09.06.2008/Sayı:190
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

İhsan Dağı’nın zoru

İhsan DAğı

İhsan Dağı

Geçtiğimiz hafta Şeriatçı basın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’ya yönelik saldırılarını artırdı. Bu kez ellerine önemli bir koz geçmişti ve Yalçınkaya’ya vurmak için adeta birbirleriyle yarıştılar.

Zaman, Vakit, Yeni Şafak peşpeşe Yalçınkaya’ya karşı yaylım ateşe başladılar. Genelde işkembeden atan Şeriatçılar, bu kez iddialarına kanıt(?) bile bulmuşlardı. Abdurrahman Yalçınkaya’nın AKP’nin kapatılması için yazdığı iddianamede yaptığı bir hata, daha doğrusu onlara göre bir tarihi yanlışlık, Şeriatçılara koz verdi. İddianame’de, Osmanlı Devleti’nin son döneminde ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Şeriat yanlılarının ihanetlerinin anlatan Yalçınkaya, örnek olarak Şeyh Sait isyanını ve Derviş Vahdeti’yi örnek gösteriyor. Şeriatçılar da bu örneklemenin üzerine mal bulmuş Mağribi gibi atladılar. İddianamede yer alan bölüm kısaca şöyle:

“Kurtuluş Savaşı yıllarında ulusun kurtuluş mücadelesini sekteye uğratan isyanların elebaşları, kışkırtıcıları, tertipçileri, bu din taciri molla, şıh, şeyh ve derviş takımıdır. Bin yıllık Türk yurdu Anadolu’yu işgale kalkışan Yunan ordularını, İslamın ve Halifenin koruyucusu olarak gösteren ve öven de bu işbirlikçi mürteci zihniyettir. İrticanın kendi ulusuna ihanetleri, Kurtuluş Savaşı dönemi ile de sınırlı değildir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Şeyh Sait’ler, Derviş Vahdeti’ler İngiliz altınlarının parıltısıyla ve Şeriat devleti-hilafet çığlıklarıyla ayaklanmışlar, binlerce şehit kanı dökmüşlerdir.”

Kapatma davası açılmasına karar verildikten sonra Yalçınkaya’yı ölümle tehdit etmelere kadar varan saldırılar bu kez yerini cahillik suçlamalarına bıraktı. 1908’deki 31 Mart Vakasının elebaşı olan Derviş Vahdeti’nin Cumhuriyet’le ne alakası var diye Yalçınkaya’ya yüklenen Şeriatçılar, iddianamenin ne kadar temelsiz olduğunu ispatlama yarışına girdiler.

Doğrudur, Derviş Vahdeti’nin Cumhuriyet dönemi ile bir alakası yoktur. Derviş Vahdeti, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra çıkan 31 Mart Vakası’nın elebaşıdır. Meşrutiyete karşı çıkan Şeriatçılar, Derviş Vahdeti’nin sahibi olduğu Volkan gazetesi ve İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti’nin kışkırtmaları sonucu 12 Nisan’ı 13 Nisan’a bağlayan gece isyan ederler. Olay Rumi takvime göre 31 Mart tarihinde gerçekleştiği için 31 Mart Vakası diye bilinir. Birkaç gün süren isyan Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nun müdahalesi ile sona erer. Bilindiği gibi Hareket Ordusu’nun Kurmay Başkanı, o zamanlar Kolağası rütbesinde olan Mustafa Kemal’dir ve orduya Hareket Ordusu adını veren de O’dur.

Her ne kadar tarihler birbirini tutmasa da olay öz itibariyle aynıdır. Yani tipik “din elden gidiyor” safsatalarına dayalı Şeriatçı bir kalkışmadır. Varabileceğimiz ikinci sonuç da Atatürk’ün daha genç yaşlarda Şeriatla mücadeleye başladığıdır.

Şimdi gelelim başlığımızdaki meseleye. 3 Haziran tarihli Zaman gazetesinde bu konuyu ele alan ve Abdurrahman Yalçınkaya’yı eleştiren İhsan Dağı, yazısının sonunda TÜRKSOLU ve Yekta Güngör Özden’den bahsediyor. Bilenler bilir, İhsan Dağı, 22 Temmuz seçimlerinden hemen önce Zaman’da haftalık yazılar yazmaya başladı. Sonradan ortaya çıktı ki, İhsan Bey’in eşi olan Zeynep Dağı, AKP’den milletvekili adayıymış. Kendisi de milletvekili seçilmeden önce Fethullahçı Bugün gazetesinde köşe yazarlığı yapan Zeynep Hanım, seçimi garantiye almak için kocasını da devreye sokmuştu.

Her neyse, 3 Haziran tarihli “Derviş Vahdeti’yi Kim Tanımıyor?” başlıklı yazısında aklınca tarih dersi veren İhsan Bey, yazısının sonunu şöyle bağlıyor: “Bu ülkede savcılar böyle iddianameler ve mütalaalar hazırlayacaklarsa iyi bir tarih, siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler eğitimi almaları şart. Yoksa hazırladıkları metinler ne hukuki ne entelektüel bir değer taşır. ‘Emperyalizm’, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’, ‘yerli işbirlikçiler’ vs... Bu kavramlara dayanarak ancak Aydınlık ve Türk Solu gibi dergilere makale yazılabilir. Zaten, Yekta Güngör Özden ve Vural Savaş gibi ‘önder hukukçular’ da bu çevrelere çoktan demir atmadı mı?”

Şimdi biz burada İhsan Bey’in zoruna giden şeyi anlamadık. Yekta Güngör Özden’in hâlâ makale yazması mı? Kendisinin Fethullah’ın günlük gazetesinde köşe yazarlığı yaptığı bir Türkiye’de Yekta Güngör Özden elbette ki makaleler yazacaktır. Yekta Güngör Özden’in bilgisi de, tecrübesi de, Atatürkçü mücadelesi de Dağı’yı katlar. O nedenle müsterih olsun.

Eğer Dağı’nın zoruna giden şey, Yekta Güngör Özden’in yazılarında geçen “emperyalizm”, “yerli işbirlikçiler” gibi kelimelerse bunun için yapacak bir şey yok. İşbirlikçinin olduğu yerde ona “işbirlikçisin” diyen de olacaktır. Emperyalistlerin olduğu yerde antiemperyalistlerin, Şeriatçının olduğu yerde Atatürkçünün olması gibi.

Belki de İhsan Dağı’nın zoruna giden şey Yekta Güngör Özden’in TÜRKSOLU’nda yazmasıdır. Ancak bundan doğal bir şey de olamaz. Çünkü TÜRKSOLU, Türkiye’de emperyalizmin ve işbirlikçiliğin (yani AKP ve PKK’nın) karşıtıdır ve Yekta Güngör Özden de her vatansever Atatürkçü gibi saflaşmada yerini almıştır. Zaten sizler de bu durumu çok iyi kavradığınız için illaki Yekta Güngör Özden’den ya da TÜRKSOLU’ndan bahsetmeden edemiyorsunuz dimi!


Çarşı neydi?

Çarşı grubu bizim için sadece  bu pankartıyla anılacak.

Çarşı grubu bizim için sadece yukarıdaki pankartıyla anılacak. Çarşı

Beşiktaş’ın tribün gruplarından en ünlüsü olan Çarşı grubunun 27 Mayıs tarihinde kendini feshettiği ile ilgili yapılan açıklamanın ardından başlayan tartışmalar bir türlü durulmuyor. Çarşı grubunun lideri Alen Markaryan’ın yaptığı açıklama ve yayınladığı mektubun ardından pek çok iddia ortaya atıldı. Kimi siyasi görüş farklılığından dedi, kimi rant kavgası dedi, kimi ise Çarşı’nın adının Beşiktaş’ın önüne geçtiğini ve o nedenle Çarşı’nın “içindeki Kartal aşkı”ndan dolayı kendini feshettiği iddiasını ortaya attı.

27 Mayıs tarihinde BKM’de Çarşı için çekilen “Asi Ruh” adlı belgeselin galasında Markaryan’ın “Artık Çarşı yok” açıklamasından sonra herkes “Ne oluyoruz?” derken Markaryan yayınladığı bir mektupla konuya açıklık getirdi. Duygusal bir havada yazılan mektupta ne yaptılarsa Beşiktaş için yaptıklarını ama buna karşılık “Satılmış Çarşı!” tezahüratlarıyla karşılaştıklarını, bunları hak etmediklerini vs. anlatmış. İşte bu nedenlerden dolayı ve Beşiktaş’a zarar verdiklerine kanaat getirdikleri için Çarşı’yı bitirme kararı almışlar.

Anlayacağınız Çarşı özellikle son bir-iki yıldır sadece bir tribün grubu olmanın ötesinde bir şeyler ifade ediyordu. A harfinin anarşizmin simgesi olması, politik içerikli pankartlar, aslında Çarşı’ya hâkim olan siyasi anlayışı da ortaya koyuyordu. Stadyumlar her zaman politik alanlar olmuşlardır. Özellikle son iki sezondur yoğun bir siyaset yaşanıyor tribünlerde. Ama Çarşı’nın buradaki rolü de bambaşkaydı. Grubun içerisindeki kozmopolit yapı, siyasi atmosferi de doğal olarak etkilemiş ve ortaya ÖDP çizgisinde “bir arada yaşayan” Avrupai ve ucube bir sol anlayış çıkmıştı. Milliyetçiliğin her türlüsüne karşıydılar ama Hrant Dink öldürülünce hepsi Ermeni olmuşlardı. Çünkü tribün liderleri Ermeni asıllı bir “Türk vatandaşıydı.” Ama bir kere bile “Hepimiz Türk’üz!” diyemediler. Demek ki bir tek Türk milliyetçiliğine karşıydılar. Bu nedenle de bir Türk takımının taraftar grubu olmayı hak etmiyorlardı aslında.

Bunun yanı sıra son yıllarda önemli bir rant kavgası da grup içinde baş göstermişti. En son geçtiğimiz yıl Eylül ayında grup içinde bir hesaplaşma olmuş ve Çarşı liderlerinden Ferdi Aslan öldürülmüştü. Bunun sebebi olarak da bedava bilet ve pankart kavgası gösterilmişti.

Aslında yukarıda sayılan ihtimallerin hepsi birlikte bu sonucu doğurdu ve 25 yıllık hikâye sona erdi. Gerçi yeni bir Çarşı grubu oluşturuldu ama artık herkes bunun aynı şey olmadığını biliyor. Yeni Çarşı için kimileri yönetimin adamları derken kimileri de “Çarşı’nın ülkücü kanadı” diyor. Yeni liderlerin yaptıkları açıklamalarda en dikkat çeken şeyse Çarşı’nın “A”sının değiştirileceği. Bundan sonra karşımızda yeni bir Çarşı olacağı muhakkak.

Babacan ve gerçekler

Sapanca’da düzenlenen kürek yarışmalarına katılan sporcular tayt giydikleri için “Allahsızlar” nidalarıyla saldırıya uğradılar.

Babacan üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdi ve “Türkiye’de Müslüman çoğunluğun özgürlük sorunu var” dedi.

AKP’nin Dışişleri Bakanı kriteri, Türkiye’yi AB’ye şikâyet etmek galiba. Niye diyecek olursanız, geçen hafta biliyorsunuz Dışişleri Bakanı Ali Babacan AB ile ilgili çalışmalara katılmak için Avrupa Parlamentosu toplantılarına katıldı. Bu toplantılardan birinde de tuttu “Türkiye’deki Müslüman çoğunluk dini özgürlüklerle ilgili sorun yaşıyor” diye bir laf etti.

Biliyorsunuz önceki Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül’dü. Kendisi değil ama şimdiki Başbayan Hanımefendi Türkiye hakkında AİHM’e dava açmıştı. Hanımefendinin AB ile bu derece yakın ilişki içinde bulunması Abdullah Gül’e geçici Başbakanlık, hemen sonrasında Dışişleri Bakanlığı ve en sonunda da Cumhurbaşkanlığı getirdi. Şimdiki bakanımız Ali Babacan da aynı yolu izliyor maşallah. Şimdiden kapatma davasından Tayyip’le ilgili herhangi bir yasak çıktığı taktirde adı yeni Başbakan adayı olması muhtemel üç kişiden biri olan Babacan, maazallah Abdullah Gül de koltuğundan indirilirse Başbakanlığa uğramadan direk Çankaya’ya bile çıkabilir. Bütün bu işlerin başının Türkiye’yi AB’ye şikayet etmek olduğunu kavrayan Babacan üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdi ve “Türkiye’de Müslüman çoğunluğun özgürlük sorunu var” dedi. Tabii ki bunu da azınlık hakları ile ilgili bir soru üzerine söyledi. Kendisine dini azınlıkların durumunu soran Avrupalı vekillere; “Ne dini azınlığından bahsediyorsunuz? Müslüman çoğunluğun bile ibadet vs. özgürlüğü yok” demeye getirdi. Böylece AKP’nin kara tarihine bir sayfa daha eklenmiş oldu.

Peki gerçekten Türkiye’de durum Babacan’ın bahsettiği kadar vahim mi? Bir bakıma öyle, bir bakıma değil. Günün moda tabiriyle “mahalle baskısı” denilen durum ne yazık ki var. Ama bu baskı Babacan’ın dediği gibi Müslüman çoğunluk üzerindeki laik azınlık baskısı değil; özellikle 22 Temmuz’dan sonra pervasızlığı AKP’yle doğru orantılı olarak artan Şeriatçı azınlığın Müslüman Türk insanına yaptığı baskı.

Son birkaç ayda yaşanan kimi gelişmeler Türkiye’de belli kesimin “Artık biz varız” mesajını vermeye çalıştığını gösteriyor. Bir taraftan aylık düzenlenen türban defilelerinde çiğnenen kırmızı çizgilerle verilen mesaj ortada. Bir de diğer yandan toplumun farklı kesimlerine verilen mesajlar var. Özellikle belli bir kesimin kendi hayat tarzını dayatması ve bunun için zaman zaman şiddete başvurması gibi olaylar da yaşanmaktadır.

Son bir haftada yaşanan ve basında da geniş yer bulan üç münferit olay aslında kimin baskı altına alındığını da ortaya koyuyor. Daha öncesinde ise önceki hafta Diyanet’in flörtle zinayı bir tutan fetvasından sonra 28 Şubat döneminde tankları yürüdüğü Sincan’da kız arkadaşıyla el ele gezen bir delikanlının dövülmesi nasıl bir sürece girdiğimizin ilk işaretleri.

Geçen hafta ise Sapanca, İzmir ve Malatya’da yaşananlar Türkiye’yi ileride nelerin beklediğinin küçük örnekleri. Biliyorsunuz Sapanca’da düzenlenen kürek yarışmalarına katılan sporcular tayt giydikleri için “Allahsızlar” nidalarıyla saldırıya uğradılar. Buna anlam vermek mümkün değil; çünkü spor dallarıyla ilgili giyilmesi gereken kıyafetler bellidir ve bunun uluslararası bir standardı vardır. Kürek sporcusuna haşema giydiremezsiniz ya da futbolcuya ehram.

Bir başka olay ise laikliğin ve çağdaşlığın kalesi İzmir’den geldi. İzmir’de özel bir hastanede çalışan doktor, eşiyle birlikte yemeğe gittiği restoranda eşinin yanına değil karşısına oturması konusunda uyarılıyor. Gerekçesi ise münasebetsiz durumlar ortaya çıkabilirmiş.

Bir diğer olay ise Malatya’da yaşandı. Malatya’da iç çamaşırı satan esnaf, 3 Haziran tarihinde dükkanlarını açtıklarında; “Hayâ ve iffet zedeleniyor. Toplumun ahlakının daha da bozulmasına vesile olan bu tür davranışlardan sizi de vazgeçmeye çağırıyoruz” yazılı bir notla karşılaştılar. “Duyarlı Malatyalı Kadınlar” imzalı nottan tedirgin olan esnaf savcılığa başvurdu.

Bu örnekleri Babacan’a kolaylık olsun diye verdik. Malum kendisi Avrupa, Amerika dolaştığı için memlekette neler olup bittiğinden haberi olmayabilir. Bir ara yeniden yolu oralara düşerse çarpıtabileceği birkaç olayın olması gerekiyor.


Taha Akyol ne alaka?

Karamanoğlu Mehmet BeyFethullah okullarının her yıl geleneksel olarak düzenlediği Türkçe Olimpiyatları’nın 6.’sı bu yıl gerçekleştirildi. Fethullah okullarının Türkçeyi ne kadar yaygınlaştırdığı propagandalarına sahne olan bu yılki etkinlik en çok da verilen ödülleri ile konuşuldu.

Türkçe üzerine düzenlenen uluslararası bir etkinlikte bir ödül töreni düzenlenirse, bu ödülün Türkçeye yaptıkları katkılar nedeniyle edebiyatçılara ya da Türkçe üzerine çalışmalar yapan bilimadamlarına verilmesi icap eder. Ancak bu yıl düzenlenen ödül töreninde verilen ödüllerle, ödül alanların çalışmaları büyük bir tezat gösterdi.

Türkçe Olimpiyatları’nın son günü düzenlenen ödül töreninde Karamanoğlu Mehmet Bey Ödülü Tayyip’e verildi. Gazetelerde bu haberi görünce “Allah Allah! Tayyip’in Türkçeye nasıl bir hizmeti dokundu ki?” diye kendi kendimize sormadan edemedik. Çünkü bildiğimiz kadarıyla Tayyip, yürüttüğü siyasi programla Türkiye Cumhuriyeti’nde Türkçe’den başka diller de konuşulsun diyor. Bu ise Karamanoğlu Mehmet Bey’in uygulamasının tam tersidir. 1200’lü yılların ikinci yarısında Karamanoğulları Beyliği’nin başına geçen Mehmet Bey, kısa zamanda Konya ve civar illerde hakimiyet kurmuştur. Siyasi hakimiyetini kurar kurmaz da millet olmanın ilk şartı olarak gördüğü dil birliğinin kurulması için düzenlemeler getirir. O dönem edebi dil olarak kullanılan Farsça ve devlet işlerinde kullanılan Arapça terk edilerek toplumsal yaşamın her alanında Türkçe hakim kılınmaya çalışılmıştır. Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277 tarihinde yayınladığı; “Bugünden sonra divanda, dergâhta ve bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” fermanı ile ilk kez Anadolu topraklarının resmi dilinin Türkçe olduğu ilan ediliyordu. Karamanoğlu Mehmet Bey’in Türkçe hassasiyeti göz önüne alındığında, daha iki hafta önce Kürtçe TV müjdesi veren Tayyip’e bu ödülün nasıl layık görüldüğü bir türlü anlaşılamadı.

Türkçe Olimpiyatları ödülleri dağıtıldıBir diğer garip ödül ise Taha Akyol’a verildi. Taha’ya verilen ödül ise İsmail Gaspıralı Ödülü oldu. Ancak Taha bu ödülü tek başına alamadı. Ödülü, Zaman gazetesi yazarı Beşir Ayvazoğlu ile paylaşmak zorunda kaldı. Hadi Beşir Ayvazoğlu’nu anladık. Hem edebiyatla ilgili yazıp çiziyor, hem de Zaman yazarı. Ödülü ona vermeyecekler de kime verecekler? Ama Taha Akyol ne alaka? Yani kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi İsmail Gaspıralı Ödülü’nün Taha Akyol’a verileceği. Bir de kendisi “büyük filozof” falan diye anons edilmiş ödülünü almak için. Ne biçim filozofsa? “Alıntıları kendi fikriymiş gibi sunma ödülü” verselermiş tam olurmuş. Gerçi kendisi zaman zaman Fethullah’ı yağlayarak bir ödül hak etmişti ama Türkçe ile ilgili, üstelik İsmail Gaspıralı Ödülü gerçekten akıl almaz bir olay. O Gaspıralı ki şiarı “dilde, fikirde, işde birlik”tir. Taha Akyol ise buna tamamen karşıdır. Bu iki ödülün Tayyip ve Taha’ya verilmesi kadar Türk diline zarar verecek başka bir şey yoktur herhalde.

Bu arada ödül töreni ile ilgili haberleri takip ederken fark ettim ki ödül alanlar arasında Abdullah Gül yok. Bu duruma biraz şaşırmakla birlikte daha çok üzüldük. Çünkü o Abdullah Gül ki Fethullah okullarına arazi sağlamak için ta Tanzanya’lara kadar gitmeyi düşünen gözü kara bir nefer değil miydi? Ödüle isim verecek Türk büyüğü mü bulamadılar diyeceğim ama Türk’te büyükten bol ne var? Belki de Gül’e bir Tanzanya büyüğü adına ödül vermek istemişlerdir ama o büyüğü bulamamışlardır. Zira benim bile aklıma bir Tanzanya büyüğü gelmiyor. Kim bilir belki de ödülü Tayyip ekibi verdirmemiştir. Medyada çok sık olarak ikilinin arasında müthiş bir gerilim olduğuna dair haberler çıkıyor ya ondandır belki.

Son bir uyarı da Yeniçağ gazetesinde Medya Polemik köşesi hazırlayan Selcan Taşçı arkadaşımıza yapalım. 2 Haziran tarihinde düzenlenen törende ödül alan Taha’yla dalga geçeyim derken dalga geçilecek duruma düşmüş. Çünkü Taha’nın aldığı ödül Ali Şir Nevai ödülü değil İsmail Gaspıralı ödülüdür. Biraz dikkat.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe