| Kaya Ataberk |
ÖDP AKP’ye
AKP’nin kendisine muhalif tüm kesimleri susturmaya yönelik olarak başlattığı bir darbeyle karşı karşıyayız. ABD’nin Ordu ve ulus-devleti sindirme saldırısına dönüşen Ergenekon operasyonu, artık açık bir darbe şeklinde ilerliyor. Geçtiğimiz hafta operasyonun orgeneral rütbesinden emekli askerlere kadar uzanması olayın boyutlarını iyiden iyiye genişletmiş durumda. Operasyonun son derece hukuksuz ve ancak faşist polis devletlerinde yaşananlarla karşılaştırılabilecek olan gelişimi, TÜRKSOLU’nun Kürt-İslam faşizminin gelişiyle ilgili uyarılarının ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha kanıtlamış oldu. Bu durum bazı kesimlerin geç de olsa gerçeği görmeye başlamalarının önünü açarken, bir kesim de ideolojik ihanetin pençesinde “sol” adına AKP’den daha AKP’ci tavır almaya devam etmekte. Operasyondan önce “darbe karşıtı” yürüyüş düzenleyen kesimlerin “solculuk” adına AKP faşizminin meşrulaştırılmasına girişmeleri, olayın sadece ideolojik boyutunu oluşturdu belki de… Ancak Ufuk Uras’ın, “darbeci generaller”e karşı komisyon kurulması için TBMM’de imza kampanyası başlatmasının, gözaltılarla eşzamanlı gerçekleşmesi, bu ihanet “solu”nun olayın operasyonel boyutunda da görev aldığının kanıtı oldu. Bu anlayışın esas düşmanı ne sermayedir ne de emperyalizm. Bu kesimler, enternasyonalizmin son noktaya varana kadar yozlaştırılmış olan versiyonunun öylesine esiridirler ki, esas düşman olarak ulus-devlet ve Ordu’yu seçmektedirler. AKP Şeriatçı Ortaçağ rejimi kuracakmış, ABD etnik bölünmeyle Ortadoğu’nun hakimi olacakmış, bu ihanet “solu”nun hiç de umurunda değildir. Bu öyle bir sapmadır ki bu “sol”un aklına 12 Eylülcülerden hesap sormak gelmez ama AKP’nin başlattığı operasyonun kuyruğunda, hatta kimi zaman da önünde yer alarak çalışmak gelir. Ne de olsa asıl düşman Cumhuriyet’tir, Kemalizm’dir, Ordudur. Bu AKP’den beter AKP’ciliği sosyalizm adına savunmak, sanırız ki sadece Türkiye’nin bu garip solcularına özgüdür. Biz TÜRKSOLU olarak yıllardır ulusal bir sosyalizm anlayışının savunusunu yaptık. Bu ideolojik duruşumuzun bize en önemli getirisi ise en başından itibaren tüm politik olaylar karşısında doğru antiemperyalist ve antikapitalist tavrı almamız oldu. Bu açıdan vicdanımız rahat, sicilimiz temiz. Diğer taraftansa sosyalist sol içerisinde daha önceden de dikkat çektiğimiz önemli kırılmanın güncel yansımalarını da izlemekteyiz. Özellikle TKP’nin son operasyon çerçevesinde aldığı tavır ve işbirlikçi “sol”la arasına koyduğu mesafeyi önemli buluyoruz.
