| Ali Özsoy |
Polis devletinin hedefi
Miloseviç’ten Güney Afrika’ya Hatırlanabileceği gibi Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’a yönelik Şemdinli komplosunun gerçek niteliğini ilk tespit eden yine TÜRKSOLU olmuştu. Tertibi “ABD-AKP-PKK ortak operasyonu” olarak değerlendiren TÜRKSOLU; “Büyükanıt’a Miloseviç Sonu Hazırlanıyor” diyerek tertibin sadece Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığını engellemek ile sınırlı olmadığını vurgulamıştı. Gerçekten de Türkiye ve Türk Ordusu uzun süredir bir uluslararası operasyonun hedefi haline geldi. Bu operasyon şu veya bu paşayı hedeflemiyor. Tam tersine herhangi bir paşa ABD’nin taleplerine boyun eğse bile süreç bitmeyecek. Hedeflenen Türk devletini ve Türk Ordusu’nu dağıtmak ve kısa vadeli tavizlerin bu stratejik hedefi engelleme şansı yok. Bu amaca ulaşmak için en kritik evre Türk devleti ve Ordusu’nun önce en tepedeki bazı isimlerinin, en sonunda da devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’na sanık olarak çıkarılmasıdır. Şemdinli Dosyası’nın meşhur Kürt-İslamcı savcısı Ferhat Sarıkaya, Cumhuriyet Savcılığı görevinden atılmış ve en sonunda ABD’ye kaçmak zorunda kalmıştı. Kendisini ileride çok farklı bir görevle Türkiye’ye dönmüş olarak görebiliriz. Sarıkaya ve diğer tetikçi savcılar ileride işgal güçlerinin İstanbul’da kuracağı savaş mahkemesinde ABD’li askeri mahkeme başkanının heyetinde Ermeni ve Kürt üyelerle birlikte görev yapabilir. Çünkü Sarıkaya’nın iddianamesi çokça bahsedildiği gibi o dönem Kara Kuvvetleri Komutanı olan Yaşar Büyükanıt’ı değil, PKK’ya karşı vatan topraklarını savunan tüm Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itham ediyordu. İddianame savaş suçlusu imal etmeye yönelikti. O dönemki Miloseviç hatırlatmamız bu yüzden çok yerindeydi. Ancak son gelişmeler Miloseviç modelini çok aşan bir projeyi hatırlatıyor: Güney Afrika Modeli. Batıya göre Türkler azınlık ve ırkçı Güney Afrika Modeli’ni hatırlatalım. Bilindiği gibi Güney Afrika’da beyaz azınlığa dayanan ırkçı ve faşist bir rejim vardı. Apartheid olarak bilinen ırkçı toplum düzeni İngiltere ve Hollanda’nın yüz yılı aşkın sömürgeci yönetiminin devamıydı. Soğuk Savaş yılları boyunca apartheid rejiminin en büyük destekçisi ABD ve İngiltere oldu. Ancak Soğuk Savaş bitince işler değişti. Önce ANC’nin içindeki eski Sovyetçi ve antiemperyalist kanat tasfiye edildi. Sonra Amerikancı beyazlar ve Amerikancı Mandela aynı masaya oturtuldu. Geçmişle “hesaplaşıldı”. Devlet “devredildi.” Aynı senaryo artık Türkiye için yazılıyor. Batılılara göre Türkler aslında Türkiye’de azınlık. Zaten Türk denen ırk Orta Asya’da kalmış Mongolik bir kavim. Anadolu’nun gerçek sahibi ise Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Keldaniler, Asuriler ve diğerleri... Bu unsurlar Türklerin soykırımlarıyla azınlık haline getirilmiş. Peki kendine Türk diyen milyonlarca insan kim? Onlar da aslında asimile edilerek veya ırkçı Türk rejimi tarafından beyni yıkanarak Türkleştirilmiş Çerkezler, Pomaklar, Kürtler ve diğerleri… Türkiye’de ancak birkaç milyonluk özgün Türkmen nüfus var. Onlar da Türkmenliklerini yitirmek üzere. Kısacası Türk azınlık tıpkı Güney Afrika’daki gibi ırkçı bir yönetimle kadim Anadolu halklarını eziyor. Hatta apartheid rejiminden daha da kötüsünü yapıyor, ezdiklerini zorla Türkleştiriyor. Bu ciddi bir tez olarak Avrupa ve ABD akademilerinde inceleniyor. Gen araştırmaları yapılıyor. Atatürk döneminin milliyetçi politikaları inceleniyor. Konuyla ilgili sosyolojik tezler ve bu tezleri destekleyecek fonlar hazırlanıyor. Apartheid Modeli ve Sevr Modeli Türkiye özelinde birleşiyor. Bu özgün sömürgeci projeye göre Sevr’in sınırları kabul ettirilmeli. Ama eğer ortada bir Türk Milleti varsa Sevr’e yine direnecektir. O yüzden bu sefer ilk olarak Türk Milleti ya da Türk kavramının kendisiyle hesaplaşılmalıdır.
