16.06.2008/Sayı:191
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Obama da hızlı çıktı

Scarlett JohanssonYa huyundan ya suyundan olacak, ABD’de siyasetçi olmanın temel koşulu herhalde bir aşk skandalına adının karışması olmalı. Arşivi şöyle bir karıştırınca, ABD’li siyasetçilerle ilgili hemen her haberde neredeyse böyle bir duruma rastlıyoruz. Son derece çekişmeli giden önseçimdeki başkan adayları da bu durumdan istisna değil. Hillary Clinton’un yarıştan çekilmesiyle, Demokrat Parti’nin başkan adayı olarak Cumhuriyetçi McCain ile çekişmeye hak kazanan Barack Obama’nın adı da bir aşk skandalıyla gündeme geldi. Şimdiye kadar Obama’nın hakkında birçok iddia atılmış ama bunlar kanıtlanamadığı için yalnızca iddia olarak kalmıştı. Fakat bu sefer durum ciddi gibi görünüyor.

Barack Obama ile adı aşk skandalına karışan kişi ise tüm dünyanın yakından tanıdığı ünlü sinema oyuncusu, 23 yaşındaki Scarlett Johansson. Güzel oyuncu, daha önseçimler başlamadan önce Obama’yı desteklediğini açıkça söylemişti. Birçok kez Barack Obama için düzenlenen bağış toplama kampanyalarına katılan genç aktris, Obama’nın seçim kampanyası için çekilen “Yes We Can” (Evet Başarabiliriz) adlı propaganda filminde de rol almıştı.

Johansson sık sık Obama ile ilgili düşüncelerini basınla da paylaşıyordu. Hatta bir kez bir gezi sırasında gazetecilere; “Kalbim Barack’a ait” demiş ama bu durum espri olarak değerlendirilmişti. Fakat Scarlett Johansson’un Politico dergisine yaptığı açıklama, daha önceden espri olarak algılanan bazı şeylerin sorgulanmasına neden oldu. “6 aydır sürekli mesajlaşıyoruz. Bu kadar işi arasında bana e-posta göndermeye nasıl fırsat buluyor bilmiyorum ama beni cevapsız bırakmıyor” diyen ünlü yıldız, Obama ile kendisine destek verenler için düzenlenen yemeklerde bir araya geldiklerini ve her buluşmada 3-5 dakika baş başa konuştuklarını söyledi.

Barack Obama’nın evli ve 2 çocuk babası olduğu düşünüldüğünde bu haberlerin başkanlık yarışında Obama’ya oldukça zarar vereceği kesin. Oysaki Obama, daha geçtiğimiz günlerde kendisi ve eşi hakkında ortaya atılan iddiaları yanıtlamak üzere bir internet sitesi bile kurmuştu. Obama hakkında ortaya atılan birçok iddiaya yanıt verilen www.fightthesmears.com adlı sitede, örneğin Obama’yı gizli Müslüman olmakla suçlayanlara şu yanıt veriliyor: “Senatör Obama asla Müslüman olmadı, bir Müslüman olarak yetiştirilmedi, sadık bir Hıristiyandır...” Bazıları buna belki de çok üzülecek ama sitede Obama’nın senatör seçildikten sonra İncil’e el bastığı fotoğraflar da bulunuyor. Bu arada Obama’ya bir uyarının da Libya Devlet Başkanı Kaddafi’den geldiğini söyleyelim. Kaddafi, siyah kökenli olmasından dolayı olası bir aşağılık kompleksine karşı Obama’yı uyarıyor: “Bir siyah olarak kendisiyle gurur duymasını ve tüm Afrika’nın arkasında olduğunu hissetmesini istiyoruz, çünkü aşağılık kompleksi doğrultusunda hareket ederse geçmişte beyazların uyguladığından daha kötü bir dış politika yürütecektir.” Fakat Obama nasıl bir dış politika izleyeceğinin sinyallerini çoktan vermiş durumda. Kaddafi’nin uyarısın da zaten bir değeri yok. Çünkü ABD’nin başına gelen herkes kuralları çok önceden konulmuş bir oyunu oynuyor.


