|
Gökçe Fırat |
27 Mayıs öncesi gibi AKP için her şey tersine dönmeye başladı Şemdinli’nin önemli bir dönüm noktası olduğunu hep söyledik. Bu, Türkiye’yi çökertmek isteyen güçler açısından olduğu kadar, Türkiye’yi ayakta tutmak isteyen güçler açısından da böyle. ABD ve PKK ile işbirliği halinde, Türk devletine Şemdinli’de bir operasyona girişen AKP şu an zor durumda. Ordu’yu tasfiye edip rahat bir gelecek düşlerken, birdenbire tam tersi bir pozisyonda buldu kendisini. Fakat Şemdinli ile birlikte aynı zamanda siyasal alanda da çok önemli gelişmeler yaşanmaya başlandı. Şimdi bu gelişmeleri tahlil etmeye başlayalım. AKP iktidarı Şemdinli “iddianamesi” ile birlikte Ordu’ya önemli bir darbe vurmak istiyordu. En önemli hedefleri ise geleceğin Genel Kurmay Başkanı gözüyle bakılan Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı tasfiye etmekti. Şemdinli operasyonu başladığında her şey yolunda gidiyordu. PKK’nın büyük provokasyonu Ordu’nun üzerinde kalmıştı. AKP’den CHP’ye tüm siyasi partiler, Zaman’dan Cumhuriyet’e tüm basın, tek koro halinde Şemdinli’nin üzerine gidilmesini talep ediyorlardı. Gidilecekti ki Şemdinli’nin faili durumuna düşürülen Ordu suçlu ilan edilebilsin. AKP iktidarı bu fırsatı iyi değerlendirdi. Hatta bir cesur adım atarak suçlamaları Yaşar Büyükanıt’a kadar götürdü. İlk anda herkes bir şaşkınlık yaşadı, sonra sessizlik birilerine daha fazla cesaret verdi. Hele Çankaya’dan ve en tepe noktadan ses çıkmaması bunlara daha fazla cesaret verdi. Sesizlik iki gün sonra bozuldu. Önce Genel Kurmay Başkanı, ardından Org. Yaşar Büyükanıt, Tayyip Erdoğan’la görüştü. Tayyip Erdoğan panik havası içinde ve her zamanki inandırıcılıktan uzak üslubu ile “ordu gözbebeğimizdir” açıklamaları yapıyor ve “iddianame”nin sorumluluğunu üzerinden atmak istiyordu. Sonra olaylar hızlı ve plan dahilinde işlemeye başladı. İlk adım Jandarma istihbaratını pusuya düşüren ya da pusuya düşürmede rolü olduğu düşünülen Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun’un görevden alınmasıydı. Hemen ardından Şemdinli “ididanamesi”ni hazırlayan Savcı Ferhat Sarıkaya’nın meslek hayatının sona ermesi geldi. Birden herşey tersine dönmeye başlamıştı sanki. Ama bu kadar da değildi. Ankara’da mevzilenenler Bu süreç içerisinde özellikle Cumhurbaşkanı Sezer’in çıkışları önemliydi. İddianame’nin hemen ardından Yaşar Büyükanıt’a sahip çıkan açıklamayı, ardından AKP yönetimini neredeyse doğrudan suçlayan açıklamaları sırayla gelmeye başladı. Böylelikle Ankara’daki iki tepe nokta da AKP’ye karşı atağa geçmişti. Burada bir eşgüdüm olduğu seziliyordu. Bunu CHP Genel Başkanı Baykal izledi. Bugüne kadar türbana ılımlı mesajlar veren, Kürt sorununda demokratikleşmeden dem vuran, istikrara önem veren Baykal gitmiş yerine devleti, orduyu, laikliği, Türk ulusunun tekliğini ve bölünmezliğini savunan Baykal gelmişti. Aynı dönemde sırasıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın, Yargıtay Başkanı’nın, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın ve en son olarak da Danıştay Başkanı’nın iktidarı açıktan eleştiren açıklamaları gelmeye başladı. Açıklamalarda ortak nokta AKP iktidarının yargıyı siyasallaştırdığı, rejimi değiştirmeye çalıştığıydı. Süreç içinde önemle üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da Ordu’nun İran, Irak sınırında mevzilenerek gerek PKK’ya, gerek PKK’yı koruyacak ve Apo’yu affedecek AKP’ye, gerekse her ikisini birden Ordu’nun üzerine süren ABD’ye önemli bir mesaj veriliyordu. Ordu, siperde hazır, saldırıları göğüslemeyi bekliyordu. Peki neden böyle oldu sorusuna gelirsek... TÜRKSOLU yazar Türkiye yaşar... Türkiye’de siyasal partiler ve basın ufuksuzdur. Temel gelişmeleri göremez, siyasal sürecin ne zaman nereye evrileceğini tahmin edemez. Böyle olunca kısa vadeli politikalar hep güncel gelişmelerin gerisinde kalır. Bunun tek istisnası ise TÜRKSOLU’dur. Bu gazetede yazılanlarsa, gelecekte olacakları bir iki yıl öncesinden haber verir. Ve süreç içerisinde yazılanlar aynen yaşanmaya başlanır. Peki TÜRKSOLU ne yapmaktadır da geleceği bu kadar iyi okuyabilmektedir? Bunun basit bir cevabı vardır, TÜRKSOLU bağımsız bir güç olduğundan, gelişmeleri kendi aklı ve mantığı ile değerlendirmektedir. Türkiye sahte gündemler içinde boğulurken TÜRKSOLU geleceğin gündemini tartışmaya başlar bile. Son dönem yaşanan gelişmeleri anlamak için dünyada Türkiye’nin konumunu belirleyen temel değişkenlerde önemli bir ray değişikliği olduğunu görnek gerekmektedir. AKP’yi iktidara getiren AB Darbesi’nden hemen sonra ABD’nin Türkiye üzerindeki ipleri ele aldığını, bununla birlikte Ortadoğu’da da artık temel belirleyenin AB değil ABD olacağını tahlil ettik. Türkiye’de AB üzerinden tartışılan gündeme ise 2003’ten itibaren sayfalarımızda hiç yer ayırmadık. Çünkü AB defteri kapanmıştı. Bu nedenle TÜRKSOLU’nun sayfaları da kapanmıştı. Ancak Türkiye’deki tüm partiler ve basın hâlâ AB gölgesinde siyaset belirlemeye kalktılar. Böyle yapınca da hep geride kaldılar. Fakat AB ekseninin ortadan kalkması ile birlikte Türkiye bölgede ABD ile karşı karşıya kalacaktı. Siyasetteki ABD ağırlığının sonuçlarının ise kaçınılmaz bir şekilde AKP’yi de köşeye sıkıştıracağını yine ilk TÜRKSOLU yazdı. Türkiye’yi bölecek ABD, kaçınılmaz bir şekilde AKP’yi de bölmek zorundaydı. TÜRKSOLU’nun iki yıl önce yazdığı senaryo bugün yaşanmaya başlanmıştır. İpleri ayırdedelim Siyasal gelişmelerin değiştiğini gören tüm güçler buna uygun yeni bir pozisyon belirleme arayışına girmişlerdir. İşte bizler açısından bugün bu pozisyon değişikliklerini de iyi değerlendirmek, sapla-samanı ayırmak önemlidir. AKP’yi son dönemde sıkıştıran gelişmelerin temel belirleyenini doğru tespit etmek en önemli noktadır. Son dönem uygulamaya girişilen program Ankara mekezli bir programdır. Çankaya-Genelkurmay ortak programıdır. Türk Ordusu’nun ve Çankaya’nın böylesi bir girişiminden kuşkulanan ABD’nin Ordu içinde Amerikancı ama AKP karşıtı bir darbe planı olduğunu ise yine bir yıl önce yazmıştık. Çankaya-Ordu birlikteliğinin ABD güdümü dışında olduğunun tek bir sınama noktası vardır o da Kürt meselesine alınacak tutum. Sınıra konuşlanmak ABD’ye mesafeyi göstermektedir. Nitekim bunun farkına varan ABD, Dışişleri Bakanı’nı alelacele Türkiye’ye göndermiş ve AKP’ye destek çıkmaya çalışmıştır. ABD, Ordu’yu ABD karşıtı saflara itmeden AKP’yi safdışı etmek istemektedir. Ancak burada işi zordur. Çünkü Türkiye’de işler öylesine karışmıştır ve PKK tehlikesi o boyutlara varmıştır ki, Ordu üzerinde denetim kurmak zorlaşmıştır. Tüm bu nedenlerle son dönem AKP’ye karşı yükselen seslerin ve hareketlerin temel dinamiğinin Ankara merkezli olduğu gözükmektedir. Yargının olaya müdahil olması, CHP’nin yükselen çıkışları da bu eksen üzenrinde