Berlusconi bu kez telekulağa yakalandı
Siyasi yanından daha çok, 71 yaşında olmasına rağmen çapkınlığı ile gündeme gelen Berlusconi bu kez de telekulağa yakalandı. Türkiye’de telekulak denilince akla ilk olarak siyaset-mafya ilişkileri geliyor. Doğal olarak İtalya gibi mafya ve kontrgerilla ile anılan bir ülkede telekulak skandalı ile ilgili bir haberde de ilk olarak mafya-siyaset ilişkisi beklenebilir.
Fakat telekulağa yakalanan Berlusconi olunca ne ülkenin ne de daha önceki deneyimlerin bir geçerliliği kalmıyor. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, Mediasat adlı şirketiyle yolsuzluk yaptığı iddiasıyla uzun süredir yargılanıyordu. Berlusconi’nin bu yolsuzluk suçlaması nedeniyle savcılar tarafından dinlendiğinin basına yansıması İtalya’da gündeme bir kez daha bomba gibi düştü.
Fakat gündemi sarsan, telefon kayıtları ile Berlusconi’nin yaptığı yolsuzluklarının ortaya çıkması değildi. Yasal izin alan savcıların aylardır süren Berlusconi’nin ev, cep, makam telefonunu dinlemeleri sonucu ortaya çıkan 280 saatlik kasetin neredeyse tamamının Berlusconi’nin fantezilerinden oluşmasıydı. Berlusconi kabinesindeki bayan bakanlar için öyle ifadeler kullanmış ki, deyim neredeyse kabine kurmak yerine harem kurmuş bile denilebilir. Telefon kayıtlarına göre Berlusconi’nin “hakkında en çok fantezi kurduğu kadınlar” Fırsat Eşitliği Bakanı Mara Carfagna, Eğitim Bakanı Maria Stella Gelmini ve partisinin genel sekreteri Michela Brambilla.
Berlusconi elindeki yetkileri bile kişisel amaçla kullanmaktan doğrusu hiç çekinmemiş. Örneğin devletin resmi televizyonu RAI’den bazı mankenler için iş istemiş. “Minik kelebeğim!” diye seslendiği manken Elena Russo’nun bir dizide oynatılmasını isteyen Berlusconi, kanal yöneticisinin; “Özel sektöre geçtiğimde beni görürsün değil mi?” sorusuna; “Ona yapılan iyilik bana yapılmış sayılır, merak etme” diye yanıt veriyor. Biz ağzımızı bozmayalım diyoruz ama bu durum karşısında söylenmesi gerekeni muhalefet lideri ve “Temiz Eller” operasyonunun savcısı Antenio de Pietro söylüyor: “Berlusconi başbakanlık değil p...lik yapıyor…”
Bu kayıtlar sayesinde Berlusconi’nin yeni telekulak yasasının Meclis’ten onay alması için neden bu kadar gayret gösterdiği de anlaşıldı. Senato’dan geçen ve artık Meclis onayı bekleyen yeni yasaya göre özel telefon görüşmelerini basın yoluyla yayınlayanlara üç yıl hapis cezası verilecek. Berlusconi meğer kendine özel bir yasa çıkartıyormuş. Fakat Berlusconi yalnızca yasa çıkartmakla da yetinmeyecek. “Demokrasinin tümörü” olarak nitelediği yargıçların ve savcıların bir ay içinde kendisini 8 kez mahkemeye çağırmasın ve yolsuzluk davalarında kendini savunmak için 153 milyon avro masraf yapmasının intikamını almak için adalete ayrılan bütçeyi önümüzdeki yıl % 40 oranında düşürmeyi planlıyormuş. Ayrıca bundan sonra İtalyan yargıçlar ve savcılar daha az davaya gireceklermiş.
Daha az dava, sistemin işleyişini bilmedikten sonra güzel bir haber gibi görünebilir. Fakat kazın ayağı hiç de öyle değil. Zira İtalya’da yargıçlar ve savcılar katıldıkları dava başına para alıyorlar. Berlusconi böylece her hukuksuz işinde karşısına çıkan yargıdan öcünü almış oluyor. Demek ki bu kafa yapısı dünyanın her yerinde birbirinin aynı. Bizde de Danıştay ve Yargıtay üyeleri bildiri yayınlayınca Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin; “Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı, hakim ve savcılarımızın bundan 1.5 yıl önce maaşlarına yüzde 40 artış sağladı. 3 yıl sonra bu ülkede görev yapan hiçbir hakim ve savcımız lojmansız kalmayacak” diyerek yargıç ve savcılardan yalnızca aldıkları maaşlara bakmasını istemiş, Şahin’in bu sözleri soru önergesiyle Meclis’e taşınmıştı.
Görüleceği üzerine demokrasiyi, hukuku bir türlü sindiremeyen, kendi istediği düzenin önüne çıkan herkesi düşman kabul eden zihniyet her yerde aynı işliyor. Kimini parayla satın almaya çalışıyor, alamadığını ise parayla terbiye etmeye. Fakat yargıya, Ordu’ya, üniversiteye ve en önemlisi halka karşı bir iktidar kurmak isteyenlerin sonu her yerde aynı oluyor. İtalya’da bunun adı Mussolini olmuştu, Türkiye’de ise Menderes. Tarihten ders almayı beceremeyenler ise aynı tarih dersinin konusu olmaya mahkumdur. Bizden uyarması!
|
Aç kapıyı Bezirgan başı…
Nuray Bezirgan adlı bir irticacının hezeyanlarına geçtiğimiz haftalarda Yurttan köşesinde Okan İşbecer arkadaşımız değinmişti. Kısaca anımsamak gerekirse bu bayan. Katıldığı Teke Tek programında Humeyni hayranlığını dile getirmiş, Atatürk ülkeyi İngilizlerden kurtarmasaydı ve biz manda olsaydık dini bakımdan daha özgür olurduk şeklinde akıl oyunlarına girişmişti.
Bezirgan, dinini daha rahat yaşamak için Kanada’ya iltica ettiğini de söylemişti. Zaten Kanada gibi eski bir İngiliz sömürgesinden daha iyi bir yer bulamazdı. Bu sömürge tutkusu da nereden geliyorsa…
Neyse, fazla uzatmayalım. Biz yalnızca bu hafta çıkan Türkiye medyasına yansıyan haberlerden yola çıkarak Bezirgan Hanıma yardım edelim, nerede yaşayabileceği değil de, nerede yaşayamayacağı konusunda bilgi verelim dedik.
Birinci ülkemiz Avrupa’nın en gelişmiş, en uygar, en demokratik ülkesi kabul edilen İsviçre. İsviçre’de aşırı sağcılar aylardır yürüttüğü kampanyada sonunda amaçlarına ulaştılar ve ülkede minareli cami yapımının yasaklanması konusunda halkoylaması yapılması için gerekli imza sayısına ulaşmışlar. Üstelik ülkede minaresi olan iki caminin de minaresinin yıkılmasını istiyorlar. Yapılacak halkoylamasından minarelere yasak kararı çıkarsa Federal Meclis bu konuda bir yasa çıkarmak zorunda kalacak.
İkinci ülkemiz ise İngilizler ile birlikte Kurtuluş Savaşı sırasında ülkemizin güneyini işgal eden İtalya. Aşırı sağ Kuzey Hareketi Partisi yeni hükümetteki görev almasını Verona’da bir camiyi yıkarak kutladı. Yıkılacak caminin yerine yeşil alan ve otopark yapılacak. Adı ise Oriana Fallaci olacak. Bezirgan Hanıma Fallaci’nin kim olduğunu da söyleyelim: “Kin ve Gurur” adlı kitabında Kuran’la dalga geçen, Avrupa’nın bir İslam eyaletine dönüştüğünü söyleyen ırkçı bir yazar.
Bu kadarla sınırlı kalsa iyi, sırada Milano’daki Jenner Camisi’nin kapatılması var. Yeni hükümetin İçişleri Bakanı Roberto Maroni, caminin gelecek aya kadar kapatılacağını ve sokakta namaz kılan herkese artık ceza kesileceğini söyledi. Namaz kılmak isteyenler bundan böyle vaktiyle Beatles’ın konser verdiği bir stadyumu kullanabileceklermiş. Yalnız ufak bir sorun var: Cemaat stadyumu haftada dört kereden fazla kullanamayacak ve buraya giren herkese bilet kesilecek.
