve MHP silinmiştir. AKP ve DTP ise bu iki bölgenin tek hakimi durumundadırlar ve birbirleriyle yarışmaktadır. Doğu ve Güneydoğu’daki bu durum Kürt istilası ile birlikte büyük şehirlerde de AKP ve DTP’nin oy potansiyelini güçlendirmektedir. Dolayısıyla bugün Türkiye’nin önündeki iki büyük tehlike olan Kürt bölücülüğü ve Şeriat tehlikesinin temel kaynağı Kürt istilasıdır.

O halde AKP’den kurtulmak için Kürt istilası ile mücadele etmek gerekmektedir.

Kürt istilası ile mücadele ise AKP ve DTP’nin temsil ettiği Kürt-İslamcı güçlere karşı bir Türk örgütlenmesi yaratmaktır. Türkiye’nin ulusal güçleri ülke içindeki siyasal mücadeleyi yanlış bir biçimde laikler ve dinciler arasındaki bir çatışma olarak algılamış, bundan faydalanan AKP de müslüman halkın temsilciliğine soyunarak güç toplamıştır. Oysa Türkiye’de esas mücadele Kürt-İslamcı güçlerle Türkler arasındadır ve ulusal güçlerin konumlanması gereken yer de burasıdır. AKP’nin Kürt-İslamcı ideolojisinin esas hedefinin Türk yurdunu bir Kürt-İslam devletine çevirmek olduğu, bunun için de Türk kimliğinin ve Misak-ı Milli sınırlarının parçalanmak istendiği ve AKP’nin Türklerin değil Kürt-İslamcıların partisi olduğu gerçeğinin ulusalcı siyasetin temel propagandası haline getirilmesi gerekmektedir.

3) Vatan satıcısı AKP’ye karşı vatan savunması

Türkiye’nin ulusal güçleri sadece laikliğe endeksli bir ulusalcı siyaset ile AKP’yi tecrit edeceklerini zannettiler. Bu yanılgının kaynağı ise AKP’nin Kürt-İslamcı kimliğinin ve bunun uzantısı olan vatan satıcısı çizgisinin kavranamamasıydı.

AKP’nin Kürt-İslamcı bir yapılanma olduğu gerçeğini kavrayamayan ulusal güçler tam da bu nedenle Türk milliyetçiliğini AKP karşıtı programın omurgasına yerleştiremediler. Böyle olunca da AKP’ye karşı yapılan muhalefet AKP’nin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramadı. Cumhuriyet mitingleri öncesinde önemli bir dağılma yaşayan AKP cumhuriyet mitinglerinin birer laiklik mitingine dönüştürülmesini iyi kullanarak kendi tabanını yeniden toparlamıştır. Bu mitinglerde AKP’nin Kıbrıs’ta Türk varlığını yok eden, ABD ile işbirliği içinde PKK’nın hamiliğini üstlenen, Ermeni açılımı adı altında Ermeni soykırımı yalanını meşrulaştıran, Kuzey Irak’taki kukla Kürt devletini siyasi muhatap olarak gören ve Türkiye’yi Ortadoğu’da ABD’nin Truva atı konumuna sürükleyen vatan satıcısı misyonu Türk milletine anlatılmamış ve mitingler “Çankaya’da türbana hayır” gibi kısır bir eksene çekilmiştir. Oysa AKP’nin temel misyonu Türkiye’nin ABD’nin bölgesel planları çerçevesinde parçalanması programını hayata geçirmek ve Türk devletinin ve Türk milletinin milli direncini yok ederek bu planın en kolay şekilde kabul ettirilmesini sağlamaktır.

O halde ulusal güçler yeni dönemde AKP’yi devirmek için AKP’nin vatan satıcısı programına karşı Türk kimliğini, Türk vatanını ve Türk varlığını korumaya dayalı bir vatan savunması cephesi örgütlemelidirler.

4) ABD emperyalizmine karşı mücadele

Vatan savunmasına dayalı bir ulusal strateji ise eninde sonunda ABD ile nihai bir hesaplaşmayı zorunlu kılmaktadır. AKP’nin Türkiye’nin başına bela edilmesinin baş-lıca sorumlusu ABD emperyalizmidir ve AKP de ABD’ye olan diyet borcunu Türkiye’nin ulusal güvenliğini yok ederek ödemektedir. Bu nedenle sonuç alıcı bir vatan savunması anlayışı tavizsiz bir antiemperyalizme dayanmalıdır. En son AKP kapatma davasında da görüldüğü üzere AKP’yi Türkiye’de ayakta tutan şey arkasındaki halk desteğinden çok arkasına aldığı bu ABD desteğidir. Türkiye’de cumhuriyeti tasfiye etmek için çok partili sistemin kurulmasından beridir sağcı güçleri destekleyen ve iktidara taşıyan ABD bugünkü AKP iktidarını da aynı şekilde kumanda etmektedir. O halde ABD ile hesaplaşmadan ve Türkiye’yi ABD’nin bölgesel oyunlarının piyonu durumundan çıkartmadan AKP’den kurtulmak mümkün değildir.