Chavez’den FARC’a çağrı

Şimdiye kadar daha çok ABD emperyalizmini ve ABD Başkanı George W. Bush’u yerden yere vurmasına alıştığımız Hugo Chavez, son “Alo Başkan” programında bu kez doğrudan FARC’a çağrıda bulundu:Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, düzenli olarak gerçekleştirdiği “Alo Başkan” programında bu kez alışık olmadığımız bir çağrıda bulundu. Şimdiye kadar daha çok ABD emperyalizmini ve ABD Başkanı George W. Bush’u yerden yere vurmasına alıştığımız Hugo Chavez, son “Alo Başkan” programında bu kez doğrudan FARC’a çağrıda bulundu:

“Gerilla savaşı tarih oldu. FARC, imparatorluğun (ABD) bize yönelik tehdidinde bahane olarak kullanıldığını bilmelisin. FARC’ın dağlarda tuttuğu herkesi serbest bırakmasının zamanının geldiğine inanıyorum. Bu, insani bir adım, bir işaret olur, karşılığında da hiçbir şey istenmemeli, hiçbir şey. FARC’ın yeni liderine şimdi benim teklifim bu” diyerek FARC’ın yeni lideri Alfonso Cano’ya seslendi.

Chavez’in daha önce birçok kişiye son derece sıra dışı gelen açıklamaları olmuştu. Fakat bu son açıklama diğerleriyle kıyaslanamayacak bir değerde. Venezüella’nın uluslararası kamuoyu tarafından FARC’a yardım etmekle suçlandığı, Manuel Marulanda’nın ölümü ve Kolombiya ordusunun lider kadrosunu hedef alan operasyonlarının ardından FARC’ın az da olsa güç yitirdiği bir dönemde Chavez’in bu son çıkışı gerçekten ilgi çekici. FARC her ne kadar şimdiye kadar kendi emir-komuta zinciri dışında kimseyi dinlemese de, dışarıdan sözünü dinleyebileceği tek kişi belki de Chavez.

“Şu anda Latin Amerika’da, silahlı hareketin yeri yok. Bunu FARC’a söylemeliyiz” diyerek FARC’ın yürüttüğü gerilla savaşının Latin Amerika’da artık yeri bulunmadığını söyleyen Chavez, barış görüşmelerine katkıda bulunmak üzere FARC’ın tek taraflı olarak tüm tutukluları serbest bırakmasını da istiyor.

Venezüella Dışişleri Bakanı Nicolas Maduro da Chavez’in sözlerine açıklık getirerek komşu bir ülkeye barışın gelmesi için kendilerine düşen görevi yerine getirdiklerini söylüyor: “Dünya çapındaki kasıtlı olarak yanlış bilgilendirme mekanizmasının pozisyonumuzu çarpıtma çalışmalarına rağmen, Kolombiya’daki silahlı çatışmada tarihsel olarak tek bir rol edindik, o da barış yolunun aranmasıydı. Kolombiya’daki silahlı çatışmaya yönelik doğru tutumumuza karşı, uluslararası sağ kanat kesimler ve birtakım aşırı solcular Venezüella’ya karşı bir yanlış bilgilendirme saldırısı oluşturmaya çalışıyorlar” diyen Maduro tek amaçlarının Kolombiya’da barışa ulaşılması olduğunu söylüyor.

Chavez aslında Kolombiya Devlet Başkanı Alvaro Uribe’nin yapması gerekeni yapıyor. Zira Uribe şimdiye kadarki bütün barış görüşmelerini başarısızlığa uğratmayı başaracak yetenekte olduğunu herkese kanıtladı. Chavez ise kendisini suçlayanlara bir kez daha ders vererek barış için elinden gelen tüm çabayı gösteriyor. Fakat karşıdaki ABD olunca suyun bulanması için daha birçok neden olabilir.


Bush İran’a saldıramaz

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejadİran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, ABD Başkanı George W. Bush’un hiçbir tehdidini ciddiye almadığını göstererek Bush’a karşı meydan okumayı sürdürüyor. ABD’ye karşı kararlı bir tutum takınmasından dolayı şimdiye kadarki bütün planları boşa çıkarmayı başaran Ahmedinejad, İran’ın güneyindeki Çaharmahal Bahtiyari eyaletinde halka hitap ederek ABD Başkanı Bush’un İran’a saldırmak ve hükümeti devirmek için sürekli planlar yaptığını söyledi.

Afganistan ve Irak’tan sonra ABD’nin üçüncü hedefinin kendileri olduğunu söyleyen Ahmedinejad, aslında bu iki ülkenin de İran’ı çevirmek amacıyla işgal edildiğini söyledi. “Geçen yıl İran’a saldırmak için komutanlarını teşvik etti, uzun uzun tartıştı. Füzelerle saldırmayı düşündü, ama komutanları buna karşı çıktı. Hava saldırısı istedi, yine komutanları İran’a saldırmanın mümkün olmadığını ifade ederek saldırıyı kabul etmediler. Artık senin dönemin bitti, İran halkına karşı hiçbir şey yapamazsın. İran topraklarının bir santimetre karesine dahi zarar veremezsin” diyerek Bush’un topal ördek durumunu anımsatan Ahmedinejad, ABD’nin saldırması durumunda tüm ülkenin cepheye gitmesi gerekmediğini, Çaharmahal Bahtiyari eyaletinin gençlerinin ABD ordusuna gereken yanıtı verecek güçte olduğunu belirtti.

