| İnan Kahramanoğlu |
2 Temmuz 2008: Sivas katliamcıları iktidarda!
2 Temmuz 1993... Sivas... Tam on beş yıl geçmiş Sivas katliamının üzerinden. Her şeyi unuttuğumuz gibi, ne yazık ki Sivas’ı da unuttuk, unutturduk. 15 yıl unutmak için aslında uzun bir zaman, hele Türkiye için. Ama 15 yılda azalmak bir yana, derinleşerek artıyor Sivas acısı. Nasıl artmasın ki? Sivas katliamcıları artık iktidar! Evet, Sivas’ta aydınları yakanlar, Sivas’ı Ortaçağ karanlığına boğanlar şimdi Türkiye’nin en tepe noktalarındalar. Acı ama gerçek, Şeriat artık iktidarda! Ve iktidardaki katiller şimdi Sivas’ın unutulmasını fırsat bilerek bağırıyor; demokrasi diyor, özgürlük diyor, inanca saygı diyor... Kimi ilerici zevatsa bu oltaya düşüyor. 15 yılda sadece Şeriatın adım adım devleti ve toplumu kuşatmasını değil, ilericilik adına gericilikle kol kola girenleri, Şeriatçılarla özgürlük mücadelesi veren sözde ilericileri de gördü Türkiye ne yazık ki! Şimdi demokrasi nutukları çeken, özgürlük savaşçısı kesilen katiller, tam 15 yıl önce Madımak Oteli’nin önündeydiler, ama orada ne demokrasiden bahsediliyordu ne inanca saygıdan ne de düşünce özgürlüğünden. O nedenle Sivas katliamının 15 yılında; “Sivas’ı hatırlayın!” diyoruz. Sivas’ı hatırlıyor musunuz? Hatırlayalım... Geleneksel Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri için Türkiye’nin dört bir yanından Sivas’a koşan aydın, yazar, sanatçı yüzlerce insan bir kültür etkinliği için gittikleri Sivas’ta Ortaçağ karanlığını yaşayacaklarından habersizdiler. Sivas... Bağımsızlık ateşinin yakıldığı, Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı Sivas. Ama gericilik uyumuyordu. Cumhuriyet’in temelleri atıldığı günden beridir Cumhuriyet’ten rövanşı almak için sinsice çalışan gericiler o gün Sivas’ta yeniden ortaya çıktılar. “Müslüman Kamuoyuna” başlıklı, besmele ve bir ayetle başlayan bildiride “Aziz Nesin köpeği yanında kendisiyle beraber bir ekiple şehrimiz valisi tarafından davet edilip şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir” deniliyordu. “Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür... Gün, çirkin küfürlerin hesabının sorulma günüdür... İman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır. Galip gelecek olanlar şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır” cümleleriyle biten “Müslümanlar” imzalı bildiri camilerde dağıtılmaya başlanmıştı bile. Türkiye tarihinin en gerici ayaklanmalarından birisi yine bir Cuma namazı çıkışı sahneye konuyordu. Ne olduysa bundan sonra olmuştu. Sivas’ta yayın yapan iki yerel gazete ve Şeriatçı dergiler şenliğin Müslümanlara karşı yapıldığını manşetlere çıkaran yayınlarla tahriklerini artırıyorlardı. Madımak Oteli’nin önündeki kalabalık gittikçe artıyordu... Ve başta devletin kolluk kuvvetleri, herkes izliyordu. Şeriatın adım adım ilerleyişini izlemeye ilk o zaman alıştık. Sivas bir başlangıçtı. Valiliğin önünden Madımak Oteli’nin önüne akan gerici güruhun sloganları yankılanıyordu Sivas’ta: “Vali istifa! Vali gidecek, Şeriat gelecek! Sivas Aziz’e mezar olacak! Dinsizlere ölüm! Müslüman Türkiye! Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak!” Sonra “Yakın! Yakın! Yakın!” çığlıkları... 2 Temmuz 1993... Sivas... Madımak... 37 aydın; “Kafirlere ölüm!” sloganları eşliğinde diri diri yakıldılar... Ama 37 aydının yakılması bile yetmemişti bazılarını uyandırmaya. Kimileri Sivas’ta ortaya çıkan gerici tehlikenin boyutlarının toplum tarafından anlaşılmaması için ne gerekiyorsa yaptılar. Gericiler Sivas katliamını tam da bu nedenle hep Aziz Nesin’in tahriki olarak göstermeye çalıştılar. Kimi ilerici zevatsa Sivas’ın failleriyle “demokrasi ittifakı” kurdular ve katillerin aslında ne kadar demokrat olduklarını anlattılar topluma, utanmadan. Ama diri diri yakılan 37 aydın hiçbir gerekçe ile açıklanamayacak kadar korkunç bir vahşet tablosunu bütün Türkiye’nin gözü önüne seriyordu Sivas’ta. Çorum, Maraş, Sivas... Şeriat tehlikesi ortadan kalktı mı? Sivas katliamı gericilik açısından bir sınamaydı. Türk tarihinin en büyük gerici ayaklanmalarından birisi yaşanırken, başta devlet olmak üzere tüm toplum susmuştu. Suskunluk aslında Türkiye için tehlike çanlarının çalması anlamına geliyordu. 12 Eylül’le birlikte devlet eliyle beslenen, dış güçlerin desteğini arkasına alan ve tarikatlar kanalıyla toplumsal yapıya nüfuz eden gericilik artık Cumhuriyet’in rövanşını almak için harekete geçiyordu. “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak!” sloganları atan gözü dönmüş binlerce kişilik kalabalık, Sivas kalkışmasının basit bir tahrik olayının çok ötesinde, uzun yıllardır planlanan Cumhuriyet’i yok etme operasyonunun başlangıcına işaret ediyordu. Aynı niyet, AKP’nin iktidara geldiği dönemde ortaya çıkan “İktidarla el ele, 84 yıllık karanlığa son” sloganında da kendisini ele veriyordu. Birileri “değiştim” diyerek toplumun gözünü boyamaya çalışmaktaydı ama “84 yıllık karanlık” olarak görülen Cumhuriyet’i yıkmaktı aslında tek dertleri. Sivas katliamının üzerinden daha bir hafta bile geçmemişken, 8 Temmuz 1993’te bugünkü Şeriatçı iktidarın o günkü yayın organı Milli Gazete’de yayınlanan “Ya Müslüman Türkiye, Ya Hiç” başlıklı yazıda Sivas katliamı selamlanmaktaydı (İsmet Özel, Milli Gazete, 8 Temmuz 1993). Radikal İslamcı dergilerde ise Sivas katliamcılarına alkış tutuluyordu: “Halk hakkına sahip çıkıyor ve 70 yıldır hayatı kendisine zindan eden işgalci laiklere karşı ‘kısas’ın hayat veren soluğuna sığınıyor. Artık TC’de hayat yalnız Müslümanlar için zor olmayacak, işgalci laikler için de zor olacak. Sivas sadece küçük bir haber! Herkes safını doğru seçmekle mükellef! Bizden söylemesi! Gerisi, ‘Mevlam görelim neyler/neylerse güzel eyler” (Faruk Akıncı, Taraf, 1 Ağustos 1993). Yine aynı dergide; “Geçen ay çok bereketli geçti. ‘70 yıllık Cumhuriyet tarihinin en büyük direnişlerinden biri 2 Temmuz’da yaşandı... Sivas Müslümanların gövde gösterisine sahne oldu” (Taraf, 1 Ağustos 1993, s. 30) denmekteydi. Çok değil, daha yirmi yıl önce Maraş’ta ve Çorum’da