15.05.2006
Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Özgün
Tarih
Ekonomi

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Ekonomi

Prof. Dr. Cihan Dura

Yabancı sermaye:
Faydası yok, zararı çok

“Yabancılar, ulusal bankalarımızı birer birer satın alıyor. Yakında Türkçe isimli bankamız kalmayacak.”
ATO Başkanı Sinan Aygün

“Bana bir ülkenin parasının kontrolünü verin, kanunlarını kimin yaptığı umurumda bile değil.”
Baron M. A. Rothschild

Biz alalım Türkler almasınTürkiye’de iki alanda yoğun bir beyin yıkama faaliyeti sürdürülüyor. Propaganda şöyle yapılıyor: Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nden başka alternatifi yoktur. Ekonomik kalkınma ancak yabancı sermaye ile sağlanabilir. Bu ikisi gerçekleşmezse Türkiye biter.

Oysa gerçek bu değildir. Propagandacılara sormak lazım: Bugünün en zengin ülkeleri; İngiltere, Almanya, Fransa, ABD, Japonya, bunların hepsi de birer ulusal ekonomi olarak sanayileştiler. Onlar sanayileşirken, Avrupa Birliği mi vardı? Dünyada hangi ülke gelişmişse kalkınmasını çok büyük ölçüde kendi iç tasarruflarına dayandırmamış mıdır? İngiltere sanayileşirken, dışardan yabancı sermaye mi gelsin diye bekliyordu? Japonya gelişme sürecinin bir aşamasında tasarruf oranını %30’lara kadar yükseltmemiş midir?

Gerçek böyle iken, Türkiye’yi yabancı sermayeye mahkûm edenler ulusal tasarrufların adını neden anmıyorlar? Çünkü onlar kendi halkları ile değil, Batılı sömürgenlerle çıkar birliği içindedir. Onlar ki Batı’nın malları ve parası için Türkiye’yi pazar yaptılar ve yapmaktalar. Türkler tüketsin ki o mallar satılabilsin, o paralar borç olarak alınabilsin. Diyorlar ki: Türkiye’nin iç tasarruf oranı düşüktür. Bu düzeyde bir tasarruf oranıyla kalkınamayız. Tasarruf açığı ancak yabancı sermaye ile kapatılabilir. Oysa tüketim böyle başıboş bırakılırsa, tasarruflar elbette düşük olacaktır. Böyle bir mekanizma yalnızca Batı’nın bugünkü gelişme düzeyinin bir gereğidir ve onun dev şirketlerinin çıkarlarına uygundur. Bu mekanizma bizim gibi toplumlar için, tam tersine bir felakettir. Türkiye’yi yabancı sermayeye muhtaç duruma bile bile getiriyorlar, şöyle: Önce iç tasarrufların yükselmesini engelliyorlar. Ardından da şöyle diyorlar: Bakın ulusal tasarruflar yetersiz, o halde yabancı sermayeden başka çaremiz yok.

Yabancı sermaye, bugün içinde bulunduğumuz koşullarda, Türkiye için büyük bir tehlike oluşturur. Yabancı sermaye girişi; ondan çok daha güçlü ve dinamik bir ulusal yatırım eğilimi olmadıkça, ülke üzerinde bir “ekonomik işgal” etkisi yaratır. Bu işgalin yoğun etkisi nedeniyle yabancı sermayenin verdiği zararlar, sağlayacağı faydalardan çok daha fazla olacaktır.

Yabancı sermaye yandaşları yabancı sermayeyi savunurken, -Batı’nın kendi çıkarlarına göre kurduğu- uluslararası iktisat teorisinden kanıtlar sunar, “Yabancı sermayenin, ev sahibi ülkeye sağladığı ekonomik yararlarını sayarlar. Oysa bu faydalar “teorik” niteliktedir ve varsayımlara dayanır. Çoğu, ulusal sermaye tarafından da sağlanabilir. Çünkü bunlar genel olarak “yatırım” faaliyetinin sağladığı faydalardır. Yabancı sermaye ancak söz konusu faydaların şiddetini artırır ya da azaltır. Öyleyse şaşmamak gerekir ki, yabancı sermayenin teorik faydalarından hemen hiçbiri Türkiye’de gerçekleşmemiştir.

I) Yabancı sermayenin olumsuz etkileri

Yukarda dedim ki, “yabancı sermaye Türkiye’ye “teorik faydaları”ndan hemen hiçbirini sağlamıyor.” Dolayısıyla zararları ön plana çıkıyor: Yabancı sermaye Türkiye’nin tasarruf ve yatırım oranını yükseltmiyor. Üretim kapasitesini artırmıyor. Çünkü zaten mevcut üretim tesislerini satın alıyor. Nitekim Türkiye’de doğrudan yabancı sermayenin toplam yabancı sermaye içindeki payı çok düşüktür (2004’de yalnızca %11). Aynı sebepten dolayı, Türkiye’ye ileri teknoloji de girmiyor. Yabancı sermaye ne ithal ikamesi ne ihracatı artırma etkisi yaratıyor. Sadece mevcut durumu sürdürüyor. Dolayısıyla dış açığı azaltmıyor. Mevcut bir tesisi satın aldığından, eğer varsa tekelciliği kırmamış oluyor. Yine aynı sebepten dolayı, yeni tesis kurmadığından, yabancı sermaye istihdamı artırmıyor. Yabancı sermayenin eline geçen şirket, vergi gelirini artırmıyor. Ulusal şirket yabancının olunca, sadece kâr sahibi ve vergi mükellefi değişmiş oluyor. Buna karşılık, yurt dışına yapılan gelir transferi artıyor. (Örnek: Yabancı bankaların 2004 yılında 190 milyon dolar olan kârı 2005 yılında yüzde 100’ün üzerinde artarak 400 milyon dolara fırladı. Bu kazancın önemli bir kısmının Türk ekonomisi dışına çıkarılmış olduğu rahatça tahmin edilebilir.)

Anlaşılıyor ki, yabancı sermayenin olumlu etkileri ya hiç yoktur ya da çok düşük seviyededir. Buna karşılık yabancı sermayenin olumsuz etkileri o kadar çok ve o kadar tehlikeli ki… Yeniden vurguluyorum: Bağımsızlığın yok olması, düalizm, dış bağımlılık, haksız rekabet, dış dengesizlik, teknolojik bağımlılık, kalkınmanın engellenmesi… Türkiye’ye yabancı sermaye ne kadar çok girerse, bu etkiler de kaçınılmaz olarak o derecede çoğalacak ve şiddetlenecektir.

Türkiye satıyor onlar alıyorII) Bankacılıkta yabancı sermaye

İstanbul Sanayi Odası’nın geleneksel “500 Büyük Sanayi Kuruluşu Raporu”nun 2004 yılı rakamları da Türk sanayiinde yabancıların payını çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Yayımlanan verilere göre 500 büyük şirketten 149’u yabancı sermayeli… Ancak toplam satışların, kârın ve ihracatın yaklaşık yarısı onlarda. Buna karşılık istihdamdaki payları düşük (Yüzde 27.3). Dev firmaların yüzde 30’u yabancı sermayeli. Benzer eğilimler bankacılık sektörümüzde de geçerli.

A) AKP hükümetinin bakanlarından Abdüllatif Şener’in de vurguladığı gibi Türkiye’ye gelen yabancı sermaye toptan ve perakende ticaret, elektrik üretim ve dağıtımı, bankacılık, telekom-iletişim gibi “gelirin yurtiçinde yaratıldığı” dört sektörde yoğunlaşma eğilimi gösteriyor. Bu sektörlerde dış âlemden sağlanan ihracat geliri yoktur. Böyle oldukça da cari açık kapatılamayacaktır. Ve bakan şu çözümü işaret ediyordu: Yabancı sermayeye yasal sınır gerekiyor.

Yabancı sermayenin bu olumsuz sektörel yoğunlaşmasına somut kanıtlar vermek isterim. Temmuz 2005 itibariyle, ulusal sermayenin malı olmaktan çıkartılarak, Fransız’ın, İtalyan’ın, İngiliz’in, Hollandalı ve Belçikalının malı yapılan başlıca şirketler şunlar : Türkiye’nin en büyük üçüncü süpermarket zinciri Gima ve Endi, Türkcell’in yüzde 52 hissesi, Türk Telekom, Demirbank, Sitebank, Koçbank, Türkiye Ekonomi Bankası’nın yüzde 50 hissesi, Yapı Kredi Bankası’nın yüzde 57.4 hissesi, Türkiye’nin yedinci büyük özel bankası Dışbank’ın yüzde 89.3 hissesi… Son olarak Finansbank’ın yüzde 46’sı da Yunanlara devredilmiştir. Örnekler gösteriyor ki Türkiye’de yabancı sermaye belirli sektörlerde yoğunlaşıyor ve bu özelliği onun birçok teorik faydasının pratikte gerçekleşmesini önlüyor.

Türkiye'de faaliyet gösteren önemli Yunan şirketleriB) Türkiye’de eğilimler bankacılık sektörünün elden çıkmak üzere olduğunu gösteriyor.

Akbank… Talipleri arasında HSBC ve Citibank’ın adı geçiyor.

Denizbank… Talipleri arasında Societe Generale, İntesa, Dexia Bank ve Standart Bank’ın adı geçiyor.

Oyakbank stratejik ortaklığa açık olduğunu, ancak çoğunluk hisselerini elinde tutacağını açıkladı. Talipleri, Societe Generale ve Dexia Bank.

Vitrindeki özel bankaların durumu böyle. Eğer bunların yanı sıra, Halkbank, Ziraat Bankası gibi esnafa ve çiftçiye ucuz kredi sağlayan ve ülkenin gelişimi için son derece önemli işlevler üstlenen kamu bankaları da satılırsa, yabancı bankaların Türk finans sistemi içindeki payı yüzde 70’leri bulabilecek.

Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin, gözden kaçırılmaması gereken başka olumsuz özellikleri var.

Birincisi, ülkemize giren “sıcak para” yabancı sermaye kapsamında değerlendiriliyor. Oysa bu akımın üretimle, istihdamla, ihracatla hiçbir ilgisi yok.

İkincisi, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye hazırcıdır; taş atıp kolunu yormak istemez: Yeni yatırım yapmak yerine mevcutları satın almaya bakar. Bu satın almalar yatırım değildir. Eskiden bu tür “yatırım”a, “plasman” denirdi.

C) Ankara Ticaret Odası’nın (ATO), Nisan 2006 tarihli “Paranın Yabancı Damatları” raporuna göre, vitrindeki bankaların satılması ile birlikte bankacılık sektöründeki yabancı payının, borsada satın aldıkları hisselerle birlikte yüzde 50’yi bulacağı hesaplanıyor. Sermaye Piyasası Kurulu ise “önlem alınmazsa yabancı payı yüzde 90’a çıkar” uyarısında bulunuyor.

AKP Hükümeti ise bu rakamları kabul etmiyor. Ona göre yabancıların Türk bankacılık sektöründeki payı yüzde 13. Pratikte bu oranın bile ciddî bir payı gösterdiğini, haydi, bir tarafa bırakalım; peki, ya yabancıların borsadaki payları? Olayın can alıcı noktası burada yatıyor. Uzmanlara göre, yabancılar Türk bankacılık sistemini aslında borsa yolu ile ele geçirmekte. En son yayınlanan rakamlara (Ağustos 2005) göre yabancı takas payı yüzde 63. Bunun anlamı şu: Borsada işlem gören tüm hisse senetlerinin yüzde 63’ü yabancıların elinde!... Bu rakam Türkiye’ye doğrudan fon girişi yapıp kendilerini yabancı olarak kayda aldıranların oranı... Bir de yurtdışından değil de doğrudan doğruya Türkiye’den alım yapan yabancılar var, Sami Ofer ve oğulları gibi… Bunların Türk borsasındaki hisse senedi hareketleri çok iyi biliniyor. Ancak işlemleri kendi adlarına yapılmadığı için kayda geçmiyor. O zaman da doğal olarak yabancı sermaye değil, yerli sermaye olarak görülüyor.

Özetle -uzmanlara göre- bu tür işlemler de dahil edildiğinde yabancı takasının yüzde 80’lere ulaştığı rahatça tahmin edilebilir.

D) ATO’nun Nisan 2006 tarihli raporunda yabancı bankaların olumsuz etkilerinden bazıları şöyle sıralanmıştır:

-Sermaye kaçışına sebep oluyorlar.

-Kâr transferi gibi sebeplerle dış açığı artırıyorlar.

-Mali göstergeleri iyi olan müşterileri seçiyorlar ve küçük işletmelere kredi açmakta isteksiz davranıyorlar.

-Kriz dönemlerinde faaliyetlerini durdurup ülkeyi terk ediyorlar.

Bu etkileri aydınlatıcı nitelikte şu notları ekleyebilirim:

Önce, Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı Erdal Eren’in alarm verici bir gözlemi (Haziran 2005):

“AB sürecinde, bireysel girişimciliğimiz zayıf kalacak endişesi yaşıyoruz. Türkiye’ye gelen yabancı bankalar müteahhitlik sektörüne bırakın krediyi, teminat mektubunu bile vermiyor. Polonya’da, Macaristan’da bunlar oldu; yerel firmalar yabancıların eline geçti.”

Gerçekten yabancı bankalar Türk şirketlerine değil, çoğunlukla çokuluslu şirketlere kredi açıyorlar.

Bu nedenle, yani işlemlerini yabancılarla yaptıkları için ülkedeki krizlerden de pek etkilenmezler. Krizlerden hemen hiç yara almadan çıkan yabancılar, kriz ertesinde çok zor şartlar içinde kalan ulusal bankaları “kelepir” fiyatlarla satın almaya koyulurlar. Şubat 2001 krizinden sonra Türk ekonomisinin başına gelen, budur.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu bir diğer tehlike de şu: Reel sektöre giren bir yabancı sermaye -ilke olarak- fabrika binasını ya da makineleri alıp dışarı götüremez. Ancak bankacılıkta varlıklar yabancı ülkelerde olabilir. Kritik döneme girilince, yabancı banka yükümlülüklerini halkın sırtına yıkıp kaçabilir. Varlıklarını, dışarıda olduğundan kurtarmış olur.

E) Bankacılık sisteminin yabancıların eline geçmesi ne anlama gelir? Bunun yanıtı şu gerçekte gizlidir: Öyle ekonomik sektörler vardır ki, ülkenin güvenliği bakımından mutlaka “yerli ve ulusal” olmak zorundadır. Bunlardan biri de bankacılıktır.

Bankacılık sisteminin yabancıların eline geçmesi demek, bütün Türk ekonomisinin yabancıların kontrolüne geçmesi demektir. Çünkü bankaların kredi verdiği reel sektör şirketlerinin kaderine, yabancılar el koymuş oluyor. Daha somut bir anlatımla, finans sektöründe hakimiyeti ele geçirmiş olan yabancı sermaye; ekonomide hangi sektörün öne çıkartılacağı, hangi sektörün ihmal ve tasfiye edileceği konusunda söz sahibi olmuş demektir. Bu hâkimiyet aynı zamanda para piyasaları (kısa vadeli fonlar) ile iç borç sisteminin de yabancı bankaların denetimine geçmesi anlamına geliyor. Türkiye’de gidiş -ne yazık ki- bu yöndedir. Dolayısıyla artık bir millî politika oluşturulması imkânsız hale gelmiştir.

III) "Merdiveni itenler" ne yapıyor?

Tarih okumaz “Babalar gibi satarım”cı kafalar bu acı gerçekleri görmüyorlar, ya da bir takım gizli niyetleri sebebiyle görmüyor gibi davranıyorlar.

Oysa bakın liberalizmin sahte kalesi Amerika Birleşik Devletleri’ne,… İşine gelmediği zaman, kendi şirketlerinin yabancıya satılmasına nasıl şiddetle karşı çıkıyor.

-Bir Amerikan telekom şirketi olan Voice Stream’i bir Alman telekom şirketi satın almak istedi. Ne oldu biliyor musunuz? Amerikan Hükümeti karşı çıktı. Çünkü yasalara göre bir Amerikan telekom şirketinin yabancılara satılması mümkün değildi! Yasa maddesi şöyledir: “Hiçbir yabancı şirkete Amerika’da telekom işletme ruhsatı verilemez” (Türkiye’de ise, AKP hükümeti ülkemizin en stratejik yatırımı, TELEKOM’u Lübnan kökenli şaibeli Harirî ailesine sattı).

-2005’in ilk yarısında, Çin’in önde gelen petrol şirketlerinden, yüzde 70’i Çin devletinin kontrolündeki CNOOC; ABD’nin enerji şirketi Unocal’u satın almak istemişti. Amerikan yönetimi ulusal güvenlik açısından tehdit oluşturacağı gerekçesiyle bu satışa karşı çıktı. Sonuç olarak Unocal; hisselerinin yüzde 70’inin Çinlilerin eline geçmesine “ulusal güvenliği tehdit eder” gerekçesiyle karşı çıkan ABD yönetimini dinledi. Şirket yönetimi, 1.5 milyar dolar daha düşük teklif veren Amerikan Chevron’un teklifini onayladı.

Fransa’da da benzer, korumacı bir politika izleniyor. Başbakan Dominique de Villepin’in “Ekonomik Vatanseverlik” dediği bu politikanın son örneği, İtalyan enerji şirketi ENEL’in satın almak için teklif verdiği Fransız SUEZ’in, teklifin hemen ardından bir Fransız kamu işletmesi olan Gaz de France ile birleşmesi… Amaç Ulusal Gaz İdaresi’nin yabancıların eline geçmesini önlemekti. İtalyan Hükümeti, Fransa’nın bu korumacı girişimini “AB hukukunun ihlali” olarak niteledi. Yine Fransa’da benzer bir engelleme, bir Rus şirketine karşı da yapıldı.

Gece yatağından pijamasıyla fırlayıp fırlayıp bu yoksul halkın tesislerini ona buna peşkeş çeken Unakıtan ve benzerlerinin kulakları çınlasın.

Nerede bizim, ulusal güvenliğimizi, stratejik çıkarlarımızı ön plana alan -sivil ya da asker- devlet adamlarımız?

Başa geçen partiye ya da başkana göre koca koca kurumların politikası değişirse, Türkiye elden gider mi, gider.

Sonuç

Ekonomik gelişme ulusal tasarruflarla başlar, onunla sürdürülür. Bu mekanizmanın işlemesi Türkiye gibi ülkelerde yeni emperyalizmin (Neoliberalizmin, küreselleşmenin) tahrik ettiği aşırı tüketim yoluyla engellenmektedir. Çünkü yurt içi tasarrufun artması kasıtlı olarak engellenmiş oluyor. Sonuç yabancı sermayenin vazgeçilmezliği yalanı ve propagandası olmaktadır.

Ülke yabancı sermayeye sınırsızca açılınca, ulusal ekonomi son derecede tahrip edici etkilere de açık bir hale gelir. Türkiye’nin 1980’lerden bu yana, başına gelen budur.

Çözüm önce siyasi bir uyanış ve eylem gerektiriyor.

Ekonomi politikasına gelince, yapılacak şudur: İç tasarruf oranı yükseltilerek, yabancı sermayeye olan “sahte gereksinme” ortadan kaldırılmalıdır.

Emperyalist Batı; “merdiven”i, “dahilî bedhahlar”ın işbirliğiyle, böyle sahtelikler oluşturarak da itiyor.