| Tuğrul Çelik |
Faşizmin son bir yılı
22 Temmuz’dan 22 Temmuz’a… Bundan tam bir yıl önce, 22 Temmuz seçimleri hepimizin de bildiği gibi AKP’nin başarısıyla sonuçlandı. Özellikle milyonluk katılımlarla gerçekleşen Cumhuriyet mitingleri sonrası gerçekleşen seçimin sonucu Atatürkçü saflarda büyük hayal kırıklığı yaratsa da sonucun bu şekilde olacağı tespit edilebiliyordu. Milyonluk katılımlarına ve katımcıların düzgün siyasi taleplerine rağmen, kürsü tarafından AKP’lilerin bile davet edildiği bir mitinge dönüştürülmesi bu sonucu hazırladı. Nicel birikim nitel bir sıçrama yaratamamış oldu böylece. Ya da yaratılması istenmedi. Kısa bir değerlendirmeden sonra, seçimden hemen sonraya Tayyip’in galip geldikten sonraki AKP genel merkezinin balkonundan yaptığı birlik (!) dolu konuşmasına bir bakalım. Tayyip, aldıkları bu sonucun kendilerine eskisinden çok daha ağır bir sorumluluk yüklediğini, farklı siyasi görüşü olup da AKP’ye oy vermeyen kesimin de farkında olduğunu ve mesajını aldığını belirten bir tavır sergilemişti. Seçim başarısının birinci yılında Tayyip grup toplantısından şöyle seslendi: “22 Temmuz’daki konuşmamın arkasındayım.” Tayyip, bir yıl önce belirttiği gibi milleti bir bütün olarak kucakladıklarını, “22 Temmuz’daki konuşmamın arkasındayım.” diyerek yinelemiş oldu. Acaba öyle mi? İkinci seçim galibiyetinden sonra süreç aynı süreç mi? Tayyip aynı Tayyip mi? Tayyip neyin arkasında… 22 Temmuz’dan %47’lik bir sonuçla çıkan AKP ve Tayyip birinci yılda, kendisine oy vermeyen kesime söyle sesleniyor: “İradelerini, tercihlerini saygıyla karşılıyorum. Tercihleri ne olursa olsun, bütün vatandaşlarımız bizim için birdir, beraberdir. Herkesin tercihi bizim için kutsaldır, aynı derecede önemlidir, değerlidir. Hepsinin meselesi bizim meselemiz, derdi bizim derdimizdir.” Bu konuşmasından anlıyoruz ki Tayyip milleti için, bizler için saçını süpürge etmiş de bir yıldır bizim haberimiz yokmuş! Kürt-İslam Faşizmi diye tutturmuş gidiyoruz! Ne diyordu Tayyip? Hepimizin meselesi O’nun meselesi, hepimizin derdi O’nun derdi… Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için gibi bir şey oldu. Sürece şöyle bir bakarsak, bir yıl sonra Tayyip’in cümlesini tersten okumak daha doğru. “Bizim meselemiz hepsinin meselesi, bizim derdimiz hepsinin derdi.” İşte bir yıl sonra, %47’nin etkisi böyle ortaya çıkıyor. Bakmayın tercihlere saygıya, kucaklamalara, omuzlarındaki sorumluluğa… Bakıp da gördüğümüz tek şey Faşizmin ta kendisi. Kürt-İslam Faşizmi yapmak istediği, hedeflediği, daha doğrusu emperyalizmden aldığı her misyonu yerine getiriyor. Bunu en rahat gerçekleştirebildiği sistem olan Faşizmi de herkese mal etmiş oluyor. Tayyip’in derdi zaten bütün Kürt-İslamcıların derdi. Peki ya bunun karşısında duracak bizler. Hani Tayyip’in seçimine saygı duyduğu bizler… Milleti bütün olarak kucakladığını söylerken kucakladığı bizler... Hadi her şeye tamam. Tayyip dediği gibi kimseyi karşısına almıyor. O zaman şunu soralım. Bir süre ağzından düşürmediği Araf suresinde geçen gözleri olup görmeyen, kulakları olup duymayanlar kimler? Herhalde Şeriatçılar ya da Kürtler değildir? İkinci Cumhuriyetçiler de olmaz. Türkiyeliler? Onlar da olmaz. Amerika, Avrupa? Yok! Fazla da seçenek kalmadı zaten. Ne derse desin Tayyip Faşizmin arkasında! Velev ki Faşizm! 1950’lerde Faşizmin adı Demokrat Parti’ydi. Menderes’in Faşist uygulamalarını ayrı bir yazı konusu olarak bile değerlendirebiliriz. Ama özellikle bir konunun üzerinde durmak günümüz için önemli. Hatırlanırsa Menderes hükümeti uzun müddet yaşanan tek partili dönemin Cumhuriyet Halk Partisi iktidarından sonra gelmişti ve önemli bir tartışma ortaya atıldı. Atatürk dönemi devrimlerinin milletin benimsediği ve benimsemediği olarak ayrıştırılıp, benimsenenlerin kabulü üzerine bir tartışmaydı. Tekrar Tayyip’e dönüp günümüz Faşizmiyle ilişkilendirilince, taktiğin pek değişmediğini görebiliyoruz. Ne de olsa amaç da değişmedi zaten.“Bazı meseleleri çözümsüz kabul ederek, bazılarıyla birlikte yaşamaya vatandaşı alıştırmak, bazı sorunları öteki sorunlarla yedeklemek suretiyle toplumsal karşıtlıklar üzerinden siyaset yaparak çözümü güçleştirmek, çözümü adeta imkânsız göstermek Türkiye’ye büyük zaman ve enerji kaybettirmiştir” şeklinde bir değerlendirme yaparak Tayyip, bazı meselelerin varlığını ve vatandaşın da bunlarla birlikte yaşamaya alıştırıldığını, aslında zorlandığını ima ediyor. Bu bakış açısının aynısı işte Demokrat Parti döneminin millete mal olmuş / olmamış devrimler ayrımında görebiliyoruz. Nitekim AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın tartışma yaratan “travma” çıkışı aslında bunların Cumhuriyeti, devrimleri içlerine hala sindiremediklerinin en bariz örneği oldu. Atatürk devrimleri için “Türk toplumu bir travma yaşamıştır. Bir gecede kıyafetlerini, dillerini değiştirmeleri istenmiştir. Dini yaşama biçimleri ortadan kaldırılmıştır” diyen Fırat, Cumhuriyeti, devrimleri, Atatürk’ü savunanların varlığının kendilerinde her gün “travma”lar yaratmaya devam ettiğini gizleyemiyor. Bir diğer mesele de Anayasa Mahkemesi kararıyla iptal edilen türban yasası. Türban siyasi simge mi değil mi tartışmaları esnasında Tayyip, Faşizmin tartışma götürmez özelliğini bizzat kendisi dışa vurdu: “Velev ki siyasi simge!” Tayyip toplumsal karşıtlıklar üzerinden yapılan siyasetin Türkiye’ye zaman ve enerji kaybettirdiğini söylerken aslında ona karşı mücadele edilmemesini istiyor. Faşizmin direnişçilere bir “Dur!”, “Teslim ol!”u aslında. Toplumsal karşıtlık üzerinden olmazsa siyaset nasıl yapılır o da ayrı bir garabet. Mücadele varsa zaten birbirinin karşıtı güçler vardır. Faşizme karşı toplumsal mücadele de toplumsal karşıtlılar üzerinden verilir. Faşistlik işte böyle ayakları yere basmayan bir ruh hali işte. Ruh hali çünkü Faşist kendi dünyası olan bir ruh hastasıdır. Tayyip, sorunlarımızın üzerine gidip onları halının altına süpürmeden meselelerimizle yüzleşerek Türkiye’nin bütün ağırlıklardan kurtulacağını da söylüyor. Sorunlarımız, meselelerimiz diyerek işi “Milli İrade”ye bağlamaya daha doğrusu milleti Faşistliğine paravan etmeye çalışsa da şunun bilincinde. Mesele ve sorun olarak ortaya attığı ve yüzleşip çözerek Türkiye’yi ağırlıktan kurtaracak durumu İngiliz Ekonomist gazetesi çok net ortaya koydu: “Dar Kemalist gömlek artık bu modern ülkeye uymuyor.” Sorun da, ağırlık da Kürt-İslam Faşizmine göre Atatürkçülük! O yüzden bugün bulabildikleri tarihsel suçlamayı kullanıyorlar: “Teröristlik!” Tayyip, “Bazıları farkında olmasa da Türkiye geniş boyutlu bir değişim yaşıyor.” diyerek “değişimin karşısında durulmaz” demeye getiriyor. “Demokratik istikrar ortamı Türkiye’nin ufkunu büyüttü, demokrasi ve özgürlükler alanında kaydedilen gelişmelerle toplumdaki değişim iradesi, kendini ortaya koyabilecek uygun bir zemine kavuştu.” derken; demokrasiden, özgürlükten ve uygun zeminden kastı bugünkü Ergenekon Operasyonu’ndan başka bir şey değil. Tayyip de “taraf” olduğunu “Millet adına savcıyım” diyerek belirtti. Ardından da muhalefetle bir avukat-savcı tartışmasına girdi. TÜRKSOLU’nda yazdığımız gibi: “ ‘Modern Türkiye’ dedikleri ise Sevr’de tarif edilen Türkiye. Sevr ile Ergenekon arasındaki yakın ilişki, bugün içinde bulunduğumuz tehlikenin boyutlarını anlamak açısından son derece önemlidir. Emperyalizmin Türksüz “modern bir Türkiye” yaratmasının önündeki engel dün de Türk ordusuydu bugün de. O halde öncelikli hedef Türk Ordusunun yok edilmesidir.” (TÜRKSOLU sayı:196, Başyazı) Sadece ordu değil. Daha zoru da var. Onu da ancak bir faşistin mantığı yapılabilir bulur. O da soruşturmayı Atatürk’e dayandırmak. Şimdi tüm zorlamalar bağlantılar yaratabilmek için. Bu mantıkla, bu Atatürk düşmanlığı ile, bu Kürtçülükle çok zorlanmazlar gibi. Elde malzeme de bol. Nerede bunların işine gelmeyen antiemperyalizm orada Atatürk. Şimdi oralarda arıyorlar kanıtları. Atatürk onlara ulaşmadan, onlar Atatürk’e ulaşmak istiyor. 27 Mayıs’a bakıyorlar, Kıbrıs’a bakıyorlar, Güneydoğu’ya bakıyorlar… Kürt-İslam Faşizmiyle Türkiye, Tayyip’in eş başkan olduğu BOP’ahazırlanıp gitgide modernleşiyor, karşıtlarını bertaraf etmek için de faşizm tüm hünerini gösteriyor. Milletin değil, emperyalizmin adamları Ancak böyle durdurabileceklerini sanıyorlar çünkü. Emperyalizm planlarını hiçbir şey bozamasın istiyor. Emirler yağdırıyor faşist işbirlikçisine. Faşist işbirlikçi de korkusuna rağmen yapıyor emredileni. Ama korkuyor. Karşıtları bir araya gelirse o zaman işi bitti demektir. Bu hep böyle olmuştur çünkü. İşte bugün Kürt-İslamcı Faşistler Atatürk’ten, Atatürk olması muhtemel Atatürkçüden korkuyorlar. O yüzden daha da Faşistleşiyorlar. 1950’lerde “Yeter söz milletin!” yazılı, üzerinde “Dur!” işareti yapan bir el olan kağıt parçası bir afiş kullanırdı. Bugün tek başına kalmamak için, gerçek dünyada yalnız kahraman olamayacağı için kendisine yarattığı kalabalığı sürüyor ortalığa Faşist. Onlara, “ortak akıl”lılara “Dur!” dedirtiyor. Onlar da diğerlerine “Dur De!”dirtiyor. Bu iki noktayı birleştirince de, Menderes’ten Tayyip’e çekilen bir çizgiyle, ortaya bir tablo çıkıveriyor: “Milletin Adamları” “Milletin Adamları” ve arkasına sığındıkları “Milli İrade” ayrılmaz ve değişmez kalkanlar oluyor bugün her zamanki gibi. Millet sokakta. Siviller sokakta. Egemenliğine sahip çıkıyor. Kimden sakınıyor. Güya darbecilerden. Ordudan, askerden… Tayyip’in “Demokrasi ve özgürlükler açısından kaydedilen gelişme” dediği de bu. İnisiyatifin sivillerde olması gibi bir kalkanın ardında gizledikleri militarize olmuş siviller. Faşizmin sivillerden oluşmuş “ordusu” da kurulmuş oluyor. Hiyerarşinin tam anlamıyla işlediği bir ordu… Faşist kumandanı göstersin hedefi yeter. Fikir ayrılığı yok, irade yok, sorgulama yok ama “demokrasi” var. “Geri vitese takacak halimiz yok” Tayyip devam ediyor. Daha önce uzlaşma çağrılarına, bunun için beş yıl beklediğini ve “niçin uzlaşayım ki” diyerek dikkate almayan Tayyip, “Uzlaşma dediğiniz zaman, bir düşünce üzerinde yüzde yüz mutabakat anlamına gelmemelidir. eğer toplumun büyük çoğunluğu bir düşünce üzerinde uzlaşıyorsa, orada uzlaşma sağlanmış demektir. gönül ister ki bu yüzde yüz olsun. olamıyorsa geri vitese takacak halimiz yok. O zaman mutabakat çoğunluk varsa, durmak yok yola devam diyeceğiz. Ülkenin buna ihtiyacı var.” Tayyip açıktan % 47’ye güvenip, çoğunluk bende o halde istediğimi yaparım havalarında Faşizmin en açığını sergiliyor. “Geri vitese takacak halimiz yok” diyen Tayyip, faşizmle uzlaşma saflığındaki kesime de baştan cevabı vermiş olsa da, Atatürkçü kesimlerde hala var olan bu anlayış, Faşizmin ve ona karşı mücadelenin de hala tam ve doğru olarak kavranamamış olduğunu gösteriyor. %47’lik çoğunluğun Faşistte yarattığı başdönmesi öyle noktalara gelmiş ki, AKP içinden bir ses Tayyip için “Tiran” yakıştırmasını yapıyor. Büyük ve en yukarıda olmak Faşist için, doğası gereği mühim bir durum. Milletin adamı olarak afişe edildiğinde de eminiz ki bundan çok keyif almıştır küçük Hitler. Tayyip’in yukarıda olma tutkusu (Faşistliği) o kadar frenlenemez olmuştu ki işçilere “ayak takımı” yakıştıkması, “Ayakların başı yönettiği yerde kıyamet kopar.” açıklamasını bile yapmıştı. Tayyip’in bu çıkışı da Faşizmin emek düşmanı yönünün de en bariz dışa vurumu oldu. Daha da abartısı, artık pes dedirtecek gibi olan Kurtuluş Savaşı’ndan örneklerle kendini meşrulamaya çalışması. Kurtuluş Savaşının o zor günlerinde bile Atatürk Meclis’in öneminden hiç taviz vermediğini hatırlatarak, daha doğrusu kullanarak, o zaman da geri vitesi olmadığını göstermişti. Bu arada Hitler demişken küçük bir ayrıntıyı verelim. Bir rivayete göre, Hitler de Faşist iktidarı döneminde çalışma odasını öyle bir şekilde düzenlemiş ki, gelenler her zaman ondan daha alçakta kalıyormuş. Kendisini % 47’yle “Milli irade”nin tek temsilcisi ilan eden Tayyip’in mecliste laiklik tartışmaları yaşanırken kendinden emin bir şekilde “Laiklik ilkesi 1937’de TBNMM’de görüşülüp onaylanarak Anayasamıza girmiştir.” deyişini hatırlıyoruz. Menderes’in milletvekillerine dönüp “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz.” deyişinden, Tayyip’in bu ifadesiyle birlikte, lâiklik ilkesi nasıl mecliste görüşülüp Anayasa’ya girdiyse, yine bir oylamayla Anayasadan çıkartılabilir demeye getirmesi aynı şey değil mi? Kapatın gitsin! AKP’nin açılan kapata davası bu hafta görüşülmeye başlanıyor. öte yandan da çalışmalar sürüyor. “Bugün seçim olsa kime oy verirsiniz?” anketleri, ABD’li eski büyükelçi Mark Parris’in Türkiye’yi ziyareti, Türk dış işlerinin ABD-İran arasında arabuluculuk yapması gibi. AKP eğer kapatılmazsa Tayyip’in dediği gibi durmayacak, yola kaldığı yerden devam edecek ve tabi ki Faşizmle... Hala anlamayanlar, Faşizmin suyuna gidip onun sakinleşmesini bekleyecek olanlar varsa kendileri bilirler. Tarih, Faşizmin uzlaşılarak yenildiğini yazmamıştır. O yüzden TÜRKSOLU olarak Türkiye’de Faşizme karşı mücadele edecek Devrimci Parti gerekliliğine işaret ettik. Devrimcilerin kuracağı Devrimci Parti’nin gerekliliğine. Çünkü biliyoruz ki Faşizmi halk yener! Kürt-İslamcı Faşistlerin ölümle tehdit ettikleri Başsavcı Yalçınkaya ne demişti? “AKP mutlaka kapatılmalı.” Biz de tekrar ediyoruz: Kapatın Gitsin!
|