Geçmişle yüzleşme ve Sevr’e dönüş Orhan Pamuk “1,5 milyon Ermeni’yi, 30 bin Kürdü katlettik” dediğinde herkes büyük bir tepki göstermişti. Ulusal bir infial yaratılmıştı. Ancak aynı günlerde TBMM Başkanlığı koltuğunu işgal eden Bülent Arınç da; “1915 olaylarını sorumsuzca bir reddediş içinde değiliz” diyerek gözlerden kaçan ama çok daha önemli bir açıklama yapmıştı. Ermeniler de Türkiye’nin “sorumlu” olmasını istiyor. Şeyh Said’in torunu Dengir Mir Fırat ise ABD’de 1920’leri “travma” olarak adlandırdı. Ama genellikle bu laiklik çerçevesinde ele alındı. Oysa kendisi aynı zamanda denklemin Kürt kısmını gündeme getiriyordu. Yine İmralı’daki terörist başının da uzun süredir “Güney Afrika Modeli’nin Türkiye’de barış için geçerli bir yol” olabileceği şeklinde açıklamaları eksik olmuyor. Bazılarının “barışçı Apo” dedikleri terörist başının önerisi nedir, biraz daha yakından inceleyelim. Geçen yıl Bilgi Üniversitesi’nde Henrich Böll Vakfı’nın düzenlediği “Uluslararası Geçmişle Yüzleşme Konferansı” aslında Türkiye için düşünülen planın aşamalarını bir bir ele aldı. Konferansa Güney Afrika ve çeşitli Batı ülkelerinden “akademisyenler” ve eski ırkçı rejim sorumluları çağrıldı. Geçmişle nasıl yüzleştiklerini ve bunun taktiklerini detaylı olarak aktardılar. Konferansta şu ifadeler çarpıcıydı: “Doğru ve kapsamlı tarihi kayıtların gerçekleştirilmesi; geriye döndürücü bireyler ve etnik gruplar üzerinde tedaviler devlet sorumluluğunda gerçekleştirilmeli, daha sonra yasamaya başvurulur. Suça karşı adalet terimi intikam olmamalı ve intikam olarak kullanılmamalı.” Bu sözler Avusturyalı bir profesöre ait. Belirleyici ifade “geriye dönük etnik tedavi...” Yani Orhan Pamuk’un sözleriyle “1,5 milyon Ermeni ve 30 bin Kürde” hesap vermek. Tedavinin tek yöntemi ise Sevr haritasına geri dönmek… Ancak tabii iş bununla sınırlı değil. Sorumluların cezalandırılması gerekli, ki bunun da çok karmaşık bir iş olduğunu G. Afrikalı yetkili Alex Boraine ifade ediyor: “Geçmişle hesaplaşma bir tedavi değildir. Sorular ortaya atılacak. Örneğin insan hakları ihlallerine nasıl bakılır? Yüzleşmede ne kadar geri gidilmeli? Emir verenle emri yerine getiren arasındaki çizgi nedir? Eski aktörler yeni kamusal düzende görev alacak mı? Geçmişle yüzleşmek çok zor; ama yanlış gerçekler üzerine bir gelecek inşa edemeyiz.” Eksik kalan bir soru daha var. Tüm bunları kim yapacak? Herhalde Türk devleti değil. Bu sorunun yanıtını, konferansa yine başka bir soykırımcı ve sömürgeci ülke Belçika’dan katılan Hür Üniversitesi Öğretim Üyesi Lagrou veriyor. Kendisi “geriye döndürücü etnik tedavi” için kimsenin kendiliğinden razı olamayacağını belirtip, gerekli olan koşulu şöyle özetliyor: “Geçmişle hesaplaşma boğaza dayalı bir bıçakla yapılamaz; ama güç kesinlikle bu işin bir parçasıdır.” Yani boğazımıza bıçak dayamayacaklar ama “güç kesinlikle bu işin parçası.” Düşünün, Irak’ı ABD işgal etmeseydi Saddam Hüseyin’i ve onun şahsında tüm Arap ulusunu nasıl “yargılatıp” sonra da linç ettirebilirlerdi. Kısacası Güney Afrika Modeli veya geçmişle yüzleşme denilen hareket aslında Türkiye’yi işgal planının sadece bir parçası. Modelin kendisi işgalin gerekçesi olabilir. Yani “uluslararası çapta insanlık suçları” imal edilir ve bu gerekçeyle işgal başlatılabilir. Veya işgalden sonra Güney Afrika Modeli yürürlüğe konulabilir. Her iki durumda da “güç kesinlikle bu işin parçası…” Soykırımcı Batılıların adaleti Türkleri soykırıma uğratmak istiyor. Bunun