15.05.2006
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Özgün
Tarih
Ekonomi

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye

İnan Kahramanoğlu

Ya istiklal ya ölümGün doğdu hep uyandık,
Siperlere dayandık

9 Mayıs 2006: Yeni mandacılık

19 Mayıs 1919’dan neredeyse 90 sene sonra Türkiye yine bağımsızlığını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Ve Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da mahkum ettiği mandacı anlayış, O’nun tam bağımsızlık fikrinin alternatifi olarak tekrar Türk halkının önüne konuluyor.

Yeni mandacılık Türk Milleti’nin güçsüzlüğünden, Türk Ordusu’nun emperyalizm karşısındaki zayıflığından bahsediyor. “Aman müttefiklerimizle iyi geçinelim!” telkinlerinde bulunuyor.

Yeni mandacılığın hortladığı her yerde Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık anlayışı hedef tahtasına konuluyor... Mandacılar hep makul olmayı öneriyorlar. Çağımızda tam bağımsızlığın mümkün olmadığından dem vuruyorlar. Batı yolundan, AB ve ABD’nin dümen suyundan ayrılmamanın hesaplarını yapıyorlar.

19 Mayıs’ın önemi işte tam da böylesi bir dönemde ortaya çıkmaktadır. 19 Mayıs korkak ve aciz mandacı zihniyete karşı yalnız ve yalnız büyük Türk Milleti’nin binlerce yıllık köklü tarihine dayanarak ve mazlum milletlerle birleşerek emperyalizme karşı bir varlık yokluk mücadelesine girmenin adıdır.

19 Mayıs 2006’da Türk Milleti yeniden bir Bağımsızlık Savaşı seçeneğini tartışmaya başladıysa, burada Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışı ile mandacılığın yeniden tarihsel bir hesaplaşmaya girişmesi kaçınılmazdır.

Peki Türkiye ne olmuştur da 90 yıl sonra Atatürk’ün tam bağımsız Türkiyesi’nden bu noktaya gelmiştir?

19 Mayıs stratejisi: Tek düşmanımız vardır; Batı

Bu geri dönüş sürecinin kısa yol haritası; 19 Mayıs 1919’da elde silah ülkeden atılan emperyalizmin bugün “dost” ve “müttefik” olarak tekrar geri çağrılmasıdır. Oysa 19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün ortaya koyduğu ve Türkiye’yi Batı emperyalizminin boyunduruğundan kurtaran strateji tek bir esasa dayanmaktadır: Tek ve gerçek düşmanımız Batıdır.

Mustafa Kemal, işbirlikçi iktidarın Osmanlı’yı parçalamaya götürdüğünün farkındadır. Padişah, hakkında ölüm fermanları çıkartmakta, Şeriatçı ulema, hakkında dinsiz ve kafir fetvaları yayınlamakta, siyaset erbabı ise O’nun başarılı olmasının mümkün olmadığı propagandası yapmaktadırlar.

Bu noktada Mustafa Kemal yepyeni ve o güne kadar denenmemiş bir çözüm yolu geliştirir. Mustafa Kemal’in ilk gördüğü şey, Osmanlı’nın mevcut siyasal mekanizmasının ülkeyi kurtarmasının mümkün olmadığıdır. Siyasetçiler ve aydınlar birbiri ardına kabine ve sadrazam değiştirmekte ancak bütün bunlar sürerken ülke fiilen işgal edilmektedir.

Mustafa Kemal’se bunların hiçbirine rağbet etmez. Ülkeyi yöneten padişahlık düzeni ve iktidardaki İttihat ve Terakki Partisi yolun sonuna gelmiştir. Osmanlı toplumsal ve siyasal sistemi içinde çözümler tıkanmıştır. Ülke ancak eski düzenin yıkılması ve yeni bir düzenin kurulmasıyla kurtulabilecektir. Siyasetin bittiği yerde Kuvayı Milliye mücadelesi başlayacaktır.

Kuvayı Milliye’nin çözümü ise çok geçmeden ortaya çıkacaktır: Düzeni yıkmak ve yepyeni bir halkçı rejim kurmak.

Bu amaçla, köhnemiş saltanat ve hilafetin kaldırılması zorunludur. Artık çürümüş bir yapıya dönüşen İttihat ve Terakki’den de bir şey beklemek anlamsızdır. O halde İttihat ve Terakki’nin yıkılması ve doğrudan halkın iradesinin temsil edileceği yeni bir örgütlenmeye ihtiyaç vardır. Amasya, Sivas ve Erzurum Kongreleri işte bunun için toplanır.

ADKF“Yurdumuza yankee dolmuş vurun kardaşlar vurun”

Mustafa Kemal’in ölümünden otuz yıl sonra Türk Gençliği İkinci Kurtuluş Savaşı parolasıyla yola çıktığında kendilerini Kuvayı Milliyeci olara adlandırmaktaydılar. Deniz Gezmiş’in liderliğindeki Türk solu, Atatürk’ün tam bağımsız Türkiyesi’ni yeniden kurmak için yola çıkmaktaydı. denizlerin ve Dev-Genç hareketinin tek bir amacı vardı: Düzeni yıkmak. çünkü bu düzenin Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’le alakası kalmamıştı. Amerikan emperyalizminin emir eri durumundaki sağcı rejim, Atatürk’ün tam bağımsız Türkiyesi’in yerine Amerikan uşağı bir faşist rejim kurmaktaydı. Türkiye adım adım sömürgeleşmekteydi. Kayıtsız şartsız halk egemenliğinin ve sömürüsüz bir toplum idealinin gerçekleşmesi için ulusal kurtuluş mücadelesi ve bu mücadelenin ideolojisi olarak Atatürkçülük ve sosyalizmin yeniden Türk halkıyla buluşturulması gerekmekteydi.

Bunun önündeyse tek bir engel vardı: Amerikan emperyalizmi. Devrimci gençlik bir yandan dünya çapında Vietnam’dan Bolivya’ya kadar Amerikan emperyalizmine karşı yürütülen mücadelelere destek olurken, kendi ülkelerinde de Amerikan emperyalizmine karşı amansız bir mücadeleye girişmekteydiler. Dev-Genç Marşı’nın dizelerinde karşı karşıya kalınan durum son derece çarpıcı bir biçimde özetlenir:

Yolumuz devrim yolu
gelin kardaşlar gelin
Yurdumuza yankee dolmuş
vurun kardaşlar vurun

Devrimci gençlik bir yanda ırkçı ve faşist beslemelerle diğer yandan kıblesini ABD’ye dönmüş gerici güçlerle mücadele etmektedir. Ancak gençliğin kavradığı şey, gerçek düşmanının Amerikan emperyalizmi olduğudur. Amerikan emperyalizminin en hain tuzakları tam da bu nedenle devrimci gençliğe karşı harekete geçirilmiştir. Deniz’ler bu gerçeği haykırdıkları için idam edilmişlerdir.

Deniz Gezmiş devrimci gençliğin ulaştığı antiemperyalist bilinci şu sözlerle anlatmaktadır: “Devrimci Gençlik Amerikan emperyalizminie ve oportünizmine karşı duran gençliktir. Onların görevi sayısının azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan Amerikan emperyalizmine karşı sonuna kadar dövüşmektir.”

Deniz’lerin idam edilmesinden otuz üç yıl sonra TÜRKSOLU, bağımsızlık ve devrim bayrağını yeniden yükseltmek için yola çıktığında, Atatürk’ün çözümünü tekrar ortaya koymaktaydı: Devrim yapmak ve vatanı kurtarmak

Ulusal güçlerin önündeki büyük tercih

Ulusal güçlerin bu 19 Mayıs’ta ülkenin içinde bulunduğu koşulların gerçekçi bir tahlilini yapmaları gerekmektedir. Bu noktada yapılacak tespitler tüm ulusal güçler açısından önemli bir hasaplaşmayı da gerekli kılmaktadır.

Türkiye’de ulusalcılık iddiasıyla ortaya çıkan kimileri 19 Mayıs 2006’da Atatürkçü olmanın devrimci olmaktan geçtiğini görememekte ve devrimcilik dışındaki her türlü sahte alternatifle yol almaya çalışmaktadırlar. Bunların temel çelişkisi, içinde yaşadıkları Amerikancı düzenle nihai bir çatışmaya girmekten korkmalarıdır. Düzenin bir yerine eklemlenerek rahatını bozmadan ülkeyi kurtaracağını sananlar, Türk Milleti’ni değil, olsa olsa kendilerini kandırmaktadırlar. Kapalı kapılar ardında toplantılar yapan, açık büfe kahvaltılarda memleketi kurtarmaya soyunanların yarattığı sahte Kuvayı Milliye rüzgarının bu kadar kısa sürede dağılması kimseyi şaşırtmamalıdır.

Atatürk gibi devrimci olanlar, gelinen noktadan çıkışın tıpkı 1919’da olduğu gibi yeniden bir devim mücadelesi başlatmakla olacağını görmektedirler. Bu gerçeği göremeyen ya da gören ama buna cesaret edemeyenlerse bambaşka bir Atatürkçülük ortaya koyarak günümüzde Atatürkçülüğün kendi yaptıkları olduğunu kanıtlamaya girişmektedirler.

Chavez ve Morales: Latin Amerika dersleri

Ulusal güçlerin Latin Amerika deneyimlerinden öğreneceği çok şey bulunmaktadır. Venezuela’da Chavez ve Bolivya’da Morales iktidarları tıpkı Atatürk’ün 1923-1938 döneminde yaptıları gibi milliyetçi ve halkçı bir politika ortaya koymakta ve bu sayede emperyalizmden uzaklaşarak bağımsız bir ülke ve bağımsız bir ekonomi yaratma yoluna girmektedir. Amerikan emperyalizminin her türlü dayatmalarını ve sabotaj girişimlerini boşa çıkartan bu iki lider, tıpkı Atatürk gibi kamulaştırmalara dayanan devletçilik uygulamalarıyla ezilen bir ülkenin emperyalizme karşı direnmesinin ve ayakta kalmasının mümkün olduğunu bütün dünyaya kanıtlamaktadırlar. Tam bağımsızlığı ve sosyalizmi nostalji olarak değerlendirenler buna ne diyeceklerdir? Chavez ve Morales nasıl oluyor da emperyalizme meydan okuyarak başarılı olabiliyorlar? Bunun tek bir cevabı vardır: Chavez de Morales de hem milliyetçi hem de sosyalisttir. Demek ki bugün için gerçekten antiemperyalist olmak için, gerçekten bir vatan savunması vermek ve bu mücadeleyi başarıya ulaştırmak için solcu ve sosyalist olmak gerekmektedir.

Ama ne kadar çabalasalar nafiledir.

Bu sahte Atatürkçülüğün sizi götüreceği yer, tam da Cumhuriyet gazetesinin son dönem geldiği noktadır. Atatürkçülük artık radikal bir düzen değişikliğini gerekli kılmaktadır, dolayısıyla Atatürkçülük yerine yeni bir alternatif bulunmalıdır. Cumhuriyet başyazarının sözüm ona Atatürkçülük adına Süleyman Demirel gibi bir sağcı ve Amerikancıyı ulusal güçlere önermesini başka nasıl değerlendirebilirsiniz. Gelinen nokta, Atatürk’ün yaptığı gibi düzen içi çözümleri reddetmeden Atatürkçü olmanın olanaksızlaştığı noktadır. Bir kısım Atatürkçünün hala Deniz Gezmiş’lerin Kemalist olmalarını içlerine sindiremelerinin ya da bunu kabul edememelerinin tek bir nedeni vardır: Atatürkçülüğün devrimcilik oluğunu kabul etmemek. Devrimcilikten arındırılmış bir Atatürkçülük ve solculuktan arındırılmış bir ulusalcılık, sonuçta bugün ulusal güçler içinde hâlâ siyasi parti alternatifleriyle, seçim arimetikleriyle, eskimiş siyasetçilerle Türkiye’yi kurtarma hesaplarına bel bağlanılmasına yol açmaktadır.

Mustafa Kemal’in 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkarak Türk Milleti’nin içinde ve halkla birleşerek devrim yapma kararlılığını gösteremeyenlerin saplandığı bir başka çözümsüzlük ise vatan savunmasını Ordu’ya havale etmektir. Bunun kökeninde yine aynı korkak ruh hali yatmaktadır. Vatan savunması her şeyiyle bir ölüm-kalım mücadelesidir. Düzen savunuculuğu yaparak ya da düzen içinde kalarak vatanı kurtarmak mümkün olmadığı için, bu az bulunan formül, Ordu’ya dayanarak tehlikenin bertaraf edilmeye çalışılmasıdır. Ancak bugün görülüyor ki, mevcut Ordu kademesiyle bunu başarmanın da imkanı almamıştır. Halk içinde güç yaratamayan ve milletin desteğine dayanmayan bir vatan savunması mücadelesinin emperyalist tezgahları boşa çıkarmasına imkan yoktur. Türkiye’nin 28 Şubat’tan bugüne geçen neredeyse on yıllık dönemde gördüğü gerçek, Atatürkçü ve ulusalcı güçlerin belirledikleri stratejinin çöktüğüdür. 28 Şubat’ta tasfiye edilen gericilik bu kez tek başına iktidara gelmiştir ve arkasına aldığı Batı desteği ile ulusal güçlerin tek dayanak olarak gördükleri Ordu’yu tasfiye etme yolunda da büyük mesafe katetmiştir. Bugün Atatürk’ün Altı Oku’nu bırakın uygulama cesaretini, bunu telaffuz edebilen bir siyasi parti bile bulunmamaktadır.

Dolayısıyla sahte alternatiflerin bittiği yerde tek seçenek olarak Atatürk’ün devrim stratejisini ve Altı Ok programını tümüyle hayata geçirecek bir milli önderliğin yaratılması ve bunun doğrudan örgütlenmesine girişilmesi seçeneği kaçınılmaz olara kendini dayatmaktadır.

Amerikancı darbe için laiklik?

Altı Ok’u Türkiye’yi kurtaracak bir ulusal devrimci program olarak yeniden gündeme almadan yalnızca basit bir laiklik çizgisinde tutmanın ulusal güçleri getirdiği yerse, Amerikancı darbe senaryosunun piyonu olmaktır. Amerikan emperyalizmi İran’a olası bir müdahale öncesinde Şeriatçı itidara karşı laik Atatürkçüleri ve Ordu’yu kendi yanına çekerek Amerikancı bir müdahalenin altyapısını oluşturmaktadır. Bir kısım Atatürkçü ise Amerikan emperyalizmine yaslanarak şeriatı tasfiye etme niyetlerini açıkça dillendirmektedirler. Oysa işin en başında ciddi bir yanlışlık yapılmaktadır. Türkiye’ye yönelik şeriat tehlikesinin arkasında İran yoktur. Şeriatçı hareket doğrudan ABD eliyle büyütülmüş ve iktidara taşınmıştır. AKP iktidarının ABD’den değil de İran’dan icazet alarak iktidara geldiğini kim iddia edebilir! Tayyip iktidarı gerçekten de gerici ve cumhuriyet düşmanı bir iktidardır. Ancak bu iktidarın ipleri tümüyle ABD’nin elindedir. Tayyip iktidarıyla mücadele etmek isteyenler bu mücadelelerinde samimiyseler, önce Türkiye’nin Amerikan emperyalizminin yörüngesinden çıkması için çalışmalıdırlar. Türkiye hem şeriat tehlikesinden hem de Kürt bölücülüğünün yarattığı bölünme tehlikesinden ancak Amerikan emperyalizmine karşı tavır alarak kurtulabilir. ABD müttefikliği içinde kalınarak ne bölücülüğün önünü alabilirsiniz ne de laik cumhuriyeti yaşatabilirsiniz. Bugün halkın laiklik hassasiyetini sömürerek “Tehlikenin Farkında mısınız” çağrısı yapan sahte ulusalcılar gerçekte Amerikan emperyalizminin kendilerine biçtiği misyonu yerine getirmekte ve Amerikan emperyalizmi ile işbirliği yaparak onların ekmeğine yağ sürmektedirler. İran operasyonu öncesinde AKP’yi gözden çıkaran ABD kendi ulusalcıları ile AKP karşıtı bir laiklik cephesi oluşturmak istemektedir.

Bu tür bir laiklik Türkiye’yi yeniden Batı yörüngesine soktuğu için de Türk halkının tepkisine yol açarak, laiklik konusundaki hassasiyeti de ortadan kaldırmakta, şeriat tehlikesinin gerçek boyutlarıyla kavranmasına engel olmaktadır. Yani laiklik elden gidiyor diyerek Amerikancı darbenin altyapısını oluşturma gayreti içinde olanlar, aslında Türkiye’nin laik birikimini de yoketmektedirler.

Bu noktada tekrar Atatürk politikalarına dönmekten başka bir yol yoktur. Batı karşıtlığı çizgisinde bir laiklik ekseni, Türkiye’nin yeniden çağdaş ve bağımsız bir ülke haline getirilmesi için gerekli tek seçenektir. Atatürk’ün Batı karşıtlığına dayanan laiklik çizgisi, gericiliğin toplumsal alanda en güçlü olduğu dönemde bile laiklik uygulamalarının geniş bir halk desteği kazanmasını sağlamıştır. Türkiye kaçınılmaz olarak o yola dönecektir.

“Gün doğdu hep uyandık”

Mustafa Kemal’i ve Türk Bağımsızlık Savaşı’nı başarıya götüren stratejinin esaslarının doğru olarak kavranması bugün ulusal güçlerin önündeki temel görevdir.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkarken yıktığı şey padişahın iradesidir. Mustafa Kemal’in karşısına aldığı güç, başta İttihat ve Terakki olmak üzere Osmanlı’nın siyasal düzenidir. Ancak Mustafa Kemal bunların arkasındaki gücün Batı emperyalizmi olduğunu ve Osmanlı’yı yok etmek isteyen emperyalizmi yenilgiye uğratmadan kurtuluşun mümkün olamayacağının farkındadır.

Bunun için 8 Temmuz’da apoletlerini söken Mustafa Kemal, Türk Milleti’yle bütünleşerek bir kurtuluş çaresi arar. Atatürk’ün ölümünün ardından başlayan geri dönüş süreci ise emperyalizmin tekrar geri geldiği ve egemenlik kurduğu bir dönemdir. Bu koşullarda Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde cumhuriyeti emanat ettiği gençliğin Hitabe’ye ilk yanıtının, onun ölümünden otuz yıl sonra Deniz Gezmiş liderliğindeki devrimci gençlerden gelmesi anlamlıdır. “Gün doğdu hep uyandık/siperlere dayandık. Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık” diyerek yola çıkan devrimci gençlik vatan savunmasının verileceği zemini de yeniden tanımlamaktadır: Ya vatan ya ölüm!

2000’lere geldiğimizde ise Türk halkı Deniz’lerin idama gönderildiği, solun ezildiği ve Amerikan emperyalizminin güdümündeki sağcı siyasetin Türkiye’yi yeniden bir Bağımsızlık Savaşı verme noktasına getirdiği bir karanlık tabloyla karşı karşıya kalmıştır. Atatürk’ün emanetini taşıyan devrimci gençlik, “Cumhuriyet bize emanet” diyerek Deniz’lerden 33 yıl sonra TÜRKSOLU ile yeniden Türk halkını emperyalizme karşı vatan savunmasına çağırmaktadır. 19 Mayıs 2006 bu nedenle yeni bir durum değerlendirmesini ve vicdan muhasebesini gerekli kılmaktadır. Atatürkçülük iddiasında olan herkes Atatürk olmadan, Deniz olmadan, onlar gibi devrimci olmadan vatanı kurtarmanın mümkün olmadığını anlamak zorundadır.