Ahmedinejad her ne kadar Bush’un artık İran’a saldıramayacağını söylese de; ABD’deki şahinler de İran’a saldırmak için seslerini yükseltmeye başladılar. ABD Başkanı Bush da Slovenya’da yapılan AB-ABD Doruğu’nda, uranyum zenginleştirme projesini askıya almaması durumunda İran’a karşı çok daha sert yaptırımlar uygulanmasını istedi. Aşırı sağ kanadın temsilcilerinden Daniel Pipes da USA Today gazetesinde çıkan yazısında İran’a nükleer silah sahibi olamayacağı yönünde çok sert mesaj verilmesini istedi. Pipes ayrıca Obama’nın 4 Kasım’daki başkanlık seçimlerini kazanması durumunda Bush’un görevi bırakmadan evvel İran’a saldırıyı başlatabileceğini yazdı.

Görünen o ki İran’a bir saldırı kapıda bekliyor. Obama’nın ya da McCain’ in başkan olması bu durumu değiştirmeyecek. Yalnızca zamanlamada ufak değişikliklere neden olacak. ABD kuşkusuz bu sürece Türkiye’yi de dahil etmek isteyecek. Son zamanlarda bunun işaretlerini artık sıkça alıyoruz. Umarız ki Türkiye ABD’nin kirli savaşında yanlış tarafta yer alarak tarih önünde bir kez daha hesap vermek zorunda kalmaz.


Bolivyalılar ABD’yi protesto etti

Geçtiğimiz hafta ise Berzain’in Radyo Fides adlı bir Bolivya radyosuna, ABD’nin bir yıl kadar önce kendilerine siyasi sığınma hakkı tanıdığını açıklaması bardağı taşıran son damla oldu. Berzain’in açıklamalarını duyan binlerce kişi Bolivya’nın başkenti La Paz’a akın etti. İnsan hakları dendiğinde mangalda kül bırakmayan ve diğer ülkeler hakkında her yıl insan hakları istatistikleri yayınlayan ABD, söz konusu kendi çıkarları ya da işbirlikçileri olduğunda nedense insan hakları kavramını unutuveriyor. Kendi çıkarlarını zedeleyen her durumda insan hakları, özgürlük, demokrasi gibi kavramları kullanan ABD’nin iş Üçüncü Dünya’ya geldiğinde amneziye yakalanmış gibi davranmasını Bolivyalı binlerce kişi protesto etti.

Bolivyalılar için 2003 yılının Ekim ayı belki de tarihlerindeki en acı aylardan birisidir. 2003 yılında ABD işbirlikçisi Bolivya eski Devlet Başkanı Gonzalo Sanchez de Lozada, Bolivya doğalgazını ABD’ye satmak isteyince El Alto kentinin sakinleri ayaklanmış ve büyük çaplı hükümeti protesto gösterileri düzenlemişti. Sonradan halk tarafından “Kara Ekim” adı verilecek bu ayaklanmayı bastırmak amacıyla Bolivya Savunma eski Bakanı Carlos Sanchez Berzain oldukça sert önlemler almış; çıkan olaylarda 67 kişi yaşamını yitirirken 400’den fazla kişi de yaralanmıştı.

Çıkan olayları bastıramayacağını anlayan Devlet Başkanı Gonzalo Sanchez de Lozada, görevi Başkan Yardımcısı Carlos Mesa’ya bırakarak soluğu ABD’nin Florida eyaletinde almak zorunda kaldı. Tabii olayların diğer sorumlusu olan Carlos Sanchez Berzain’i de yanına alarak.

Hem Berzain hem de Lozada, ABD’nin Bolivya’daki en iyi işbirlikçileriydiler. O kadar ki, Devlet Başkanı Lozada, Bolivya’dan daha çok ABD’de yaşadığından İngilizceyi İspanyolcadan çok daha iyi konuşuyordu. “Birleşik Devletler geleceğin umududur” diyecek kadar da ABD hayranlığını açıkça belli ediyordu.

İşte ABD işbirlikçisi bu ikilinin gerçekleştirdiği katliamın ardından Bolivya mahkemelerinde dava açıldı. Bolivya Yüksek Mahkemesi de, Gonzalo Sanchez de Lozada ve Savunma eski Bakanı Carlos Sanchez Berzain’in katliam suçundan mahkemeye çıkmak üzere Bolivya’ya iade edilmesini talep etti.

Bolivya adaleti yıllar boyunca bir katliama imza atan kişilerin iadesini bekledi. Ne var ki aradan geçen onca yıla rağmen suçlular bir türlü Bolivya’ya iade edilmedi. ABD, bir katliam gerçekleştiren bu insanların yargılanmasına bir türlü razı gelmiyordu. Geçtiğimiz hafta ise Berzain’in Radyo Fides adlı bir Bolivya radyosuna, ABD’nin bir yıl kadar önce kendilerine siyasi sığınma hakkı tanıdığını açıklaması bardağı taşıran son damla oldu. Berzain’in açıklamalarını duyan binlerce kişi Bolivya’nın başkenti La Paz’a akın etti.

Suçluların cezalandırılmasını isteyen binlerce kişinin sözcülüğünü yapan El Alto İşçi Sendikası Başkanı Edgar Patana, binlerce kişinin sesi olarak ABD’nin ikiyüzlülüğünü protesto etti: “ABD, medyasında, sinemalarında gösterişli şekilde sunduğu adalet fikrine sahip olduğunu ispatlamak zorunda. Bolivya adalet istiyor.”

Binlerce kişinin ABD’ye olan öfkesini dindirmek ise hiç kolay olmadı. ABD Büyükelçiliğine yürüyen binlerce kişi büyükelçilik duvarından içeri havi fişek attı. Göstericiler polis hattını geçmek isteyince polis zorunlu olarak göz yaşartıcı gaz kullanmak zorunda kaldı.

İşte hem ABD’nin hem de Bolivya’nın adalet anlayışı. Bir taraf katliam yapan bir caniyi iade etmeye bile yanaşmazken, öbür taraf ise verdiği uluslararası taahhütlerden ötürü düşmanının mülküne tecavüz olmaması için en değer verdiği varlıkların karşısına çıkmayı bile göze alabiliyor. Birisinin adalet ve hukuk dersi verdiği anlaşılıyor ama bunun ABD olmadığı son derece açık.


ABD askerlerinin itirafı tüyler ürpertiyor

Irak halkına özgürlük vaadiyle ülkeyi işgal eden ABD askerleri artık yalnızca zevk için cinayet işlemeye başladı. ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ardından insan hakları ihlalleri sık sık gündemimize gelmeye başladı. Bunlar ilk başta münferit olaylar olarak değerlendirilse de Ebu Gureyb’de yaşanan insanlık suçunun ortaya çıkması birçok insanın tam anlamıyla şok geçirmesine neden olmuştu. İşkencenin sistematik olarak uygulandığı ortaya çıkmasına rağmen, ABD askerleri bu suçlardan çoğu zaman çok az cezayla ya da hiçbir ceza almadan kurtulmayı başardı.

ABD askerlerinin içinde bulunduğu durumu sizlerle defalarca paylaştık. Psikolojik çöküntü yaşayan bu insanlar zaman içinde adeta birer canavara dönüştü. Irak bataklığından kurtulmayı başaramayan askerler, acılarının gerçek sorumlularından bir türlü hesap soramadıkları için masum insanlardan hesap sormaya başladılar. Ve Irak halkına özgürlük vaadiyle ülkeyi işgal eden ABD askerleri artık yalnızca zevk için cinayet işlemeye başladı. Bazıları ise yıllar sonra duydukları vicdan azabından dolayı itirafta bulunmak zorunda kaldılar. ABD askerlerinin bu itirafları Irak’taki insanlık dramını gözler önüne sererken gerçekten içinde biraz da olsa merhamet duygusu kalan her insanın kanını donduruyor. İşte o itiraflardan bazıları...

“Görev yaptığım yerde bir genç vardı. Şişmanlığı dikkatimi çekmişti, çok şişmandı. Bu adam masumdu. Bir gün onu evine doğru yürürken gördüm. Onu babasının gözünün önünde vurdum. Silahımdan çıkan ilk kurşunlar onu öldürmedi. Boynundan yaralanmıştı. Çığlık atmaya başladı ve gözlerimin içine baktı. Yanımda bulunan arkadaşıma döndüm ve ona ‘bunun olmasına izin veremem’ dedim. Silahımı bir daha ateşledim ve işini bitirdim.”