insanların evlerini işaretleyip katleden gericilik, Sivas’ta bir kez daha ortaya çıkıyordu. Hem de “Şeriat tehlikesi geçti” denilen bir zamanda. Maraş ve Çorum yetmemişti Şeriatın karanlık yüzünü göstermeye. Sivas, biraz da bu aymazlık yüzünden meydana gelmişti, göz göre göre. Aziz Nesin: “Olacak depremin uğultularını duymaktayım” Sivas’ta gericilerin özellikle Aziz Nesin’i hedef almaları da oldukça anlamlıydı. Gittikçe büyüyen gerici tehdidin hangi boyutlara varacağını ilk gören insanların başında geliyordu Aziz Nesin. Sivas katliamından hemen önce radikal İslamcı yükselişe karşı uluslararası bir konferansın çalışmalarını yürütüyordu Aziz Nesin ve o dönemki tüm yazılarında da yaklaşan Şeriat tehlikesine karşı toplumu uyandırmaya çalışıyordu. Bu süreci daha sonra şu sözlerle anlatacaktı Aziz Nesin: “Aydınlar ve özellikle yazarlar, bir anlamda gelecek depremi önceden sezen cins atlara benzer ve bunlar kendi dillerince gelecek deprem felaketini çevrelerine duyurmaya çalışırlar. Ben bir yazarım, yazmaktan ve konuşmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Şimdiye dek olduğu gibi şimdi de haber veriyorum: Önceleri yavaş yavaş, ağır ağır, adım adım, kötülük uçurumuna giderken, gittikçe hızlanarak şimdi koşar adım gidiyoruz. Olacak toplumsal depremin uğultularını duymaktayım.” Gerçekten de 12 Eylül’le başlayan dinselleştirme operasyonunun yeni adımı artık son noktasına ulaşmak üzereydi. 2 Temmuz’da gericilik sinsi yüzünü yeniden göstermişti, ama tehlikenin farkına varılamamıştı. Türkiye adeta bir film seyreder gibi gericiliğin güçlenmesini ve iktidar olmasını seyretmekteydi. 1995’te Refah Partisi iktidarı bile yetmedi Türkiye’yi uyandırmaya. 28 Şubat’a gelindiğindeyse tehdidin boyutlarının artık önlenemez düzeye geldiği görülmüştü. Artık müdahale etmek gerekliydi. Ama bugün görüyoruz ki müdahale bile yeterli olamamış. Seksen yıldır Cumhuriyet’in altını oyan Şeriatçı örgütlenme, Kuran kurslarından ve imam hatiplerden yetişen militan kadrolarla adım adım tüm toplumu dinselleştirmiş ve gericileştirmiş. Bu gidişatı fark eden ve uyaran aydınlar ise Şeriatın ve onun arkasındaki emperyalist güçlerin planları doğrultusunda bir bir ortadan kaldırıldılar. 1990’larda birden hızlanan aydın cinayetlerinin bugünkü Kürt-İslamcı faşizmin yollarını döşemek için işletildiği ancak şimdi anlaşılabiliyor. Uğur Mumcu başta olmak üzere 1990’lardan itibaren katledilen Atatürkçü aydınların şahsında ilerici güçlerin toplumsal hafızası ve mücadele etme azmiydi katledilen. Atatürkçü aydınlar tam da bu nedenle gerici güçlerin boy hedefi haline geldiler. O nedenle öldürüldüler. O nedenle yakılmak istendiler. Şimdi Aziz Nesin’lerin, Uğur Mumcu’ların olmadığı bir ülkede Şeriat karanlığının nasıl bir tehlike olduğunu anlatacak kimse kalmadı ne yazık ki! Şimdi aydın pozunda gezenler “Şeriat paranoyası”ndan bahsediyorlar. Atatürkçü aydınların yok edildiği bir ülkede; toplum aldatılıyor, Şeriat palazlandırılıyor, ülke dinci kuşatmanın kollarına teslim