| Ali Özsoy |
Faşizm vatana düşman
Faşizm devleti yıkar Çokça iddia edildiğinin tersine faşizm ağır ve diktatörce bir devletçilik değildir. Tersine faşist iktidarların hemen hepsinin temel ilkesi devleti yıkmak olmuştur. Faşizm, Anayasal meşruiyeti, ulusal egemenliği, seçimleri, hukuk devleti ilkelerini ve kuvvetlerin bağımsızlığını reddeder. İster emperyalist ülkelerde ister sömürge ve yarı sömürge ülkelerde olsun, faşizmin ortaya çıktığı yerde meşru devlet egemenliği yok edilir yerine faşist çetenin ve ona bağlı küçük bir oligarşinin diktatörlüğü konur. Çete iktidarıyla devlet iktidarının farkı büyüktür. Devletin hangi sınıflarca yönetildiğinden farklı olarak her türlü devletin bazı meşruluk kaynakları vardır. Faşizm ise meşruluk değil sadece zorbalık üzerine kurulu bir harekettir. Bu yüzden tıpkı AKP iktidarının ilk günlerinde olduğu gibi faşist iktidarlar hep bir meşruiyet sorunu yaşarlar. Ancak eski devletin meşruluk kaynakları, Anayasa ve yasalar yok edildikten sonra bu meşruiyet sorunu aşılabilir. Hitler de bu devreden geçti. Meşruiyet sorunu yaşadığı iktidarının ilk günlerinde meşruiyet kaynağı komünist ve Yahudi komplosuna karşı Almanya’yı korumak ve Almanya’nın 1. Dünya Savaşı’ndan sonra elinden alınan haklarını geri kazanmaktı. Ancak faşist iktidar mutlak zaferini ilan edince meşruiyet sorunu kalmaz. Çünkü eski devlet ile birlikte meşruluk için hesap soracak mekanizmalar da ortadan kalkar. Türkiye bugün tam da bu günleri yaşıyor. İlk günlerinde meşruluk kaynağını “demokratikleşme” ve ABD ile AB’ye iyi hizmet edebilmekten alan AKP iktidarı bugün farklı bir evreye giriyor. Artık devletin yıkılması evresine girildi. Tek meşruluk kaynağının zorbalık olacağı günler yakındır. Ulus devlet ve emperyalist devlet farkı Ezilen ülkelerdeki faşist iktidarlarla emperyalist ülkelerdeki faşist iktidarlar arasında önemli bir farkı vurgulamak zorundayız. Emperyalist devlet zaten kuruluş aşamasında sömürgeci ticaret-sanayi ve finans sermaye gruplarının talan birlikteliği olarak kurulmuştur. Çokça iddia edildiğinin tersine Avrupa devletleri burjuvazinin feodaliteye karşı verdiği mücadele sonucunda kurulmuş ulus devletler değildir. Çünkü Avrupa’da siyasi birliklerin kuruluşu sömürgeci rekabetin zorunlulukları sonucu ortaya çıkmıştır. Bunlara da ulus devlet değil ancak emperyalist devlet denebilir. Ulus devletin ortaya çıkışı ise ezilen ulusların bağımsızlık mücadelesi sonucu olmuştur. Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bunun ilk örneklerindendir. Ulus devlette ulusal egemenlik ve ulusal bağımsızlık birbiriyle kopmaz bir şekilde ilişkilidir. Emperyalist devletin varlığı ve birliği ise sömürgeci rekabette başarı kıstasına bağlıdır. Dolayısıyla Almanya, İtalya ve Japonya gibi emperyalist ülkelerde faşist çetenin iktidara geldikten sonra uyguladığı programla Türkiye, Arjantin gibi ezilen ülkelerde faşizmin programı arasında büyük bir fark vardır. Zaten emperyalist bir projeyle kurulan ezen ülkelerin devletleri, faşizme dönüşünce ülke içinde ve dışında yeni meşruluk kaynağı kazanırlar. Eski demokratik rejimin yapabildiğinden çok daha iyi bir şekilde emperyalizm yapabileceğini iddia eden faşist iktidar, ülke içinde sömürgeci talandan pay kapmaya her zaman hazır olan kamuoyunu üstün ırk ve dünya egemenliği hikâyeleriyle seferber edebilir. Böylelikle sendikal haklar, demokratik kurumlar ve her türlü siyasal özgürlükten feragat etmeyi kabullenen emperyalist ülkenin kamuoyu dünyanın efendisi olma vaadiyle faşist çetenin peşinden ordulara yazılır. Sosyal demokratların ve komünistlerin mitinglerini dolduran milyonlar birkaç ay içinde aynı meydanlarda Hitler’e veya Mussolini’ye faşist selamı verirken bulurlar kendilerini. Dışta elde edilen her askeri zafer ve kazanılan yeni sömürgeler faşizmin ömrünü devam ettirebilmek için yeterlidir. Batıda iktidarın niteliğini emperyalist çıkarların gerekleri belirler. Üçüncü Dünya faşistçiklerinin zavallılığı Üçüncü Dünya faşizmi ise gücünü yayılmacılıktan değil tam tersine yabancı yayılmacıya uşaklıktan alır. Dış gücün çıkarlarının kölesidir. Dünya egemenliği veya büyük toprak kazanımları zaten imkânsızdır. O zaman zorbalığın tek kaynağı dış zorbalığın desteği olabilir. Hitler zavallı bir ruh hastasıydı. Ama en azından kendi orduların başında, kendi emperyalist fantezilerinin girdabında yok oldu. Bizim Hitler bozuntusu faşistçiklere ne demeli? Kendi halkına, kendi devletine düşman… Bu, faşizmin gereği zaten… Ama bunun da ötesinde bizim Hitler’cik kendi ordusuna da düşman. ABD ordusunun basit bir eri. Hitler Aryan ırkının egemenliğinde Yeni Dünya Düzeni vaat ediyordu. Bizimkinin en büyük övünç kaynağı Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanı olmak. Hitler büyük Alman ulusunun çıkarlarını savunduğunu iddia ediyordu. Bizimki Türk kavramına bile düşman. Emperyalist faşist ile emperyalizmin uşağı olan faşistler arasındaki temel fark her açıdan sırıtıyor. Hitler Almanlara birlik, onur, zenginlik ve dünyanın efendisi olmayı vaat ediyordu. Nasyonal Sosyalizmin özü budur. Almanlar eşittir ama dünyayı sömürmekte eşittir. Alman işgal ordusuna her Alman gönüllü olarak bu yüzden katılmalıdır. Tüm dünya köleleştirildiğinde, Nasyonal Sosyalizm köle sahibi Almanlara savaş ganimetinde eşitlik sağlayacaktır. Bizim faşistçik ise dışta ABD planlarında uşaklık vaat ediyor. İçte ise kömür-şeker-makarna dilenciliğine dayanan bir “eşitlik”! Bu noktada Üçüncü Dünya faşizminin büyük zayıflığı ortaya çıkmaktadır. Her türlü faşist iktidar yıkılmaya mahkûmdur ancak ezilen ülkelerde faşizmin toplumsal ve ekonomik temeli çok daha zayıftır. Üçüncü Dünya faşizminin tabansızlığı AKP %47 gibi bir oy aldı. Kömür-şeker-makarna mekanizmasının bunda büyük bir etkisi şüphesiz ki var. Askeri cunta faşizminden farklı olarak bir kitle tabanı olan Kürt-İslam faşizmi bu yüzden 12 Marttan da 12 Eylülden de büyük bir tehlike yaratıyor. Naziler de ilk olarak kitle desteklerini Alman toplumunun işsizlerinden ve toplum dışına en çok itilmiş kesimlerinden almıştı. Ancak Nazi ekonomisi emperyalist istila ve yayılma yoluyla kitle temelini genişletti. İşsizinden, proleterine, küçük burjuvasından büyük sermayesine kadar herkes büyük bir emperyalist proje etrafında kısa sürede kenetlendi. İlk bakışta Nazilerin ve Kürt-İslam faşizminin yükselişi benzerlik taşıyor gibi gözükebilir. İki hareket de büyük bir siyasi ve ekonomik kriz sonucunda güçlenip, belli bir kitle tabanı oluşturmuştu. Peki AKP Türk halkına ne vaat ediyor? ABD’nin paralı askeri olmak, Büyük Kürdistan’ın kurulması, Türkiye’nin parçalanması, Kürt istilası, Kıbrıs’ın verilmesi, Ermenilere teslim olmak, Şeriatçı bir diktatörlük ve kömür-şeker-makarna “eşitliğinden” başka AKP Türkiye’ye ne vaat ediyor? AKP oyunu %47’ye kadar çıkardı. Daha da arttırabilir ama kesinlikle yıkılmaya mahkûmdur. İlk ciddi ulusal krizde tüm kitle temelini yitirebilir ve çok kısa sürede yıkılabilir. Çünkü Üçüncü Dünya faşizmi halkına hiçbir şey vaat edemez. Ayakta kalmasının tek şartı emperyalist efendisine hizmettir. Bu yüzden AKP iktidarı her sarsıldığında ve Kürt-İslam faşizmi her sıkışık anında ABD’nin ve AB’nin daha da çok köpekliğini yaparak ayakta durma yolunu seçmektedir. Üçüncü Dünya faşizminin bu tabansızlığı ve dış desteğe bağımlılığı onun bir karakteristik özelliğini daha belirlemektedir. Vatan hainliği ve millet düşmanlığı… Koltuk karşılığında toprak AKP iktidarının çetrefilli günler yaşadığı şu dönemde, faşist diktatörlüğün son zaferini ilan etmek için yine aynı denklem devreye sokuldu. Faşist iktidar, ulus devlete ve ulusa düşmandır. Bu yüzden iç dinamikler veri olduğunda daha fazla bu iktidarını devam ettiremez. Ayakta kalabilmek için emperyalist desteğe ihtiyaçları var. Ancak Tayyip ile şürekası, ABD ve AB kapısını her çaldıklarında her seferinde daha fazla faiz dayatan bir tefecinin dükkanına girmiş gibi çok daha büyük ihanet ve teslimiyet şartlarına imza atıyorlar. Nasıl olsa sattıkları babalarının malları değil. Türk vatanını ve topraklarını faşist iktidarlarını devam ettirebilmek için rehine koydular. Son günlerde Ankara’daki ABD’li yetkililerin teması ve AKP’nin “yeni dış açılımları” çokça gördüğümüz bir oyunu bize hatırlatıyor. İktidarının ilk günlerinde meşruiyet sorununu aşmak için Kıbrıs ve Güneydoğu’yu pazarlık masasına koyan AKP bugün daha da ileriye gidiyor. Faşist iktidarın inşası tamamlanmak üzere bu yüzden pazarlık konusu olan toprak parçaları artık masada durmakla kalmayacak emperyalistlerin cebine AKP’nin eliyle konulacak. ABD’li yetkili Mark Parris’in son Ankara teması sonucu AKP’nin kapatılmayacağına yönelik büyük bir beklentiye girdiğini açıklaması ve ardından ABD ve AB’den gelen AKP’ye koşulsuz destek açıklamalarının hemen ardından AKP’nin dış politika atılımları başladı. Bu sürecin tek bir özeti var. Faşist saltanat koltuğunu garanti altına almak için Tayyip vatan topraklarını satacak. Nobel karşılığı Enosis, Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan İki hafta önce büyük medyada yabancı basından alıntılar vardı: “Tayyip Erdoğan tiran olmak yolunda ilerliyor.” Bu hafta ise büyük medyadaki başlıklar birden bire değişti. Yabancı diplomatik kaynaklar Tayyip’in Nobel Barış Ödülü almasının asla sürpriz olmayacağını dillendiriyorlarmış. Orhan Pamuk’un nasıl Nobel aldığını biliyoruz. Bayram değil seyran değil tiranlık özentisi Tayyip birden nasıl Nobellik oluverdi? Yanıt basit… AKP’nin kapatma davasının hemen öncesinde Kıbrıs’ta alelacele Rumlarla taviz girişimleri başlatıldı. Annan Planı’ndan bile beter bir Enosis programı çözüm adı altında Talat-Abdullah ve Tayyip üçlüsü tarafından imzalanmak isteniyor. Kıbrıs’ta “barışa” çok yakınız!!! Peki Rumlar Türkleri azınlık görmekten, Enosis’ten, Türk Ordusu’nun adadan kovulmasından vazgeçti mi? Hayır! Ama sorun değil ki; Kürt-İslam faşistlerine göre Türkler Türkiye’de bile aslında azınlık. Yine onlara göre Türk Ordusu’nu değil Kıbrıs’tan, Türkiye’den dahi kovmak gerekli. Tam Nobellik bir barış değil mi? Abdullah Gül Ermenistan ile gizli pazarlıklar yürüttüğümüzü açıkladı. Yakında diplomatik ilişkilerin kurulması ve sınırın açılmasının mümkün olduğu söyleniyor. Tayyip’in yıllardır önerdiği Ermenilerle ortak tarih komisyonu kurulması ve Ermeni iddia ve taleplerinin burada tartışılması da gündemde. Bir de müjde! Abdullah Gül Erivan’a maç izlemeye gidecekmiş. Ermenilerle de “barışa” çok yakınız! Peki Ermeniler asılsız soykırım iddialarından vazgeçti mi? Anayasalarına kadar giren Türkiye’den tazminat ve toprak isteme taleplerini bıraktılar mı? Karabağ’ın işgalini bitirecekler mi? Hayır! Ama sorun değil. Onların “Hepsi Ermeni”… Masada anlaşırlar, Nobel’i kaparlar. Hükümet yetkilileri K. Irak’a gidiyor. Sözde Kürt yönetimiyle temaslar kuruluyor. Tayyip, Talabani’nin ayağına kadar gidiyor. Kürtçe TV’den tutun Anayasal federasyona varan açılımlardan bahsediliyor. Türkiye Kürt devletini tanıma aşamasında. Bölgesel “barış” için ne güzel. Peki Kürtler ABD ile birlikte Büyük Kürdistan projesinden vazgeçtiler mi? PKK yok edildi mi? Kürt istilası bitti mi? Barzani toprak talebinden vazgeçti mi? Hayır! Ama fark etmez hepsinin ortak düşmanı Türk Ordusu değil mi? Onu da tasfiye ediyorlar. Türk’ün ve Türk devletinin üstünde “barış” masaları kurmanın tam zamanı. Tayyip’in girdiği yeni yol bu. Faşist vatan hainlerinden hesap sorulacak Diğer yandan Nobel adayımız ABD ve İsrail’in büyükelçisi gibi harıl harıl çalışıyor. ABD’nin İran saldırısından önce işgalci efendilerinin kuryesi oldu. Suriye’yi İsrail’e yamıyor. İran’ı geri adım atmaya ikna etmeye çalışıyor. İran işgalinden önce ABD’ye sadık bir kul olacağını ispat etmeye çalışıyor. Bugünlerde yükselen faşizm sonucu korkuya kapılan büyük medya ise veryansın ediyor. “Tayyip Bey dışta yumuşadı içte niye hâlâ bu kadar sert. Oysa biz AKP’ye bir şans daha verilmesine taraftarız. Ama bizimle hiç uzlaşmıyor.” Büyük meydanın da, Kürt-İslam çetesinin de hamisi ABD olunca böyle komik görüntüler ortaya çıkıyor. Sonunda AKP’ye muhalefet yapmaya karar veren büyük medya, ABD’den gelen sinyaller ve AKP’nin emperyalistlere yeni uşaklık atılımıyla iki arada bir derede kalıyor. Oysa aptallar şunu anlamıyor. AKP dışta “yumuşuyor” çünkü içte daha da sertleşmek için ABD ve AB’den vizeyi böyle alabileceğini biliyor. Büyük sermaye ve medya bu yüzden asla antifaşist muhalefet yapamaz. Çünkü emperyalist babalarının dur dediği yerde durmak zorundadırlar. Ancak bu “ihanet et ve iktidarda kal” denkleminin dışında kalan tek bir güç var ki o da Türk halkı. Türk halkını uyarmak biz devrimcilere düşüyor. “Nobellik” barışların ne olduğunu çok kısa bir süre içinde Filistin halkı gördü. Nobel karşılığında parçalanma, işgal ve esaret süreci daha da perçinlendi. Yarım asırlık Bağımsızlık Mücadelesinin tüm kazanımları yitirildi. Tayyip gibilerinin faşist iktidarlarını devam ettirebilmek için ellerindeki tek koz Türk topraklarının emperyalistlere peşkeş çekilmesidir. Ancak istediğini alan emperyalistler sonunda Tayyip’e de ihtiyaç duymayacak. Tayyip’in Kürtçü yoldaşı Zapsu’nun dediği gibi “delikten aşağı” Tayyip’i süpürüvereceklerdir. Fakat olan Türk vatanına, Türk milletine, Türk devletine ve Türk Ordusu’na olacaktır. Parçalanan vatanımızda Kürt-İslam boyunduruğunda köle olarak yaşamak istemiyorsak, emperyalistler Tayyip’i kullanıp atmadan, daha bugünden faşist iktidarı devirip, vatan hainlerinden hesap sormak zorundayız. Yoksa er ya da geç faşist liderler hesap verir. Hitler ve Mussolini gibi ağa babaları bile bu akıbetten kaçamadı. Fakat eğer halk geç kalırsa vatan toprağı kaybedilecektir. Bu faşizmin devrimci halk hareketi tarafından devrilmediği her ülkede istisnasız böyle olmuştur. Franco ayakta kalmak için İtalyan ve Alman çizmelerini yaladı. Roma İmparatorluğu kuracağım diyen Mussolini ise son günlerinde iktidarda kalabilmek için İtalya’yı Hitler’e teslim etti. Almanya gibi dünya egemenliği peşinde koşan emperyalist bir ülke bile sonunda paramparça oldu. Faşizmin emperyalist bir temeli olan ülkelerde bile yaşanan facia belliyken, Üçüncü Dünya ülkelerinde kurulan faşist rejimlerin bedeli sömürgeleşen vatan ve ulus için çok daha ağır olur. O yüzden bugün faşizme karşı verilen devrimci mücadele her zamankinden çok vatan savunmasıyla iç içe girmiştir.
|