Oysa Türkiye’nin ulusal güçleri bugün bile büyük Ortadoğu projesi çerçevesinde ABD’ye “AKP’yi değil bizi tercih et” mesajı vererek AKP’yi saf dışı bırakabileceklerini zannetmektedirler. Ancak ABD, Türkiye ve Ortadoğu üzerindeki emellerini gerçekleştirmek için kendisine müttefik olarak Kürt-İslamcıları seçmiştir ve o nedenle Amerikancı bile olsa laik bir parti ya da ordu kademesi ABD’nin tercih listesinde yoktur.

Ulusal güçler AKP ve ABD arasındaki bu kader birliğini çok geç olmadan görmeli ve buna uygun bir strateji çizmelidirler. ABD’nin İran’a yönelik muhtemel bir saldırısında ABD’nin laiklik oltasına düşerek İran operasyonunda AKP-ABD cephesinin yedeğine düşmemek bu sürecin ilk adımı olmalıdır.

Türk halkının %90’lara varan Amerikan düşmanlığı bu antiemperyalist ulusal stratejinin en önemli kozu olacaktır.

5) Yoksul halk kitlelerini kazanmak için halkçı-devletçi ekonomi

AKP’nin ülkenin en yoksul kesimlerinden tutun da en zengin ve elit kesimlerine kadar her toplumsal katmanda taraftar toplamasının ana sebeplerinden birisi ise “ekonomik istikrar” adı altında yürütülen propagandadır. Ulusal güçler, yoksul kesimleri kömür yardımı ve erzak paketlerine muhtaç eden ama buna rağmen istikrardan bahseden AKP’nin gerçekte milli ekonomiye yıkan ve Türkiye’nin tüm ekonomik kaynaklarını yabancı sermayeye devreden piyasacı çizgisi ile hesaplaşmayı başaramadılar.

Ulusal güçler AKP’nin halkı yoksullaştıran bir ekonomi politikası izlediğini anlatıp özellikle işçi, köylü ve esnafın AKP iktidarı altında daha da yoksullaştığı propagandasına giriştilerse de AKP’nin ortaya koyduğu ekonomik programın dışında bir ekonomi programı öneremediler. Ulusal güçler Atatürk’ün yoksul halk sınıflarına dayanan halkçı-devletçi ekonomik modelini yeniden hayata geçirmek yerine AKP’nin izinde piyasacı ve liberal bir ekonomi modelinin savunusunu yaptılar. Böyle olunca da ulusal ekonomi olarak halka önerilen şey sadece uluslararası piyasa sisteminin beklentilerine tam anlamıyla cevap veremeyen ama bu sistemden de kopmayan utangaç bir piyasacılık oldu ve bu tür bir ekonomi politikası geçmişte olduğu gibi sadece kriz beklentisine yol açtı. Kriz beklentisi ise imtikrar adı altında AKP iktidarını sağlamlaştırdı.

Bu noktada ulusal bir ekonomi programı halkı sadakaya muhtaç eden AKP modeline karşı ülkenin kendi kaynaklarını yoksul halk sınıflarının lehine kullanan, yabancı sermaye soygununa karşı millileştirme ve kamulaştırma programını savunan halkçı-devletçi bir program olmak zorundadır.

AKP’nin sahte “ekonomik istikrar” propagandasının bile etkili olduğu bir ülkede toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul kitlelere parasız eğitim, parasız sağlık, parasız barınma imkanı sağlayarak işsizliğe son verecek bir ekonomi programının toplumun neredeyse tüm kesimlerinden büyük bir destek bulacağı kuşkusuzdur.

Venezuela’da Chavez benzer bir halkçı-devletçi ekonomi modeli ile bütün yoksul kitlelerin tek umudu haline geldi ve radikal solun %10ları geçemediği bir ortamda %63 oy desteği almayı başardı.

AKP’nin %47’lik oyunun karşısına nasıl çıkılacağı artık bir muamma değildir. Devrimci Parti bunu başarmak için yola koyuluyor.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe