| Yavuz Selim |
ABD,
İran’a saldırmaktan
29 yıl aradan sonra ilk kez aynı masadalar Geçtiğimiz hafta İsviçre’nin Cenevre kentinde 5+1 ülkeleri ile İran arasındaki nükleer müzakerelere ABD Dışişlerinin 3 numaralı ismi William Burns’ün gözlemci sıfatıyla da olsun katılmış olması, “ABD artık diplomatik çabalara ağırlık verecek” yorumlarının yapılmasına neden oldu. “İran vurulacak mı?” sorusunun yerini “İran ne zaman vurulacak?” sorusunun çoktan aldığı böyle bir ortamda yaşanan bu son gelişme bazıları için şaşırtıcı olabilir. İki diplomat toplantı sırasında yüz yüze gelmemeye özenle dikkat etseler de, 1979’da Tahran’daki ABD Büyükelçiliğine düzenlenen saldırıdan tam 29 yıl sonra ilk kez bir ABD’li diplomat İranlı bir diplomatla aynı masada buluşuyordu. Üstelik Washington yönetimi, şimdiye kadar Tahran yönetimi ile yüz yüze görüşmenin ön koşulu olarak İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurmasını istiyordu. Buna bir de ABD’nin İran’da çıkar ofisi açacağı iddiaları eklenince savaş rüzgarının yerini artık barış rüzgarlarının aldığı dillendirilmeye başlamıştı. Fakat bu iyimserlik havasının yerini karamsarlığın alması fazla uzun sürmedi. İran’ın İsviçre Büyükelçisi Keyvan İmani’nin toplantının hemen öncesi yaptığı, “Ruhani liderimiz Hamaney yolumuzu çizmiştir. Uranyum zenginleştirme programını dondurmamız söz konusu olamaz. Bu konuyu bu toplantıda tartışmak bizim gündemimizde yer almıyor” açıklaması toplantının nasıl sonuçlanacağını gösteriyordu. Çünkü BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi ülkesi ile Almanya’dan oluşan 5+1 ülkelerinin temel hedefi, “dondurma için dondurma” formülüyle İran’a uranyum zenginleştirmeyi mevcut düzeyinde durdurmayı kabul ettirip müzakereleri sürdürmenin yolunu açmaktı. Görüşmelerde İran’ı temsil eden Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ve Nükleer Başmüzakereci Said Celili, uranyum zenginleştirme programlarının askıya alınmasının ön şart olarak ele alınmasını reddederken kendilerine önerilen teşvik paketi konusunda da net bir yanıt vermedi. Uzlaşılan tek somut nokta, tarafların iki hafta içinde telefonla görüşmek ya da tekrar buluşmak üzere söz vermesiydi. ABD İran’a saldırmaktan vaz mı geçti? Son toplantı dikkatli bir şekilde çözümlenecek olursa aslında ABD’nin şimdiye kadarki politikalarında bir değişiklik olmadığı görülebilir. Burns her ne kadar görüşmelere katılmış olsa da Washington yönetimi temel konu olan İran’ın uranyum zenginleştirmesini bırakması isteğinden vazgeçmiş değil. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın, “gerçek müzakerelerin İran’ın nükleer programını durdurmadan başlayamayacağına” ilişkin açıklaması ve “ABD’nin pozisyonu bu. Pozisyonumuz da bu olmaya devam edecek” sözleri, toplantı sonrası ABD’nin İran konusundaki politikasında değişen bir şeyin olmadığını gösteriyor. Peki, ABD’nin İran’a saldırmaktan vazgeçmesi gibi bir durum söz konusu değilse, neden bu iddialar eskisinden çok daha sık dillendirilmeye başlandı? ABD’nin sopa politikasını terk edip havuç politikasına dönmesi gerektiğini ya da döndüğünü savunanlar geçmişte sopa politikasının sonuç vermediği Kuzey Kore örneğini gösteriyorlar. İkincisi RAND’ın hazırlamış olduğu “İran’ın Siyasi, Nüfus ve Ekonomik Zaafları” adlı rapor, İran’ın yola getirilmesi için başka çözüm yolları olduğunu da iddia ediyor. ABD’nin Kuzey Kore’yle nükleer silah programının durdurulmasına yönelik yaptığı antlaşma, ABD’nin sorunları diplomasiyle çözme yetisine de sahip olduğunu göstermişti. ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Nicholas Burns, geçtiğimiz yıl bir basın toplantısında Kuzey Kore’ye yaklaşımlarının İran diplomasisi için de bir örnek olabileceği söylemişti. Fakat Kuzey Kore ile İran arasında çok temel farklar var. Birincisi, Kuzey Kore ABD ile anlaşma imzalarken zaten nükleer silah geliştirmiş durumdaydı. Sahip olduğu füze teknolojisi düşünüldüğünde ABD’yi vuracak erime sahip füzeleri çok kısa zamanda geliştirme potansiyeline de sahipti. Yani ABD açısından Kuzey Kore, İran’la kıyaslanamayacak ölçüde yakın bir tehlike arz ediyordu. Nitekim Kuzey Kore’nin nükleer güce eriştiğini açıklamasıyla birlikte, kendisine yönelik tehdidin türü değiştiği için ABD yönetimi her türlü askeri seçeneği defterinden silmek zorunda kalmıştı. Yani nükleer silaha sahip bir Kuzey Kore’ye askeri harekat olasılığı neredeyse sıfırken, daha henüz nükleer bir silaha sahip olmayan İran’a karşı önleyici saldırı yapılabilirdi. Kısaca söylemek gerekirse Kuzey Kore ve İran birbirine bu kadar çok benzese de bu temel fark ABD’yi Kuzey Kore sorununu çözmek için diplomasiye zorladı. İran niçin nükleer güç olmaya çalışıyor? Bu durumun en bilinen örneği, Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’nin uzaya gönderdiği ilk araçla birlikle NATO konseptinin değişimidir. NATO’nun stratejisi ilk başlarda Sovyetler’in her türlü saldırısına karşı nükleer silahlarla karşılık vermek iken, Sovyetler’in uzaya araç göndermesiyle Amerikan topraklarını vurma yeteneğini kazandığı anlaşılınca bu strateji yerini “flexible pesponse”a yâni “esnek karşılık”a bıraktı. Bu strateji uyarınca önce konvansiyonel silahların, sonra taktik nükleer silahların ve en son olarak da stratejik nükleer silahların kullanılması söz konusuydu. Kısacası ABD karşısında kendisine zarar verebilecek bir güç gördüğü anda taktik değiştiriyordu. İran da ABD’nin yayılmacı emellerinden kendisini ancak nükleer bir silaha sahip olmanın koruyacağına inandığından uranyum zenginleştirme politikasından ödün vermiyor. İkincisi, ve aslında daha da önemlisi, Kuzey Kore, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne dahil bir unsur değil ve ABD ekonomisinin can damarı olan petrole sahip bulunmuyor. RAND’ın “İran’ın Siyasi, Nüfus ve Ekonomik Zaafları” adlı raporuna gelecek olursak, rapora göre İran tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Yeni kuşak için iş olanakları son derece az. Ülkede yaşam kalitesi dibe vurmuş durumda. Rapor kısaca İran’ı kendi iç sorunlarıyla baş başa bırakmayı öneriyor. Çünkü İran’ın bu ekonomik sorunların üstünü örtmek için sürekli sarıldığı “dış düşman” kavramı ortadan kaldırılacak olursa, işsiz milyonlar bir süre sonra “dış düşman” yerine “iç düşman”ı sorgulamaya başlayacak. Fakat bu kuramın da eksik olan bazı yanları bulunuyor. Birincisi, İran’da mollalar devrilse bile Irak’taki gibi onun yerini alacak kadar büyük etnik ya da dinsel başka bir grubun olmaması. Yani ABD’nin Sünnilere karşı Şiileri kullanma gibi bir kartı bulunmuyor. Şii molla iktidarı devrildikten sonra yerine yeniden Şii bir iktidar gelecek. İran’ın mevcut demografik yapısı içinde sorun oluşturabilecek bir tek Kürtler ve Beluciler olsa da nüfuslarının son derece az olması molla rejiminin ardından gelecek rejimin ABD yanlısı olup olmayacağı kuşkularını doğuruyor. İkinci olarak, Pakistan ve Kuzey Kore, petrol zengini İran’a kıyasla ekonomik açıdan çok daha kötü olmalarına karşın nükleer silah geliştirmeyi başarmış durumdalar. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında İsrail’i rahatlatmak ve bölgede jandarmalık yapacak bağımsız bir Kürdistan kurmak istediği düşünülürse, iktidarda kim olursa olsun nükleer bir İran, ABD planları açısından her zaman tehdit oluşturacaktır. İran çok eskiden beri ABD’nin hedefinde ABD, İran’ı her ne kadar 2002 yılında şer ekseni ülkeler listesine dahil etmiş olsa da İran’ı vurma düşünceleri çok daha eskiye dayanıyor. Yani İran daha nükleer silah geliştirmeden çok daha önce bile ABD’nin hedefi durumundaydı. ABD gibi emperyalist ülkelerin günübirlik planlar yaptığını düşünmek, dünya politik tarihini hiç bilmemek gibi bir şey demektir. Şimdi 1. Körfez Savaşı’nın olduğu yıllara yani 1991’e bir geri dönelim. Körfez Savaşı’nın bitmesinin hemen ardından, dönemin ABD Genelkurmay Başkanı Collin Powell yakınmaya başlamıştı: “Artık karşımda düşman kalmadı.” Bu yakınmanın ardından adını ve işlevini artık herkesin bildiği ABD’nin en güçlü think-tank kuruluşu Rand Corporation, “Future of Warfare” adlı savaş oyunları dizisinde yeni düşmanı buluvermişti: İran. Bu noktadan sonra gerek gizli gerek açık savaş tatbikatlarında İran hep düşmandı. Örneğin 1995 yılında Technology Initiatives Game 95 adlı gizlilik dereceli oyuna göre İran yakın gelecekte Körfez’deki komşularına yönelik sürpriz bir saldırıda bulunuyordu ve elinde de çok sayıda nükleer savaş başlığı vardı. TIRANNT adı verilen çözümlemeler ise çok kapsamlı oldukları için bu yazının kapsamı dışında. Fakat kısaca söylemek gerekirse ABD zaten her halükarda İran’ın suyu bulandırdığını söylemeye kendisini programlamış. O zaman sormak gerekiyor: ABD İran’ı vurmaya zaten çok önceden karar vermişse bu diplomasi oyununu neden hâlâ sürdürüyor? ABD’nin şahin kanadı diplomatik çabaların artık zaman kaybı olduğunu düşünse de, masaya oturmakla tüm dünyaya “Biz elimizden gelen tüm gayreti gösterdik ama gördüğünüz gibi İran bir türlü anlaşmaya yanaşmadı. İran’ın nükleer programını sona erdirmek için geriye bir tek askeri seçenek kaldı” mesajı verme şansını yakalamış oluyor. Yani ABD kendisini bir kez daha barış güvercini olarak tanıtacak. ABD’nin olası bir harekatta bu kez Irak’ta olduğu kadar rahat hareket edemeyeceği de ortada. Daha Irak ve Afganistan bataklığından kurtulmadan İran gibi çok daha büyük ve güçlü bir ülkeye karşı yapılacak askeri bir harekat ABD’nin başını oldukça ağrıtacak. Olaya siyasi olarak değil de askeri reel durum açısından bakmayı tercih eden ABD Genelkurmay Başkanı Amiral Mike Mullen zorunlu olarak bu gerçeğin altını çizmek zorunda kalıyor. Şimdiye kadar Başkan Bush’un bütün politikalarını destekleyen Mullen, ABD ya da İsrail’in İran’a yapacağı bir saldırının Ortadoğu’da daha büyük bir kargaşa yaratacağını söylerken, “Halen iki savaş (Irak, Afganistan) veriyorum ve üçüncü bir savaşa gereksinimim yok” diyerek isteksizliğini de dile getiriyor. Savunma Bakanlığı'nda düzenlenen bir basın toplantısındaki “Bence diplomatik, mali ve uluslararası baskılarla, İran tavrını değiştirmeye zorlanmalı” sözleriyle Mullen bu konuda uluslararası topluma çok görev düştüğünü söyleyerek topu doğrudan siyasilere atmayı tercih ediyor. Mullen’in bu sözleri, İran’ın ABD karşısında nasıl bu kadar rahat davranabildiğinin de ipuçlarını içeriyor. Tahran yönetimi, daha Irak ve Afganistan bataklığından kendini kurtarmadan ABD’nin üçüncü bir savaşa girmekten çekineceğini tahmin ediyor. Önümüzdeki Kasım ayında yapılacak seçimlerle görevi sona erecek George W. Bush için kaybedecek fazla bir şey yok. Zira Bush, Irak ve Afganistan’daki başarısız işgal girişimiyle kaybetmeye artık alışmış durumda. Bir eksik ya da bir fazla olması Bush hakkında insanların beslediği düşüncelerde bundan sonrası için bir değişiklik yaratmayacak. Fakat olaylara askerliğin getirdiği mantık çerçevesinden bakmak zorunda kalan Mullen için bu riski almak hiç de kolay değil. Mullen her ne kadar üçüncü cephe açılsa bununla da baş edebileceklerini belirtse de bu sözlerin arkasındaki blöfü ve isteksizliği herkes görebiliyor. İsrail bölgedeki nükleer tekel durumunu sürdürmek istiyor Ortadoğu’ya baktığımızda nükleer bir İran’ı vurmaya ABD’den çok daha istekli bir ülke hemen göze çarpıyor: İsrail. İran'ın nükleer güç olma yönündeki gayretleri ABD'den çok İsrail'i ilgilendiriyor. Ortadoğu’da nükleer tekel durumunda olan İsrail’in, bu durumunu bozacak olan bir ülkeye müsamaha göstermeyeceği ve 7 Haziran 1981 tarihinde Irak’taki Osirak Nükleer Reaktörü’ne karşı yapılan önleyici saldırının bir benzerini her zaman gerçekleştirebileceği ortada. Nitekim Cenevre’deki görüşmelerin ardından açıklama yapan İsrail Ulaştırma Bakanı Şaul Mofaz’ın “İsrail İran’ın nükleer bir güç olmasına izin veremez. Eğer nükleer bir İran ya da askeri operasyondan başka bir seçenek olmazsa, bizim kararımızın ne olacağı açık” açıklaması İsrail’in nükleer bir İran’ı her koşulda düşman kabul edeceğini gösteriyor. İsrail Genelkurmay Başkanı Korgeneral Gabi Aşkenazi de İran’ın terörist örgütleri ve radikal grupları desteklediğini, nükleer silah elde etmeye çalıştığını iddia ederek, “İran’ın saldırganlığını durdurmamız hayati önem arz ediyor” diyor. İsrail’in işi bu kez çok daha zor. Bir kere İran diplomasi kartını Irak’la kıyaslandığında çok daha iyi oynuyor. Örneğin İran, Avrupa Birliği’nin en güçlü ülkesi Almanya’ya oldukça yakınlaşmış durumda. Bu toz duman içinde çok dikkat çekmese de 29 Mayıs 2008’de İran’ın ilk yabancı bankası Almanya’da hizmete başladı. “İran-Avrupa Ticaret Bankası”nın ardında Alman sermayesinin olduğu biliniyor. Kuşkusuz Washington da İran ile Almanya arasındaki bu yakınlaşmanın farkında. Kasım 2007 tarihinde resmi davetli olarak ABD’ye giden Almanya Başbakanı Merkel’den Bush’un İran konusunda yardım etmesini istemesi de bundan dolayı. İkinci olarak ABD’nin desteği olmadan İran’ı vurmak bölgenin en büyük askeri güçlerinden biri olan İsrail açısından bile son derece zor. İran, Osirak örneğinden iyi ders çıkarmış olmalı ki, nükleer faaliyetler tek bir tesiste değil, ülke sathında ve çoğu yeraltına gizlenmiş sayısı tam olarak bilinmeyen birçok tesiste yürütülüyor. Bu yüzden gerek İsrail’in gerekse ABD’nin önleyici bir saldırı ile İran’ın tüm nükleer kapasitesini bir anda sıfırlaması son derece zor. Bu kez nokta vuruş yerine aynı anda ve çok sayıda hedefe eşgüdümlü bir saldırı gerekiyor. Bu ise hava savunma sistemi Rus ve Çin silahlarıyla güçlendirilmiş ve Irak’la kıyaslanamayacak kadar gelişmiş bir İran’a yapılacak bir hava harekatında saldırı uçaklarını S-300’ler için olası bir av durumuna getiriyor. İsrail’in geçtiğimiz Haziran ayının ilk haftasında Girit adasının doğusunda ve güneyinde Yunanistan’la ortaklaşa yaptığı hava tatbikatın amacı da İran’a saldırının bir ön provasıydı. Yunanistan da İran gibi S-300 hava savunma sistemine sahip olduğundan, İsrail bu tatbikat ile hem sistemin zayıf noktalarını saptadı hem de uzun menzilli hedefleri vurma kapasitesini test etme şansını yakalamış oldu. İran’ın yanıtı sert olur Olası bir hava saldırısı sonrası Irak’ın aksine İran’ın vereceği karşılığın çok daha sert olacağını bütün askeri uzmanlar dile getiriyor. İran’ın daha geçtiğimiz günlerde başarı ile denemesini yaptığı 2.000 km. erimli Şahap-3 füzeleri yalnızca İsrail’i değil, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu çevre ülkelerdeki bütün Amerikan üslerini vurabilecek kapasiteye sahip. Müttefiki olan Hamas ve Hizbullah militanlarını kullanarak Ortadoğu’da ABD ve İsrail çıkarlarına hiç umulmadık darbeler indirebilir. İran’ın bir saldırı durumunda dünya petrol trafiğinde çok büyük bir paya sahip Hürmüz Boğazı’nı petrol sevkiyatına kapatacağını açıkladığı dikkate alınacak olursa bu saldırıdan yalnızca bölge ülkelerinin değil, başta Üçüncü Dünya ülkeleri olmak üzere tüm dünya ülkelerinin etkileneceği kesin. ABD ve İsrail’in bu çılgın saldırı planını engellemek bu yüzden tüm dünya ülkelerine düşen ortak bir görev.
|