“Baskına gittiğimiz evlerde aile reisi sorun çıkarırsa icabına anında bakıyorduk, kafasını duvara vura vura öldürüyorduk. Gece baskınlarında ise aileleri gece uyandırıp veya kapıları gece tekmeleyip onları korkutuyorduk.”

“İlk cinayetimi üstlerim tebrik etti. Bölük komutanım beni ve bölükteki diğer arkadaşlarımı şahsen tebrik etti. Bıçakla öldürmeye ödül vaat edildi. Yanımızda muhabirler olduğunda, hareketlerimiz değişiyordu. Her şeyi kuralına uygun yapıyorduk. Onlar gidince kaldığımız yerden başlıyorduk.”

Bu itiraflar buzdağının yalnızca görünen yüzü. Bundan çok daha fazlasının gün yüzüne çıkmadığı bir gerçek. Askerler vicdan azabına dayanamayıp itiraf etmek isteseler bile, itiraflardan anlaşılacağı gibi üst makamların bu olayları örtbas edeceği bir gerçek. Başka bir gerçek ise, Ebu Gureyb’in ya da bu itirafların da gösterdiği gibi ABD askerlerinin Iraklıları insan olarak görmedikleri...


Aynı tas, aynı hamam

Türkler bir kere daha Amerika’yı düşman olarak görenler listesinde başı çekiyor.ABD yönetimi dünyanın diğer uluslarının kendisine nasıl baktığını anket yoluyla öğrenme işini oldukça sevmişe benziyor. Her yıl yeni yapılan bir anketle ABD’ye duyulan dostluk ve düşmanlık oranları yeni baştan yayınlanıyor. İşin ilginç tarafı ABD yönetimi ne kadar uğraşırsa uğraşsın bazı sonuçlar bir türlü değişmiyor, değiştirilemiyor. Tıpkı Türklerin ABD’ye bakış açısı gibi.

Geçtiğimiz senelerde yapılan anketlerin sonucunu herhalde bütün okuyucularımız anımsıyordur. Sonuçlar ABD yönetimi için tam anlamıyla dehşet vericiydi. Türk halkının ABD karşıtlığı o kadar fazlaydı ki, ABD yönetimi ister istemez bazı adımlar atmak zorunda kaldı. Bu destek ise hepimizin adını duyduğu ama ne işe yaradığını hâlâ anlayamadığı istihbarat desteği idi. Verilen bu desteğin ardından istenilen sonuçlar gelmeye başlamış. ABD’yi düşman olarak gören Türklerin oranı 3 puan azalarak % 77’ye düşmüş. Demek ki ABD yönetimi o kadar medya gazının yardımıyla sonunda birkaç Türk’ün düşüncesini değiştirebilmiş,

ABD merkezli Pew adlı kuruluşun hazırladığı yıllık küresel eğilimler raporu aslında yine aynı gerçeğe işaret ediyor. Pakistanlıların yüzde 60’ı, Arjantinlilerin yüzde 45’i, Mısırlıların yüzde 39’u, Rusların ve Çinlilerin de yüzde 34’ü ABD’yi düşman olarak görürken Türkler bir kere daha Amerika’yı düşman olarak görenler listesinde başı çekiyor. Ama hakkını yemeyelim, Türklerin ABD’den daha az güvendiği bir şey(!) var: Yüzde 2 gibi bir oranla George W. Bush. Yeni başkan adayları ise bu durumu büyük ölçüde değiştirecek görünüyor. Obama’ya Türk halkının yüzde 20’si güvenirken (herhalde Atatürkçü saflardır), McCain’e ise yüzde 5’i güveniyor. George W. Bush ile oranlandığında % 250 gibi devasa bir artış var. Raporun hakkını vermek gerekiyor, zira bizi bile tarafsız hazırlandığına ikna etti. Örneğin Türk halkının ancak % 12’si Irak’ta işlerin daha iyiye gideceğine inanırken, yine % 72’si NATO askerlerinin Afganistan’dan çekilmesini istiyormuş.

Anket sonuçları da ortaya koyuyor ki, ABD tüm uğraşlarına karşın bir avuç insan dışında kimseyi inandırmayı başaramıyor. Medyanın büyük desteğine ve AKP hükümetinin her türlü yardımına karşın dünyada en fazla ABD karşıtı olan ulus yine Türkler çıkıyor. Aslında bizce araştırılması gereken temel konu, bu kadar fazla ABD karşıtı insanın olduğu bir ülkede nasıl olup da dünya üzerindeki en Amerikancı hükümetin iktidara gelebilmeyi başarabildiği. Pew herhalde bu bilinmeze de bir el atmayı düşünür!



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe