| Özgür Erdem |
Cumhuriyet
mitinglerindeki
Ergenekon Operasyonu sonrasında başta Atatürkçüler olmak üzere tüm Türk Milleti dehşet içinde olanları izliyor. Herkes televizyon karşısında ya da internetinin başında Türkiye’nin nereye doğru gittiğini çözmeye çalışıyor. İki fotoğrafı karşılaştıralım. Birincisi herhangi bir Cumhuriyet mitingi olsun. Hatırlarsınız şu birer milyon insanın katıldığı Türkiye tarihinin en kalabalık mitingleri. 2000’li yıllarda bu kadar kalabalık katılımlı mitingler bırakın Türkiye’yi, dünyanın hiçbir yerinde olmadı. Yüz binlerce insan ellerinde Türk bayrakları coşku içinde yürüyor… İkincisi ADD’nin tutuklanan Genel Başkanı Org. Şener Eruygur için İstanbul’da düzenlenen Şişli ve Vatan Caddesi’ndeki eylemler. Toplasanız 200 kişi anca ediyor. Evet tablo bu. Bu tabloya baktığımız zaman büyük bir umutsuzluğa da düşebiliriz. Nerede bu milyonlar diyebiliriz. Ve AKP’nin yaratmak istediği korku imparatorluğunun çoktan kurulduğunu da düşünebiliriz. Ama biz farklı bir düzlemde değerlendirme yapmak istiyoruz. TÜRKSOLU’nun yıllardır oturtmaya çalıştığı bir Atatürkçülük anlayışı var: Mücadeleci Atatürkçülük... Biz devrimcilikle Atatürkçülük arasındaki bağların koparılmasına iki açıdan da karşı çıktık: Hem ideolojik hem de örgütlenme anlamında. İdeolojik olarak Atatürkçülükle Sosyalizmi Ulusal Sol İdeoloji altında birleştirdik. Örgütlenme anlamında da devrimci bir tarz tutturduk. Bu tarzımız TÜRKSOLU çıktığından beri istikrarlı bir şekilde büyümesini sağladı. Ancak bu dönemde önemli bir tartışma yaşadık. Bu tartışma Atatürkçü örgütlenmenin hangi siyasi zeminde yürütüleceği üzerineydi. AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte Atatürkçüler arasında bu yaygın bir şekilde tartışılmaya başlandı. Temel tespit Atatürkçülerin örgütsüz olduğuydu. Bu tespit doğruydu, ancak gösterilen çıkış yolu yanlıştı. Bir kısım Atatürkçü, AKP’ye karşı geniş bir cephenin birliğinden yana oldu. Bu cephe içerisinde sağcısı solcusu her kesimden insan olmalıydı. Tabii zamanla bu cepheyi kalabalıklaştırmak için gerekirse ilkelerden bile taviz verilebileceği söylendi. Biz ise Atatürkçülüğün bütün ideoloji ve siyasetlerden bağımsız bir şemsiye ideoloji değil, başlı başına bir ideoloji olduğunu ortaya koyduk. Ve Atatürkçü örgütlenmenin de kendi siyasi programı ve ideolojik doğrultusuyla bütün siyasi akımlardan farklı olarak ortaya çıkması gerektiğini savunduk. Sağcısını solcusunu Mevlana tarzıyla bir araya toplayan Atatürkçülük anlayışı hiçbir zaman kalabalıklar toplayamadı. 200’den fazla derneğin bir araya gelerek 200 kişiyi bile toplayamadığını çok gördük. Mitingleri büyük yapan kalabalığı değil söylemidir Cumhuriyet mitingleriyle birlikte milyonlar meydana aktı. Yanlış Kuvayı Milliye anlayışını benimseyenler, hayallere yine kapıldılar. Ama biz o Cumhuriyet mitinglerini de eleştirdik. Siyasi bir yönelime sahip olmadıkları, mitinge katılanları siyasi bir hedefe ve program çerçevesinde buluşturmadığı için sonuçsuz kalacağını söyledik. Nitekim öyle oldu. Cumhuriyet mitinglerinden sonra yaşanan 22 Temmuz seçimlerinden AKP güçlenerek çıktı. Sol ve Atatürkçüler oldukça azınlıkta kaldı. Halbuki, Cumhuriyet mitingleri yüz binlerce insanın alanlara aktığı, tarihimizin en önemli eylemleriydi. Ancak Cumhuriyet mitinginde toplanan milyonların ne anlattığının yanında bir de bugün toplanmayan milyonların ne anlattığına bir bakalım… Atatürkçüler sindi mi? AKP’nin korku imparatorluğu kesinleşti mi? Biz aslında azınlık mıyız? Şeriatçıların iddia ettiği gibi biz Atatürkçüler Türk Milletinden çok mu kopuğuz? Hayır! Bugün toplanmayan milyonlar aslında Türkiye’de Atatürkçülük adına yola çıkanların yanlışlarını gösteriyor. Ankara Tandoğan’da mesela, toplanan yüz binler daha ileri yürütülse kim karşı çıkacaktı? Yürümek isteyen yüz binleri durdurabilecek tek güç yanlış önderliktir. Ancak Cumhuriyet mitinglerinde kaçan fırsat yüz binlerin yürütülmemesiyle sınırlı değil. Cumhuriyet mitingleri Türkiye çapında Atatürkçü, solcu antiemperyalist bir halk hareketi başlatabilirdi. Mitinge katılan sıradan insanlar “Tam Bağımsız Türkiye” sloganları atarken, miting düzenleyenler ısrarla mitinglerle ilgili siyasi söylemlerde bulunmaktan çekiniyordu. O kadar ki ADD Genel Başkan Yardımcısı Ali Ercan çıkıp mitingin AKP karşıtı olmadığını, isterse AKP’lilerin bile katılabileceğini söylemişti. Çünkü Cumhuriyet mitinglerinin kalabalık olmasının nedeninin siyasetten uzak durmak olduğu düşünülüyordu. Siyasi söylemler ne kadar az kullanılırsa, söylenen sloganlar ne kadar az köşeli olursa, yani eylemin siyasi yönü ne kadar zayıf olursa o kadar kalabalık olacaktı. Düşünce buydu. Halbuki mitinglere sanıldığı gibi “Sağcılığı ve solculuğu bırakıp Atatürk yolunda birleşenler” değil bildiğiniz solcu Atatürkçüler katılıyordu. Örneğin Atatürkçülerimizin 2002’den beri birlikte olmaya gayret gösterdiği MHP kökenli “Atatürkçü”lerin kaçı geldi o mitinglere? MHP parti olarak hiç destek verdi mi? Cumhuriyet mitinglerinde çok önemli bir fırsat kaçırılmıştır. Mitingleri büyük yapan kalabalığı değil söylemidir. Dolayısıyla söylemsiz, amaçsız, öndersiz Cumhuriyet mitingleri son tahlilde pek bir işe yaramadı. Ama Cumhuriyet mitinglerine göre çok daha sönük geçen AKP mitingleri daha işlevli oldu. Sonuçta 22 Temmuz seçimlerinden AKP zaferle ayrıldı. Tutuklananların peşinden bugün kimsenin gitmemesinin nedeni budur. Cumhuriyet mitinglerinden bir halk hareketi, bir Atatürkçü alternatif yaratılabilseydi, bugün durum çok daha farklı olurdu. Mağdurla marjinal arasındaki ince çizgi: Örgüt Yıllardır Atatürkçülerin kullandığı bir söylem vardır: AKP mağduru oynadığı için büyüyor. Hatta bu söylem, AKP’nin kendi kendini kapatttırmak istediğini savunmaya kadar götürülür. Bu teze göre, Şeriatçı partiler kapatıldıkça mağduru oynamaktadır. Türk milleti de mağdurun yanında yer almayı sevdiği için Şeriatçılar yıllardır büyümektedir. Zaten Tayyip de hapse girdiği için halk gözünde sempatiktir. Hatta Cumhuriyet mitingleri ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olamaması, Tayyip’in 22 Temmuz’da oyunu arttırmasının en önemli nedeniydi. Ancak biz başka bir duruma işaret etmek istiyoruz. Mağduriyet gerçekten bazen sempatik gelebilir. Ancak mağdur olmakla marjinal olmak arasında ince bir çizgi var. Sonuçta hapse düşen birisi mağdur görülüp onaylandığı gibi, marjinal görülüp yalnız da bırakılabilir. Mesela solcular kadar hapse giren, işkence gören, baskı gören kesim var mıdır Türkiye’de? Peki, solcular bu mağduriyetleri sayesinde otomatikman büyümüş müdür? Tam tersine 12 Mart ve 12 Eylül’ün bir silindir gibi üzerimizden geçtiğinin propagandası yapılmaz mı yıllardır? Ancak, Tayyip’ler hapse düştüklerinde mağduru oynadılar ve kazandılar. Hatta PKK’lılar da öyle. Tayyip hapisten çıktıktan sonra onu karşılayan binlerce araçlık konvoyu bir hatırlayın. Aynı konvoy milletvekili olduktan sonra serbest bırakılan DTP’li Sebahat Tuncel için de oluşturulmuştu... Peki bugün tutuklanan Atatürkçülerin kaç destekçisi var meydanda? Mesela Mustafa Balbay dışarı çıktığında kaç kişi vardı onu karşılayan. Ya da Şener Eruygur’a destek için kaç kişi Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’nün önündeki eyleme gitti? ADD’nin 500 şubesi var. Genel Başkanları tutuklanmış. Bırakın 500’ü, maalesef 200 kişi bile toplanamıyor. Yani şubelerin başkanları bile desteğe gelmemiş… Peki, aradaki fark ne? Birileri kalabalık topladı. Birileri ise örgütlendi. İnsanların genel isteklerine seslendiğiniz zaman kalabalıkları toplayabilirsiniz. Hatta toplumsal hareketlilik ve duyarlılık bazen o kadar ileridir ki, çok fazla bir şey yapmadan bir bakmışsınız kalabalık topluyorsunuz. Sonuçta Cumhuriyet mitingleri döneminde Türk Milletinde AKP’yi durdurmak için büyük bir istek ve heyecan bulunuyordu. Mitingler bu sayede o kadar görkemli ve kalabalık geçti. Ancak kalabalıkları bir örgütlenmeye dönüştürmezseniz, o kalabalıkların yarın öbür gün dağıldığını da görürsünüz. Mağdurlukla marjinallik arasındaki ince çizgiyi işte o örgütlülük belirler. Bugün AKP kapatılacağı için mağdurdur, ancak Ergenekon soruşturmasında içeri giren Atatürkçü marjinaldir. Çünkü AKP kapatılsa yenisini açacak bir örgütlenme vardır. Aynı şey DTP/PKK için de geçerlidir. Ancak benzer bir Atatürkçü örgütlenme yaratılamadığı için bugün Atatürkçülük marjinallikle suçlanabilmektedir. TÜRKSOLU marjinal değil radikaldi TÜRKSOLU da yıllardır marjinal olmakla eleştirildi. Tavizsiz Atatürkçü/solcu/milliyetçi görüşlerimiz ve Amerikancı emperyalist-kapitalist sistemin dogmalarının dışında yaptığımız değerlendirmeler nedeniyle radikal tavırlar aldığımız oldu. Günlük basında manşetlere çıktığımız da oldu. Biz aslında saklanan doğruları söylüyorduk. Ama doğru, radikaldik. Çünkü bu doğruları söylemekten çekinmiyorduk. Ve söylediklerimiz Türkiye’de pek çok insan tarafından kabullenilemeyen ya da ifade edilemeyen doğrulardı. Ama marjinal değildik. Marjinal olmadığımız TÜRKSOLU’nun istikrarlı bir şekilde gelişip büyümesiyle ortada. Ama Atatürkçülüğü siyasetten koparanlar bizi yıllardır marjinal kalıp insanları korkutmakla suçluyordu. Halbuki siyasette marjinallikle radikallik arasında bir fark var. Bizi marjinallikle suçlayanların bugün toplum gözünde çok daha marjinal bir noktaya itildiklerini görüyoruz. Halbuki marjinallikten kurtulmanın yolu radikal olmamaktan değil, örgütlenmekten geçiyordu. Ve Türkiye’de marjinallikten kurtulmak adına ısrarla uzlaşmacılığı, teslimiyetçiliği, reformculuğu öğütleyenler bugün örgütsüz kaldıkları için çok daha marjinal bir konuma itildiklerini görmelidir. Yıllardır bize okuyup adam olmamız öğütlendi. En iyi Atatürkçü öyle olunurdu. Önce diplomamızı elimize almalıydık. Ama bakın okuyup adam olmuşlar, orgeneraller, profesörler bir bir tutuklanmıyor mu? Demek ki okuyup adam olmak yetmiyormuş. Bizden mesleğimizi elimize alıp mesleğimizde başarılı olarak topluma önder ve örnek olmamız istendi. Ama bakın kasalardan milyonlarca euro paralar çıkıyor. Kendi mesleğinde belki de Türkiye’nin en zenginlerinden insanlar bugün tutuklanıyor. Öyleyse kasanızdaki milyonlar da kurtarmıyormuş sizi. Bizi çok radikal söylemler kullanıp insanları korkutmakla suçladılar. Ama AKP’nin Kürt-İslam Faşizmi Atatürkçülüğün simge isimlerini bir bir tutuklayarak insanları Atatürkçü olmaktan korkar hale geliyor. Faşizmin gözünde mevkinizin, makamınızın hiçbir önemi kalmıyor. Faşizm kendinden olmayanı, kim olursa olsun ezen bir sistemdir. Ve o silindirin altından kaçış imkanı yoktur. Ancak ve ancak faşizme karşı bir halk cephesi kurabilirseniz, yani halkı örgütleyip harekete geçirebilirseniz faşizmi engelleyebilirsiniz. Yalnız kalmak istemiyorsanız örgütünüz olacak Tarihin öznesi insandır. Ve insanlar tarihe örgütlü oldukları ölçüde yön verebilirler. Örgütlüyseniz, sizin gibi düşünenlerle birlikte büyük bir hareket yaratır ve düşündüklerinizi gerçekleştirecek güce erişirsiniz. AKP’nin de DTP’nin de bugüne kadar defalarca kapatılmasına rağmen ayakta durmasının sırrı budur. Türkiye’de Kürtler örgütlüdür. Şeriatçılar da. Bir örgütsel disiplin altında birbirlerini desteklerler. Hayatlarını o örgütsel disiplin çerçevesinde belirlerler. Ve örgütsel bir disiplin altında siyasi mücadele yürütürler, çoğalmaya çalışırlar. Halbuki Atatürkçüler arasında maalesef örgütsellik değil, bireysellik ön plandadır. Atatürkçüler, kendisini bir fanusun içine kapamış, Türkiye’de olan biteni izlemektedir. Kendisi örgütsüzdür, çünkü birey olarak özgürlüğüne düşkündür. Çocukları örgütsüzdür çünkü kendilerine iyi bir hayat kurmakla meşguldürler. Siyasette düşüşler var, kalkışlar var. İyi gününüzde herkes yanınızdadır. Makam ve mevki sahibiyseniz hele, çevreniz kalabalıktır. Ama bir kere düştüyseniz… Yanınızda bir tek örgütünüz kalır. Makamların, mevkilerin, diplomaların, toplumsal statünün siyasette aslında hiçbir şeye yaramadığını, zor günlerde yalnız başına kalan makam-mevki sahiplerinden iyi kimse bilemez. Ama eğer örgütlüyseniz, mevkiniz makamınız değil, dünya görüşünüz, siyasi bakışınız önemlidir. Ve sizin gibi olanlar her koşulda sizin yanınızda yer alır. TÜRKSOLU’nda uzun bir süredir Devrici Parti gereksiniminden bahsediyoruz. Devrimci Parti her şeyden önce Atatürkçülüğün devrimcileşmesi için gerekli. Ama aynı zamanda Atatürkçülerin devrimcileşmesi için de. Türkiye’nin en örgütsüz kesimi maalesef Atatürkçüler. Hatta Atatürk’ün ölümünden beri Atatürkçü bir örgütlenmenin Türkiye’de bir türlü yaratılamadığını bile söyleyebiliriz. AKP’nin bütün Atatürkçüleri ezmeye yöneldiği şu günlerde Atatürkçülerin birbirine kenetlenmekten başka şansı olmadığı ortada. Atatürkçünün kurtuluşu kendi ellerindedir: Örgütlenmeli ve siyaset içinde alternatif olmalıyız. AKP’nin iktidara geldiği 2002’den beri Türk Milletini sahte kurtuluş reçetelerinin peşinden sürüklediler. Atatürkçüler hep birilerinin gelip kendisini kurtarmasını bekledi. Hatta pek çok insan mitingleri bile Ordu’yu, Yargıyı, kimi partileri göreve çağıracak toplumsal hareketlilik olarak gördü. Ergenekon operasyonunun Atatürkçülere gösterdiği bir şey vardır: Sahte kurtuluş reçeteleri çökmüştür. Örgütsüz, partisiz, siyasetsiz, ideolojisiz Atatürkçülük anlayışı çökmüştür. Kendinden başka kuvvetleri göreve çağırma anlayışı çökmüştür. Atatürkçüler bizzat kendisinin bir güç olması gerektiğini görmelidir. Siyasete bir güç olarak müdahale etmenin yolu ise TÜRKSOLU’nun 6 yıldır vurguladığı gibi devrimci olmak ve örgütlü olmaktır: Devrimci Parti’yi oluşturmaktır. Televizyonun ve internetin başından kalkın: Milletle tanışın! Atatürkçüler dehşet içinde… Hatta pek çoğu gözaltından çıkan Mütercimler’in dediği gibi kendisini hamam böceği gibi hissediyor. Tayyip gelip ne zaman ezecek bizi? Ama Atatürkçüleri dehşet içinde bırakan gerçekten AKP mi? Televizyon ve internet karşısında Türkiye’de olup bitenleri izleyen Atatürkçü, adı üstünde tam bir izleyici. Televizyon ve internetin karşısında kilitlenmiş insan artık siyasette özne olmaktan çıkmış demektir. Artık bir izleyicidir ve neyi izleyeceğine bile kendi karar verememektedir. Atatürkçü kanal izleyerek bundan kurtulamazsınız. Hangi kanalı izlerseniz izleyin, size sunulan gündem aynıdır. Halbuki bir de gerçeklik var. Bu gerçeklikte Türk insanının bir hayatı var. Ve Türk insanı bu gerçeklikte yanında olanların peşinden koşuyor. Bunu tüm seçimlerde görüyoruz. Atatürkçüler ise hâlâ ekran başında. Televizyon seyrederek, internet sitelerinde yazılar yazarak bir yere varılamayacğı herhalde artık görülmüştür. O yüzden dehşetten ve AKP’den kurtulmak istiyorsanız ilk adımı siz atın: Ekranlara değil insanlara bakın… Kurtuluşu orada göreceksiniz…
|