değerlendirilmelidir. Yine bundan bir ay önce bu sayfalarda Cumhurbaşkanı’nın başlatacağı bir programdan bahsetmiştik. Görülmektedir ki yazdığımız maddeler birer birer uygulanmaya başlanmıştır. Bundan sonrası için önemli ipuçlarını CHP Genel Başkanı Baykal’ın dillendirmesini bekliyelim. Örneğin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’in Yargıtay kararı ile Cumhuruyet rejimine ve Anayasal rejime karşı bir kişi olduğunun tescillenmesi önemli bir gelişmedir. Hemen ardından Baykal Ömer Dinçer’in kellesini istemiştir. Emin olalım yakında tıpkı Sabri Uzun ve Ferhat Sarıkaya gibi o da feda edilecektir. Sistem böyle işlemektedir, AKP lideri Başbakanlık koltuğunda oturmak için bu adamları feda edecektir ama işin kötüsü bu adamları feda eden bir AKP liderine de yarın öbür gün in ordan aşağı deneceği ortadadır. Türban ittifakı altında Kürtçülük-Amerikancılık Burada ABD ekseni ile Ankara eksenini ayırdetmek açısından önemli bir kıstas bulunmaktadır. Kimin ipleri ABD’de kiminkiler Türkiye’de buradan görebiliriz. AKP’nin köşeye sıkıştığı noktada AKP karşıtı muhalefetin tavrına bakalım. MHP, AKP’yi son dönemde en fazla rahatlatan partidir. AKP’nin tümüyle PKK yandaşı politikaları, Ordu düşmanlığı, Şeriatçılığı, türban ısrarı, yargı düşmanlığı, Türkiye merkezli siyasal oluşumları bu noktalardan mücadeleye sevkeder. Oysa görülmektedir ki bu noktaların hepsinde MHP, AKP’nin yanındadır! Oysa Kürt Sorunu’nun mevcut ağırlığı altında MHP’nin hareketlenmesi beklenirdi. Baykal’ın harekete geçmesi ama MHP’nin susmasının tek bir açıklaması vardır, MHP ABD’den kumanda edilmektedir. Yine bölücülüğün bu kadar azgınlaştığı noktada MHP yandaşı Yeniçağ gazetesi de aynı şekilde türban bayraktarlığı, Türk-İslam savunuculuğu, yargı ve laiklik düşmanlığı yapmaktadır. Keza BBP’nin çıkışları da aynı eksendedir. Hatta Bahçeli’nin en son “Kürtçe konuşan vatandaşla PKK’lı teröristi ayırdeden bir politika izleyeceğiz” açıklaması, yine MHP’nin “ara rejime karşıyız” açıklaması, MHP’nin sadece ABD güdümünde olduğunu değil, Ankara eksenli oluşuma da karşı cephe aldığını göstermektedir. ANAP ve DYP’nin “türban” ısrarı da, bu partilerin ABD güdümünde olduğunu göstermektedir. Görülmektedir ki türban ittifakı yeniden kurulmuştur: AKP, MHP, DYP, ANAP, BBP, türban bayraktarlığı altında, “kürtçülükte uzlaşmışlardır. Türban bugün sağcı güçlerin Kürtçülüğünü örtmektedir sadece. Türbana karşı konumlanan, Ordu, Cumhurbaşkanı, Yargı, YÖK, CHP ise türbanı atarak Türkiye’nin Kürtçü problemini açığa çakartmışlardır. Yine bu güçlerin tek dil, tek bayrak, tek ulus sloganları bu nedenledir. CHP Genel aşkanı’nın Tayyip Erdoğan’a Menderes uyarısı da önemli bir noktadır. Süreç adeta 27 Mayıs öncesini andırmaktadır, aklını başına devşirmeyen Başbakan’ın sonu da Menderes’e benzeyebilir. AKP Karşıtlığı başlangıç ABD karşıtlığı sonuçtur Bu değerlendirmeler ışığında ulusal sol güçler olaya nasıl bakmalı ve neler yapmalı sorusuna gelince... AKP karşıtlığı ulusal güçler açısından adece bir başlangıç noktasıdır. ABD karşıtlığına vardırılmayan bir AKP karşıtlığı, çıkış noktası Ankara merkezli olsa bile döner dolaşır Washington’un denetimine girer. Washington’un denetimine girmeyecek tek şey milletin fikri ve hissidir. Türk milleti bugün Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunların kaynağını ABD olarak görmektedir ve ABD’ye düşmandır. Halkın bu görüşünü yansıtmaktan çekinecek her siyasal oluşum solu değil sağı güçlendirecektir. Tutarlı Amerikan karşıtlığı ise yine 27 Mayıs sonrası gelişmelerde görülebilir. 27 Mayıs’ın inanmış ve iyiniyetli kadroları bile bir süre sonra NATO ve CENTO’ya bağlılık bildirmek zorunda kaldılar. Keza yine CHP Amerikan güdümlü çok partili rejime geri dönüşü savundu. Bu noktada ayılan tek güç devrimci gençlikti. Dev-Genç’e dönüşecek hareket ise, 6. Filo’yu Türkiye’den denize dökerek atacaktı. Bugün, ulusal güçler açısından bu ikili tercihi tartışmak gerekmektedir. Çünkü AKP’yi yıkmak kolaydır ancak AKP’den sonra nereye yürüneceğini belirlemek zordur. Bu noktada ulusal güçler uyanık olmak zorundadır. CHP’nin son dönem milliyetçi çıkışları, bu çıkışlar Ankara merkezli olduğu için sonuna kadar desteklenmelidir. Ancak CHP’nin tutarlı bir devrimci politika belirlemesi için, gençlik hareketinin ve ulusal güçlerin toparlanması, güçlenmesi ve radikalleşmesi gerekmektedir. Türkiye solculaştıkça CHP solcu köklerine dönecektir. CHP’nin 70’li yıllardaki “Ortanın Solu” politikası böylesi bir ortamda benimsenebilmiştir. Demirel’e sarılmak mı... Ulusal güçler açısından ikinci önemli nokta sağcı güçlerden uzak durmaktır. Türkiye’nin bağımsızlığı ve bölünme tehlikesine karşı MHP ve benzeri oluşumlara toleransla bakanlar, önümüzdeki dönemde MHP’nin sadece Amerikancı yüzünü göreceklerdir. MHP’yi “Kürtçe konuşan vatandaşlar”la başbaşa bırakmak ve “Vatandaş Türkçe Konuş” diyen Atatürkçü çizgiyi sürdürmek gerekmektedir. Ulusal güçlere önemli bir tuzak da Demirel’dir. Türkiye’de solun iktidar olmasına engel olmak isteyen güçler, solun milliyetçileşmesinden tedirgin olan güçler, solu merkez sağla ittifaka sokmak istemektedirler. Böylece AKP sonrası Türkiye’ye de sağcı bir damga vurulacaktır. Bunun bayraktarlığını yapan kesimlerin başında ise Cumhuriyet gazetesi ve Başyazarı İlhan Selçuk gelmektedir. İlhan Selçuk’un devrimciliğe karşı hep sağcı güçleri desteklediğini zaten biliriyoruz. Ancak bugünkü Demirelciliğin ardında bazı başka derin hesaplar olduğu görülmektedir. İlhan Selçuk, geçmişin 12 Mart öncesi döneminin önemli figürlerinden biridir. Kendisi yine aynı tür hesaplarla, benzeri oluşumlara girişebilir, kendi tercihidir. Ancak bu tür bir çizginin ulusal güçler içinde, hele hele sol güçler içinde tutmayacağı bilinmelidir. Yani İlhan Selçuk kendisine verilen solu sağa kanalize etme görevini başaramıyacaktır. Türkiye’de sol güçler, üçe üç mantığıyla Deniz’i ipe gönderen bir Demirel’e sarılmaz! Bu arada Cumhuriyet’e son günlerde bombalı saldırı yapıldığı iddialarını da bu tür hesaplar içinde ele almak gerekmektedir. Cumhuriyet gazetesi Şemdinli’de patlayan bombalardan sonra, Sabri Uzun’un ifadesiyle “içerdeki hırsız”ı suçlamıştı. Bu kadar aleni, el bombalı, ses tesirli saldırılardan sonra acaba Cumhuriyetçiler Cumhuriyet binasının “içindeki hırsız”ın da üzerine gidebilecekler mi? Ya da Mustafa Balbay’ın mantığıyla Bayrak Yürüyüşlerini PKK’nın düzenlediğini iddia etmişlerdi, şimdi aynı mantıkla, Cumhuriyet’i “bombalayanların” (ya da bombalar gibi yapanların) aslında AKP’ye karşı birilerini harekete geçirmek isteyenlerin işi olduğunu söyleyebilirler mi? Doğrusu bize hiç ama hiç inandırıcı gelmiyor bu bombalamalar. Bu ülkede patlayan bombalar kadar patlamyanların da, kimin işine yaradığını sormak gerektiğini düşünüyoruz.. |