TKP’den, AKP karşıtı yürüyüş TKP, 6 Temmuz’da Taksim’de düzenlediği yürüyüşün çağrı metninde kendisi için bir ilke imza atarak Cumhuriyet’e sahip çıkma vurgusu yaptı. Çağrının başlığı “Ülkemizin ve Cumhuriyet’in sahipsiz olmadığını gösterelim” şeklindeydi. Çağrı metninde de son dönem moda haline gelen “darbe karşıtlığı”na önemli eleştiriler getirilmekteydi: “ABD’ciliğin adı, AB’ciliğin adı, NATO’culuğun adı işbirlikçilik değil de ne yazık ki ‘demokratlık’, ‘darbe karşıtlığı’ oluyor. Bugün gericiliğe, Amerikancılığa, piyasacılığa, NATO’ya, IMF’ye, yağmaya yani ülkemizin emperyalizme teslim edilmesine karşı çıkmanın darbeye gerçekten de karşı çıkmak olduğunu çok iyi biliyoruz. ABD darbesine, AB darbesine, gerici darbeye ve Ordu darbesine karşıyız”. Görüldüğü gibi TKP, liberal ve işbirlikçi “sol”un nasıl AKP’nin yanında konumlandığının farkındadır ve ilk kez bu konuda bu kadar açık tavır almaktadır. Gerçi burada da ABD-AB-gericilik üçlüsünün darbesinden bahsederken buna bir de “Ordu darbesi”ni eklemek gereğini duymuşlar anlaşılan… Böyle bir ihtimalin olup olmadığı konusunda kendi içlerinde de çok net olmadıkları görülüyor aslında. Ancak bu ifadeden çıkan TKP’nin hala belli kaygıları üzerinden atamadığı. Diğer taraftan; “…Ve ne yazık ki, 12 Eylül faşist askeri cuntasını destekleyenlerle, bugün ‘solcu’ bilinenler kol kola yürüyor, ilericilik, aydınlanmacılık ve bağımsızlıkçılık ayaklar altına alınıyor” dedikten sonra aynı kesimleri küstürmeme kaygısıyla Ordu’ya da dokunmadan geçmemenin pek bir anlamı kalmıyor. Burada gene TKP’nin Ergenekon olayını; “AKP darbe tehlikesini bahane ederek kendi diktatörlüğünü kuruyor” ve “Türkiye bir polis darbesi yaşamaktadır” diyerek değerlendirmesi önemlidir. Gerçekten de yaşananlar 12 Mart ve 12 Eylül sürecini aratmayacak olaylar. Ancak bir farkla ki, bugün Türkiye o kadar gerilemiş bir durumdadır ki, artık Ordu ABD’nin tasfiye için son darbeyi vurmayı beklediği bir durumdadır. 12 Eylül’de faşist generallerin güdümüne bırakılan Ordu, bugün tamamen tasfiye edilmeye doğru gitmektedir. Yani bu noktada artık AKP ve ABD’ye karşı cephe alırken bir taraftan da hala darbe tehlikesinden bahsetmenin bir anlamı yoktur. TKP açısından mesele; Türkiye’de cepheleşme derinleşirken ve netlik kazanırken kendilerinin nerede duracağı sorunu olarak şekillenecektir. Bu TKP ile “sol” arasında başlayan tartışmada sinyallerini vermeye başlamıştır. TKP ile “sol” arasındaki tartışmanın anlamı TKP Genel Başkanı Aydemir Güler de “sol” hakkında ciddi değerlendirmeler yapmaktadır: “Türkiye, bir Amerikan darbesi sürecine girdi. Gericiler, Amerikancılar, Sorosçular karşımıza darbe karşıtı kisvesiyle çıkıyorlar. Bu yalan rüzgarı asıl darbenin üstünü örtmektedir. Türkiye’de bağımsızlığa, yurtseverliğe, ilericiliğe karşı bir darbe yaşıyoruz. Bugün darbe karşıtı görünen çevreler 12 Eylülcüdür”. Bu tahlillerin ortaya koyulmasının ardından ÖDP’den, Atılım’a kadar bu “darbe karşıtı” çevre ile TKP arasında bir tartışma başladı. Bir kısım, “TKP en azından hala göz altına alınanların Amerikancı olduğunu söylüyor, ama şimdilik…” derken, Sungur Savran gibi bazıları da TKP’nin Ergenekon örgütünü savunduğunu iddia etmeye başladı. TKP’li Kemal Okuyan ise Savran’ın anlamadan yazdığını ve terbiyesizlik yaptığını söyleyecek kadar sertleşti. Burada biz TKP’nin girdiği bu tartışmayı anlamlı ve kaçınılmaz buluyoruz. Solculuk iddiasını sürdüren bir parti olarak TKP’nin, ABD’nin bu kadar açık güdümüyle sürdürülen bir saldırıda AKP’nin yanında yer alması, onun da ÖDP gibi bir Soros partisi olması anlamına gelecekti. Yani, TKP’nin geldiği nokta solculuk ve antiemperyalizm açısından zorunlu bir noktadır. Ancak TKP’nin bir taraftan da çekingen tavrını devam ettirdiğini gözlemlemek gerekir. TKP, esas kavganın halka karşı yapıldığını savunmaktadır. Bu gerçekten de son tahlilde doğru olacaktır, yani emperyalizm her şeyi Türk halkını esir etmek ve yurdumuzu sömürgeleştirmek için yapmaktadır. Ancak bugün örgütlü bir halk hareketinin de bu kavganın bir tarafında olmadığı ortadadır. Burada emperyalizm ve gericiliğin doğrudan Ordu’ya ve ulus devlete bir saldırı gerçekleştirdiğini söyleyememek TKP’nin zayıf noktasını oluşturmaktadır. Tabi bu da ulus-devleti ve Ordu meselesini Marksist kalıplar içinde kavramaktan kaynaklanan bir durumdur. Ama toplumda mücadeleler somut güçler arasında gerçekleşmektedir. Bu nedenle kavganın taraflarını doğru okumak ve ona göre durmak önemlidir. Kısaca söylemek gerekirse Marksist teoriye çok sıkı bağlılık TKP’yi teorik düzlemiyle pratik düzlemi arasında bir çelişkiye düşürmektedir. Bu durum politik tavırlarda da muğlaklıklara neden olmaktadır. Teoride enternasyonal, pratikte ulusal Daha önceleri de defalarca belirttiğimiz gibi enternasyonal kalarak solculuk yapmanın ne teoride ne de pratikte bir imkânı kalmamıştır. Bu nedenle enternasyonalizmde ısrarın “sol”u getirdiği yer ya Hrant’ın cenazesinde ABD Büyükelçisinin peşinden gitmek ya da “darbe karşıtı” olmak adına AKP’nin ve dolayısıyla yine ABD’nin güdümüne girmektir. Bugün ÖDP başta olmak üzere “sol”un geldiği nokta Şeriatçı-faşist AKP’nin aklayıcısı ve destekçisi olmak dışında bir rol değildir. TKP gibi antiemperyalizm konusunda hâlâ hassasiyet gösterebilen hareketler ise farklı bir çelişki yaşamaktadırlar. Bugün komprador sol varacağı en son noktaya vararak açık Amerikancılık yapmaktadır. Bunun tam karşısında ise TÜRKSOLU, Türk sosyalizmini, milliyetçi antiemperyalizmle kaynaştırarak sonuna kadar savunmaktadır. Sol içinde oluşan Ulusal Sol-komprador sol cepheleşmesinin keskinliği ortadadır. TKP ise bir taraftan teorik olarak enternasyonal ve ulus-devlet karşıtı olarak kalmaya çalışırken diğer taraftan da koşulların onları ulusal tavır almaya zorlamasının çelişkisini yaşamaktadır. Böylece TKP teoride enternasyonal, siyasi tavırda zaman zaman çekingenleşse de ulusal daha doğrusu milliyetçi bir hareket olmak zorunda kalmaktadır. TKP doğru yerde duracak mı? “Darbeye karşı ses çıkar” furyasının Mehmet Altan, Rasim Ozan Kütahyalı gibi çok sesi çıkanlarından biri de eski TKP’nin üyelerinden, bugünün liberallerinden Muhteşem Özdamar. Özdamar, TKP’nin geldiği noktayı bakın son TKP açıklamaları üzerinden nasıl değerlendiriyor: “TKP’nin milliyetçi karakteri tarihinden, sahip çıkmaya çalıştığı gelenekten ileri geliyor. Komünist hareketi Osmanlının son dönemlerindeki azınlık sosyalist aydınlarınca temsil edilen Marksist enternasyonalizm yerine, İttihatçı ve Türkçü görüşlerden gelen, Galiyev’in milliyetçi komünizmiyle haşır neşir olmuş isimlerle başlatırsanız varacağınız yer yukarıdaki TKP açıklamasındaki cümlelerle son bulur”. Özdamar biraz da TKP’yi köşeye sıkıştırmak amacıyla durumu abartarak “milliyetçi karakterli” bir TKP’den bahsediyor. Bizim açımızdan da bu yaklaşım TKP’nin üzerinde durması gereken bir meseleyi ortaya koymakta. Biz TÜRKSOLU olarak, kendimizi Atatürk’ün, Galiyev’in ve Mustafa Suphi’nin mirasçısı olarak görüyoruz. Bunun doğal sonucu olarak da Türk milletinin kendine has sosyalizminin savunucusuyuz. Bu anlamda Mustafa Suphi’yi geleneklerinin kurucusu olarak gören TKP’nin de kendi durumunu tekrar değerlendirmesi gerekir. Ulusal olamayan sol sonunda işbirlikçi, Sorosçu ve AKP kuyrukçusu olmaya mahkumdur. Bu cepheleşmede nerede duracağı tamamen TKP’nin kendisine kalmış bir tercihin sonucu olacaktır. Deniz’ler ve 68, Atatürkçü ulusal bir sol anlayışın temsilcileriydi. Mustafa Suph’iler gerçekten de Galiyev’le beraber milli komünizmin kurucusuydular. Hepsinden de önemlisi Mustafa Kemal Atatürk, tarihin ilk Ulusal Kurtuluş Savaşını vererek Ulusal Sol içerikli bir devrimi yapmıştı. Biz kendimizden, tarihimizden, devrimci teorimizden ve politikamızdan hep emin olduk ve emin olacağız. Peki, TKP doğru yerde, ulusal ve devrimci saflarda durmayı başarabilecek mi? Göreceğiz… |