Fakat yine de Bezirgan Hanımın hakkını vermek gerekir. O İsviçrelilerden ya da İtalyanlardan bahsetmedi ki! Bezirgan İngiliz mandasını savunan gruptan ve Kanada’da yaşıyor. Kanada o kadar özgür bir ülke ki, orada “Başbakanlık Öğretmen Mükemmelliği” adında bir ödülün finaline kadar çıkmayı başarmış Claude Fortin adlı bir öğretmeni Türkiye’de özel bir lisede ders verirken biz tutup hapse atıyoruz. Neymiş efendim, evinde çocuk pornosu bulunmuş! Çocuklara Atatürk’ü anlatmaktan daha tehlikeli değil ya!
Bu arada Bezirgan Hanıma Malezya’yı da önerebiliriz. Hem bize çok benziyor hem de dini inançlarını rahatça yerine getirebilir. Örneğin son olarak Kalentan eyaletinde tüm çalışanlara 5 vakit namaz zorunluluğu getirilmiş. Kelantan eyaletinin Başbakanı Nik Abdülaziz Nik Mat’a göre ibadetlerini aksatan Müslümanlarda “Allah korkusu olmadığı” gibi rüşvet gibi suçlara da yatkınlarmış. Ne güzel işte! Bezirgan Hanım dini vecibelerini yerine getirmeyi yanlışlıkla unutursa ona anımsatabilecek birileri var. Ama biz de anımsatalım ki Malezya’da yaşamaya karar verirse makyajından ve varsa topuklu ayakkabısından vazgeçmek zorunda. Ülkede tecavüz oranları biraz fazla mıymış neymiş? Neyse, onu da hoş görecek artık.
|
İsrail İran saldırısına hazırlanıyor
ABD’nin İran’ı vurmasının artık yalnızca uygun zaman sorunu olduğu konusunda hemen hemen herkes hemfikir. ABD’nin İran’a bu saldırısı sırasında en büyük destekçisi bölgedeki jandarması olan İsrail olacağından İsrail yönetimi bir yandan saldırı öncesi hazırlıklarını sürdürürken diğer taraftan psikolojik savaş unsurlarını da devreye sokuyor.
Fars haber ajansının haberine göre İsrail Hava Kuvvetleri eski Komutanı Eitan Ben-Elyahu, İran’ın olası bir savaşta elindeki füze kapasitesini koz olarak kullanacağını söylemiş. “İran, İsrail hedeflerini uzun menzilli 300 Scud ve Şahap füzezi ile kısa menzilli 5 bin Katyuşa ile vuracak” diyen Elyahu’ya göre İsrail ordusu uzun menzilli füzelere karşı füzesavar sistemi devreye sokarken, Katyuşalar için hava saldırısı düzenleyecekmiş.
Elbette ki İran’ın yapacağı bir misillemeye karşı İsrail’in hiçbir şey yapmamasını beklemek büyük saflık olur. Ama Elyahu’nun “İsrailliler kendilerini 20 günlük bir savaşa hazırlasın” açıklaması tam anlamıyla psikolojik savaş kokuyor. Yani Elyahu’ya göre ABD ve İsrail en fazla 20 gün içinde İran’ın işini bitirecekler! Yalnızca hava bombardımanı ile yetineceklerse 20 günlük süre fazla bile ama İran’ın nükleer tesislerinin yalnız bir hava saldırısı ile yıkılamayacağını bütün uzmanlar ifade ediyor. Üstelik aradan geçen onca yıla karşın daha Irak’a ve Afganistan’a bile egemen olmayı başaramayan ABD’nin İran’da saplanacağı bataklığın çok daha derin olacağından kuşku yok.
Bu bataklığa yalnız ABD ve İsrail saplansa belki sorunun boyutu daha küçük olacak. Fakat emperyalist ikili yalnızca psikolojik savaş taktikleri ile yetinmeyip bölgede İran’a yardım etme potansiyeli olan ülkeleri de teker teker kendi saflarına çekiyor.
Bölgedeki en güçlü ülke olan Türkiye’yi hiç zorlanmadan çektikten sonra geride aslında bir tek Suriye kalmıştı. Arap ülkelerinden hepsinde işbirlikçi iktidarlar egemen olduklarından ABD saldırısının gönüllü destekleyicileriydiler. Örneğin çok Müslüman Suudi Arabistan, bölgede Şii etkisi daha fazla yayılmasın diyerek İsrail ve ABD’nin safını tutmuş ve saldırı sırasında gerekli desteği vereceğini duyurmuştu.
Suriye’nin bu kampa katılmasını sağlayan kişi ise BOP Eşbaşkanı Erdoğan oldu. İsrail’in Ankara eski Büyükelçibi Liel’e göre “Esad üç yıl boyunca İsrail’in kapısını çaldı ve Erdoğan’dan diplomatik kanalları açmasında yardımcı olmasını istedi. Bunun üzerine Erdoğan kollarını sıvayarak işe başladı.” Yani İsrail ile Suriye’nin görüşmelere başlamasını 2004 yılında Beşar Esad’ın Türkiye’ye yaptığı ziyaret sağlamış oldu.
Alon Liel’in İngiliz Sunday Telegraph gazetesindeki açıklamalarına bakılırsa, Suriye, ABD’nin askeri ve mali desteği karşılığında İran ile bağlantılarını koparmaya artık hazır. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın, İran’ın bölgedeki nüfuzunu zayıflatacak bir anlaşmaya açık olmasının karşılığında Golan Tepelerini geri istiyormuş. Beşar Esad belki İran’ı sırtından vuruyor ama hiç değilse bu işi bedava yapmak yerine Golan Tepelerini geri istiyor.
Böylece BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan, Suriye ile İsrail’in görüşmesini sağlayarak bir büyük görevi daha başarmış oldu. Türkiye’nin bataklığa sürüklendiği yetmiyormuş gibi artık Suriye de üstün gayretler sonucunda bu bataklığa çekilmiş durumda. Ne acı ki İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad hâlâ Türkiye’nin başarıları ile gurur duyduğunu söylüyor. İsrail ve Suriye’nin arasının yapılmasından belki Erdoğan gurur duyabilir ama çıkan sonuçlar İran halkı için hiç de iç açıcı görünmüyor. Gurur duyulacak başarıyı iyi seçmek gerekiyor.
|
Bir kahramanın hazin sonu
Joseph Dwyer ABD ordusunun kullandığı en büyük propaganda malzemelerinden birisiydi. 11 Eylül’ün hemen ardından orduya yazılmış, ülkesine korumak, hiçbir neden yokken kendilerine saldıranlara insanlık dersi vermek istemişti. Aradan fazla zaman geçmeden ABD hükümeti kendilerine saldıranlara kimin yardım ettiğini bulmuştu: Iraklılar ve Saddam Hüseyin.
Asker Dwyer hiç düşünmeden görevini yapmak için birliği Fort Bliss ile birlikte 2003 Martında Irak’a gitti. Oysaki evleneli üç ay bile olmamıştı. Savaşın ise ilk günleriydi. Bir çatışma sırasında gözü küçük bir çocuğa takıldı. Ali adındaki küçük çocuk yaralanmıştı, yaralandığı için de böyle bir çatışmanın ortasında hiçbir yaşam şansı yoktu. Dwyer bir anlık tereddütten sonra atıldı ve Iraklı Ali’yi kucaklayarak çatışma alanının dışına taşıdı. İşte o an ABD için beklediği propaganda fırsatı doğmuştu. Asker Dwyer’ı Ali’yi çatışma alanının dışına taşırken gösteren o fotoğraf karesi bundan sonra ABD’nin iyi ve yardımsever yüzünü simgeleyecekti. ABD propaganda için Joseph Dwyer’ın fotoğrafını defalarca, defalarca kullandı. Fotoğraf, Amerikan askerlerinin insani yanlarını ortaya koymak, ABD’nin Irak’a işgal amacıyla değil için, barış amacıyla girdiğini kanıtlamak için ABD medyası tarafından da kullanıldı.
Dwyer artık bir kahramandı ama ters giden bir şeylerin olduğunu hissediyordu. Yardım etmek için geldikleri bu insanlar kendilerine teşekkür etmek yerine fırsat buldukları her an ateş ediyorlardı. Dwyer birçok arkadaşının nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla vuruluşuna, patlayan bir bomba ile parçalanan vücutlarına sayısız kez tanık oldu. Psikolojisi artık iyice bozulmuştu. Ordu doktoru depresyon ve halüsinasyon tanısı koydu. Dwyer da binlerce ABD askeriyle aynı yazgıyı paylaşmaktan kurtulamıyordu: Vietnam sendromu.
Ülkesine geri yollanan Dwyer, Teksas’taki gazi bakımevinde yoğun bir tedavi görmeye başladı. Fakat ne kadar tedavi görürse görsün durumu artık düzelmiyordu. Savaştan önce neşeli ve sevgi dolu birisi olan Dwyer kendini dine vererek sorunlarından kurtulmaya çalıştı. Bu da işe yaramayınca iyice alkole gömülüvermişti.
Artık her gece kabuslar görmeye başlayan Dwyer günün birinde trafik kazası geçirdi. Nedeni yolun ortasında gördüğü bomba paketiydi. Polisler yolda bomba paketi olmadığına Dwyer’ı ikna etmek için oldukça zorlandılar. Aradan birkaç ay geçmişti ki bu kez Teksas El Paso’daki dairesinde sağa-sola ateş açmaya başladı. Polisler saatlerce dil döktü ve kimse yaralanmadan Dwyer’ın silahını teslim etmesini sağladı. Etkisiz hale getirildiğinde polise etrafta çok sayıda Iraklının olduğunu ve onlarla çatıştığını anlatıyordu.
Karısının artık daha fazla bu duruma dayanacak gücü kalmamıştı. İki yaşındaki çocuklarını da alarak kahraman askeri terk etti. Dwywer artık sürekli olarak kendisine saldırmaya hazırlanan Iraklıları görüyordu. Çıldırmıştı! Dwyer’ın da daha fazla dayanacak hali kalmamıştı. Bilgisayar temizlemek için kullanılan sıvıya gözü ilişiverdi…
Evet, bir kahraman ABD askeri de böylece dünyadan ayrılmış oldu. Dwyer’ın ölümü vaktiyle kahraman olması nedeniyle medyaya yansımayı başarabilmişti. Oysa geride Vietnam sendromuna yakalanan binlerce asker duruyor. Dwyer aslında psikolojik durumu tam bozulmadan önce, 2005 yılında, bir daha kimsenin bu sendroma yakalanmaması için gereken çözüm yolunu söylemişti: “İnşallah oğlum benim gördüklerimi görmek zorunda kalmaz. Umarım büyüdüğünde hiçbir savaşa tanık olmaz.” Dwyer’ın istediğinin olması için ABD’nin emperyalist karakterinden vazgeçmesi gerektiği kesin. ABD bu karakterinden vazgeçmeyeceğinden daha çok Vietnam sendromuna yakalanan asker göreceğimiz de kesin!
|
Hitler’e başarılı saldırı
Almanya’da büyük tartışmaların ardından hizmete giren Madame Tussauds müzesindeki Adolf Hitler heykeli, daha ilk gününde saldırıya uğradı. Berlin’deki şubenin açılışından yalnızca dakikalar sonra, güvenlik güçlerini atlatmayı başaran 41 yaşındaki Frank L. adlı emekli bir polis, “Bir daha savaş olmasın” diye bağırdıktan sonra Hitler’i bozguna uğramış ruh haliyle son günlerini geçirdiği sığınakta temsil eden balmumu heykelin kafasını kopardı. Saldırının ardından onarım için uçakla İngiltere’ye gönderilen heykelin 25 kişinin 4 ay boyunca çalışması sonucu yapıldığı düşünülürse daha uzun bir süre sergilenemeyeceği anlaşılıyor.
Hitler heykeli daha müze açılmadan önce büyük tartışmaları da beraberinde getirmişti. Birçok Alman siyasetçi serginin Neo-Nazi akınına uğrayacağını ve aşırı sağcı harekete güç vereceğini iddia ediyor. Berlin eyaleti Kültür Bakanlığı Müsteşarı Andre Schmitz de heykelin müzede sergilenmesine karşı çıkıyor ve bunu bayağılık olarak değerlendiriyor. Siyasetçilerin çoğunluğu bu durumdan memnun gibi. Sosyal Demokrat Parti üyesi Frank Zimmermann; “Hitler’in balmumu heykelinin başını koparmak o heykeli oraya koymaktan daha büyük bir sanat” derken, Der Spiegel gazetesi yazarı Henryk Broder; “Sonunda Hitler’e karşı başarılı bir saldırı!” diyerek duygularını açıkça ifade ediyor.
Frank L. şimdi ülkede Neo-Nazilerin hedefi durumuna gelirken sol kesimin de kahramanı durumuna gelmiş durumda. Kız arkadaşı Yvonna erkek arkadaşıyla gurur duyduğunu söylerken, birçok kişi yalnızca kâr amacıyla heykelin müzede sergilendiğini düşündüğünden dolayı Frank L.’ye destek veriyor. Che’nin heykelnini doğduğu kente dikilmesini binlerce kişinin kutladığı düşünüldüğünde hangi tarafın doğru taraf olduğunu anlamak beyni olan için zor olamasa gerek.
|
|