için ilk adım da önce Türkleri soykırımcı ilan etmek. Yaşananlar AKP’yi aşıyor Artık son günlerde gelişen olayları bu perspektiften değerlendirme zamanı geldi. Mesele sadece AKP’nin ve ona karşı güçlerin iktidar için kapışması çerçevesinde ele alınamaz. AKP tıpkı PKK gibi çok daha büyük bir uluslararası operasyonun sadece parçası… Son günlerde medyaya sızdırılan bazı belgeler ve iddialar da telekulak düzeyini veya Fetocu istihbaratı aşan bir çalışmayı işaret ediyor. Kürt-İslamcı basına verilen “Lahika” kod adlı bir belgeye göre Türk Ordusu sivil eylem planıyla AKP’ye karşı kirli bir savaş hazırlığında. Yine başka bir “belgeye” göre TSK, Dağlıca baskınından önce o birlikteki PKK ajanlarını biliyormuş. Jandarma istihbaratı Genelkurmay’a haftalar öncesinden baskının yerini ve tarihini bildirmiş. Ama hiçbir şey yapılmamış. Ardından ABD’nin, PKK’lıların sınırdan içeri girerken çekilen görüntüleri, TSK’ya ilettiği ama TSK’nın kayıtsız kalarak yeni kayıplara göz yumduğu iddiası ortaya atıldı. Hatta bu görüntüler medyaya servis edildi. Peki bu belgeler yalanlanıyor mu? Hayır! Peki bu belgelerin kaynağı neresi? Bir kısmı doğrudan Ordu’dan sızan belgeler. Yine geçtiğimiz hafta GATA’dan tüm üst düzey komutanların sağlık sırlarının sızdırıldığı ortaya çıkmıştı. Şemdinli ve Dağlıca olaylarından sonra TÜRKSOLU esas tehlikenin polis devletine konumlanmış, Emniyet’teki ve MİT’teki Fetocu gönüllü CIA ajanlarından değil, bizzat TSK içine sızmış içimizdeki “Amerikalılardan” kaynaklandığını belirtmişti. Ne yazık ki tahminlerimiz doğru çıkıyor. ABD, Emniyet ve MİT’teki Kürt-İslamcı adamlarının bile gücünü çok aşan bazı operasyonlarla Türk Ordusu’na saldırıyor. İşin acı olan tarafı, Karargah tüm bu gelişmelere sessiz kalıyor, yanıt veremiyor. PKK terörü Türk Ordusu’na mal edilecek İş burada bitecek mi? Hayır! Çok ilginç bir gelişme yine geçtiğimiz hafta yaşandı. 33 silahsız Türk askerini gözünü kırpmadan kurşuna dizen ve daha yüzlerce katliama öncülük eden PKK’nın eski iki numarası Şemdin Sakık AKP’nin meşhur Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’e sığındı. Bilindiği gibi Sakık daha önce PKK itirafçısı olmak ve etkin pişmanlıktan yararlanmak istediğini açıklamıştı. Ancak bu talebi reddedilince, katilin cezasından ucuza sıyrılması engellenmişti. Ancak Sakık, AKP’nin kendisine özgürlük vereceğine inanmış olacak ki, çok daha farklı bir dilekçeyle Zekeriya Öz’e başvurdu. Sakık aslında PKK üyesi olmadığını, Ergenekon’a üye olduğunu, PKK-Ergenekon ilişkisini açığa çıkabileceğini ancak etkin pişmanlıktan yararlanıp, tanık koruma programına alınmak istediğini açıkladı. Bilindiği gibi Kürt-İslamcılar Abdullah Öcalan’ın da aslında Ergenekon üyesi olduğunu ve Türk Ordusu’nun gizli maşası olarak görev yaptığını iddia ediyorlardı. Senaryo çok açık: PKK’yı aslında Türk Ordusu yarattı diyecekler. Böylelikle; “Türk Ordusu kirli bir savaş yürütüp hem Kürtlere zulmedecek hem büyük paralar kazanacak hem de sivil siyasete müdahale edecek bir zemin yarattı” denecek. Şemdinli iddianamesi bunun ilk provasıydı. Olay Ergenekon’u çok aşan, Türk devletiyle hesaplaşma planının bir parçası. Zincirin halkaları: PKK-Kıbrıs-Lozan-Ermeni hesaplaşması PKK terörü, Türk devlet terörü olarak damgalandıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi gelecek. PKK’dan sonra Kıbrıs’ın hesabı sorulacak. Bilindiği gibi Kıbrıs ile ilgili de aynı tezler ortaya atılıyor. Adada barış içinde yaşayan Türklerin ve Rumların arası güya Ergenekon’un ilk eylemleriyle açılmış. Ergenekoncular Kıbrıs’ı karıştırmak için Türklerin ve Rumların katledildiği eylemleri düzenlemiş. En sonunda da “1974 işgali” gerçekleşmiş. Kıbrıs’la iş bitmiyor. 6-7 Eylül olayları ve İstanbul’da gayri Müslimlerin kovalanması da Ergenekon icraatı. Daha da geri gidiliyor. Menemen olaylarını da bizzat Atatürk tezgâhladı iddiası ortaya atılıyor. Tabii “1923 Pontus ve Rum Soykırımı” iddiaları da gündemde. Tüm bunlar “Ergenekon”un öncülü Teşkilat-ı Mahsusa’nın ve derin devletin işi olarak damgalanıyor. Atatürk de o örgütün sıradan bir tetikçisi olarak nitelendiriliyor. Dosyaların ardı arkası gelecek. Bilindiği gibi dinciler Menemen, Ali Şükrü, 31 Mart dosyalarının; Kürtler Dersim, Şeyh Said dosyalarının; Rumlar Pontus, Ege dosyalarının; Ermeniler ise meşhur 1915 dosyasının yeniden açılmasını istiyorlar. Bu dosyalar bitmez. Türkler Orta Asya’ya kovuluncaya kadar devam eder. Güney Afrika Modeli bir iki paşayı değil tüm Türklüğü ve Türk devletini ortadan kaldırmaya yönelik bir model. Pandora’nın kutusu açılıyor. AKP kapatılmazsa süreç hızlanır Eğer düşman Karargah’a sızmış olmasaydı, bunlar Sevr döneminde Türk Milletinin tarihe gömdüğü hayaller düzeyinde kalabilirdi. Ancak bilindiği gibi PKK ve AKP’yi kontrol eden ABD uzun yıllar Türk Ordusu’na da nüfuz etti. Kenan Evren’in PKK’yı aklayan ve Türkiye’nin eyaletlere bölünmesini savunan demeçleri hâlâ akıllardan çıkmadı. Hatta Kenan Evren kendisinin 12 Eylül faşizmi döneminde bu projeyi gerçekleştirmek istediğini ancak cesaret edemediğini bile itiraf etti. Diğer yandan Hilmi Özkök, Lahika tartışmaları üzerine, Genelkurmay Başkanlığı döneminde de bu tür planların yapıldığını ama kendisinin bunlara izin vermediğini açıkladı. Diğer yandan AKP’ye de akıl vermekten geri durmadı. Eğer kaygılar varsa aslında sivil hükümetin YAŞ’ı beklemeden tüm kuvvet komutanlarını emekliye ayırıp, bir gecede kendi komuta kademesini kurabileceğini açıklayan Hilmi Özkök, aslında başbakanın bu yetkiye sahip olduğunu açıkladı. Eğer AKP kapatılmazsa büyük ihtimalle bu yola gidebilir. Bir gecede komuta kademesi değişir. ABD’nin İran operasyonuna ve kurulan yeni Kürt-İslamcı polis devletine uyumlu bir kadro başa getirilebilir. Emekli edilenler ertesi gün kendilerini Ergenekon dosyasından içeride bulabilir. Bundan sonra Güney Afrika Modeli çalışır. Kısa sürede Türk devleti sanık sandalyesine çıkarılır ve parçalanır. İş başa düştü Bu planlar kara bulutlar gibi Türkiye’nin ve Türk Ordusu’nun başında dolanırken ilginç gelişmeler yaşanıyor. Dinci basın, ASAM Başkanı Loğoğlu ile Sezer’in “gizli yemeğini” ortaya çıkardı(!) Ancak aynı hafta gerçekleşen Loğoğlu ile Abdullah Gül görüşmesi nedense gizlendi. Diğer yandan Büyükanıt ve Dağlıca baskınıyla ilgili inanılmaz iddialar ortaya atılırken, İlker Başbuğ Tayyip Erdoğan ile baş başa uzun bir görüşme yaptı. AKP’nin kapatılma davasının Temmuz ayında sonuçlanmasına ve 30 Ağustos’ta yeni komuta kademesinin belirlenmesine az kaldı. Türkiye’de kimin eli kimin cebinde belli değil. Ama belli ki ABD’nin eli hepsinin cebinde… İran’dan önce tüm atlara oynuyor ve hepsini hazırlıyor. Ama olaya kişisel yaklaşan bazıları şunu görmeli ki, İran operasyonundan sonra Türkiye’ye saldırı başlayacak. Kısa vadeli hesaplarınızın bedelini sırf siz değil bütün Türk Milleti ödeyecek. Enver Paşa gibi korkak ve kaçak olarak damgalanmak da var, bu işin sonunda Miloseviç gibi yargılanmak da!
|