ediliyor ve herkes uyuyor! Şeriata özgürlük tanımak mı? Sivas katliamının üzerinden geçen on beş yıl, diri diri yakılan aydınları unutturmakla kalmadı sadece, Türkiye’nin ilerici güçleri bu süreçte Şeriat tehdidini, Şeriatçıların neye cesaret edebileceklerini ve nasıl bir toplum yaratmak istediklerini de unuttular. Sivas, Şeriatçı güçlerin insanları vahşici katletmekten bile çekinmeyeceklerini en acı şekilde göstermişti. Buna rağmen bugün bile Şeriatçılarla kol kola demokrasi mücadelesi verdiğini zanneden aymazlar yok mu? Kara Parti’nin kapatılmaması için çırpınan sözde ilericiler yok mu? Bugün Refah Partisi’nin kadroları Türkiye’nin en önemli mevkilerini işgal etmiyorlar mı? Bir de utanmadan ampulle aydınlatmaktan bahsediyorlar Türkiye’yi. Oysa biz gericiliğin aydınlatmaktan ne kastettiğini Sivas’tan biliyoruz. O yüzden başyobaz; “demokrasi, milli irade, özgürlük” dedikçe, gülüyoruz sadece. Sivas katliamının baş sorumlularından dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu’nun AKP’den 2002 seçimlerinde Sivas milletvekili olarak Meclis’e girmesi, “Değiştim, geliştim” diyenlerin açıkça yalan söylediklerini gösteriyordu ama sadece gören gözler, duyan kulaklar için. Bugün AKP’nin Refah Partisi’nden de büyük ve sinsi bir tehdit olduğunu gören kaç kişi var acaba ülkemizde? AKP, Refah deneyiminin öğrettikleriyle adım adım ve sinsice devleti kuşatarak, kimseyi ürkütmeden Şeriat hayallerini uygulamak gibi bir değişim stratejisi benimsedi ve bugün bu değişim yalanının toplumun kimi ilerici güçleri üzerinde etkili olduğunu üzülerek görüyoruz. Kimi ilericilerimizse; “Bunlar AB ve ABD çizgisinden sapmazlar, o nedenle bize dokunmazlar” rahatlığı içinde ne yazık ki? Bazı aklıevveller de; “Şunları AB rotasına tam olarak bir oturtsak, bakın nasıl ılımlılaşacaklar” diye bekliyor. Ama bugün Suudi Arabistan tipi karanlık rejimler, en sadık Batı uşağı olmalarına rağmen tüm toplumu Şeriat kuralları altında inim inim inletmiyor mu? Tüm toplumu türbana ve çarşafa mahkum eden Şeriat karanlığının, kendilerini lüks uydu kentlere hapseden ilericilere ulaşmasına ne kaldı ki? Ama yine de bunun farkını varılmadığını üzülerek görüyoruz. Öyle olmasaydı kimileri hâlâ demokrasi adına Kürt-İslam faşizmini savunabilir miydi? Öyle olmasaydı kimileri “inanca saygı” diyerek gericiliğin bayrağı olan türbanı savunabilir miydi? Hem de özgürlük adına! Şeriatçılar yalnız özgürlüğe değil, insana düşman! Sivas katliamı aslında Şeriatçıların düşünce özgürlüğüne, inanç özgürlüğüne, demokrasiye, hoşgörüye, sanata, aydına ve aslında insana ne kadar düşman olduklarının en “can alıcı” göstergesiydi. Sivas katliamının unutulduğu bir ülkede tarihin garip bir cilvesi olsa gerek; özgürlük düşmanı Şeriatçılar şimdi en demokrat, en özgürlükçü, en hümanist. Bugün hâlâ Şeriata ve Şeriatın sancağı olan türbana özgürlük tanımaktan bahsedebiliyor kimileri; hem de Sivas katliamının yaşandığı bir ülkede! Türbanı bireysel özgürlük olarak değerlendirip serbest bırakılmasını istiyorlar. Bunu fırsat bilen Şeriatçılar da mağduru oynayarak destek toplamaya çalışıyor. Peki ama “Özgürlükleri savunuyorum” diyenlere sormak gerekiyor: Bu ülkede yetmiş yıldır sağcı-dinci iktidarlar eliyle mağdur edilen türban mı yoksa laiklik mi? Mağdur kim? Şeriatçı hareket özellikle 28 Şubat’a giden süreçte karşısına çıkan engelleri yok etmek için mağduru oynamayı seçti. Bugün başarılı olduklarını üzülerek tespit etmek durumundayız. Türkiye neredeyse yirmi yıldır yeniden “Şeriata özgürlük” tartışmalarına sahne oluyor. Ama bu süreçte Atatürkçü aydınlar birbiri ardına katledildi, Sivas’ta aydınlar diri yakıldı, üniversitelerde oruç tutmayan öğrenciler bıçaklandı, Şeriatçılar üniversitelerde terör estirdi. Şeriatçı baskı bütün ülkeye yayıldı. Peki ama türban taktığı için, Şeriatçı fikirleri savunduğu için, oruç tuttuğu için saldırıya uğrayan, öldürülen, yakılan tek bir kişi oldu mu Türkiye’de? Bugün bile birileri özgürlükten bahsederken, Şeriatçı iktidar tarafından tüm topluma dinci bir yaşam tarzı dayatılmıyor mu? Tüm toplum Şeriat kurallarıyla yaşar hale getirilmek istenmiyor mu? Türban üniversitelere, kamu kurumlarına ve hatta ilköğretime sokulmak istenmiyor mu? O nedenle Sivas katliamının 15 yılında alınması gereken en önemli ders, Türkiye’de Şeriat tehlikesinin geçmek bir yana, çok daha şiddetlendiğidir. Bugün özgürlük, demokrasi, mağduriyet sözcüklerinin yarattığı tartışmalar sürerken Türkiye koşar adım Şeriata gidiyor. Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık. Meclis, Emniyet teşkilatı, belediyeler, yargı, üniversiteler bugün tümüyle Şeriat kuşatması altında iken, kim kalkıp Şeriat tehlikesinin geçtiğini ya da bunun bir paranoya olduğunu söyleyebilir? “Susma, sustukça sıra sana gelecek!” Türkiye bugün yeniden gericilikle ilerici güçlerin kavgasını yaşıyor. 2 Temmuz 2008’de Türkiye, Şeriat devletinin eşiğindeki bir ülke artık. Gericilik artık muhalefet değil iktidar, hem de tek başına. Yani gericilik şimdi çok daha güçlü ve sinsi. Şeriatçı iktidar Anayasa’yı değiştirmek, türbanı serbest bırakmak, laikliği ortadan kaldırmak ve Cumhuriyet’i yıkmak için son adımlarını da atmak üzere. İlerici güçlerinse üzerine ölü toprağı serilmiş neredeyse. Bir zamanların “Susma, sustukça sıra ana gelecek!” sloganı bile unutulmuş durumda ki, yalnızca bu bile Şeriat tehlikesinin unutulduğunu, gericilikle mücadeleden kaçışın geldiği boyutu gösteriyor. Slogan düzeyinde bir bilinç ve kararlılık bile kalmamış görünüyor bugün ne yazık ki! O nedenle bugün yeniden; “Sivas’ı hatırlayın!” diyoruz Gericiliğin iktidarı ele geçirdiği ve toplumu dinsel taassup altına aldığı tüm ülkelerde Şeriat iktidarına giden yol demokrasi çığırtkanlığı ile döşendi. Ve yalnız bizim ülkemizde değil, pek çok Şeriatçı ülkede de Şeriata giden yolda gericilerin önündeki engelleri kaldıran “ilericiler” oldu? Ve unutmamak gerekiyor: Şeriatın geldiği ülkelerde de ilk hedef hep ilericiler oldu. O nedenle artık uyanma, silkinme ve mücadele etme günüdür. Henüz vakit varken!
|