|
Atatürk
gençliği
görev başında!
Atatürk: Devrimci Gençliğin
Mücadele Bayrağı
Atatürk, Türk tarihinin 20.
yüzyılda yetiştirdiği en büyük devrimci. Ancak onun ölümünden sonra
iktidarı ele geçiren Batıcı, yeni Tanzimatçı ve sağcı güçler, 60 yıldır
öyle bir Atatürk ve Atatürkçülük portresi çizdiler ki, bugün devrimci
gençliğin Atatürkçü çıkışı karşısında deliye dönüyorlar. Çünkü biliyorlar
ki, 60 yıllık tarihi ihanet çizgisi yolun sonuna geldi ve artık oyunları
bozuluyor. Devrimci Atatürk, devrimci gençlerin ellerinde bir mücadele
bayrağı haline geliyor.
Atatürk gibi Cumhuriyet’i gençlere
emanet edecek kadar uzakgörüşlü devrimci bir lider için bu çok daha
önemli. O, uzkgörüşlülüğü ve tarih bilinci ile sanırız olacakları
önceden görerek, güvenilecek tek kesimin gençler olduğunu sezmişti.
Ve yine O’ndan sonra iktidarı gaspeden Batıcı-sağcı güçler de bunu
çok iyi bildiklerinden hep gençleri O’ndan ve O’nun fikirlerinden
uzak tutmaya çabaladılar.
60’ların Atatürkçü Şahlanışı
Batıcı güçlerin buna büyük önem
vermeleri hiç de boşuna değildi. 27 Mayıs öncesi gençlik Atatürkçü
bir çıkış yaparak Ordu’yla birlikte iktidarı devirmişti. Ancak bu
ilerici adımın devamı gelmeden törpülendi, yozlaştırılmaya çalışıldı.
27 Mayıs’tan sonra sağcılar daha da güçlenerek ve ‘akıllanarak’ iktidara
yerleştiler.
60’lı yıllar, Türkiye’de Atatürkçülüğün
gerçek kimliğiyle ve kitlelerin içinde canlandığı bir dönemdi. 27
Mayıs’ı devam ettirmek isteyen Ordu içindeki devrimci kadrolar, yeni
yeni kurulan devrimci sendikalar, üniversitelerde öğretim üyeleri
arasında oluşmaya başlayan birliktelik, Türkiye İşçi Partisi’nin kurulması,
Doğan Avcıoğlu önderliğinde Yön dergisinin yayınlanması, köylerde
toprak mücadelelerinin başlaması, üniversitelerde devrimci gençlik
hareketinin kitleselleşmesi yurt çapında büyük bir devrimci canlanmanın
habercisiydi.
İşte tam da bu tarihi dönemeçte
CIA destekli Batıcı egemen güçler ilerici kuvvetlere büyük bir tuzak
kurdular.
İlerici Güçlere Büyük Tuzak
Kitleselleşmeye başlayan gençlik
hareketi Atatürkçü bir çizgide yürümekteydi. Deniz Gezmiş’lerin “Samsun’dan
Ankara’ya Mustafa Kemal Yürüyüşü” gerçekleştirdikleri günlerdi o günler.
Ve çok daha önemlisi, gençler halkla birlikte hareket etmekteydi.
İşte bu aşamada gençleri halkla birleşmekten koparacak, Türkiye’nin
aydın birikiminden uzaklaştıracak ve Ordu’yla çatıştıracak bir anlayışı
gençliğin içine sokmaya çalıştılar.
60’ların sonuna gelindiğinde
gençlik içinde tarihi köklerinden ve Atatürkçülükten uzaklaşma eğilimi
oldukça güçlenmiş, Sovyetçi anlayışlar güç kazanmış ve ilk büyük bölünmeler
yaşanmaya başlamıştı. Türk halkının gözbebeği devrimci gençliği kendi
içinde birbirine düşürülmeye başlanırken halkın gözündeki itibarı
da düşmekteydi.
Ancak bu kadarla da kalmadı.
Gençlik hareketi bölündükçe ve marjinalleştikçe, sağa sola saldırtıldı.
Bu, artık gençliğin hem aydın kesimlerden ve devrimci büyüklerinden
koptuğu hem de Ordu’yu karşısına aldığı bir aşamaydı.
Ondan sonrası bilindik kanlı
bir tarih...
Kısacası tezgâh başarılı olmuştu.
Gençliğin hem halkla bağları
koparılmış, hem aydınlar ve Ordu ile olan dayanışması yıkılmıştı.
O günden bugüne kadar da bir daha o birliktelik kurulamadı. Oysa o
birliktelik, gerek Bağımsızlık Savaşımızda gerekse 27 Mayıs’ta başarının
temeliydi. Bu temeli çok iyi gören Batıcı güçler Türk devrim tarihinin
bu temelini dinamitlediler.
Atatürk’ü Halktan Koparan
Sahte Saflaşma
Bu temel, gücünü Atatürk devrimciliğinden
almaktaydı. Gençlerin, aydınların, Ordu’nun ve tüm Türk halkının ortak
paydası Atatürkçülüktü. Halkın birlikteliğinin yıkılması için de önce
bu fikri temelin yıkılması gerekiyordu. Onun için Atatürkçülük üzerinde
büyük bir oyun oynandı.
Oyun son derece basitti. İktidara
çöreklenen Yeni Tanzimatçı kadro kendisini Atatürkçü olarak lanse
etmekte ve böylece halkın Atatürk’ten uzaklaşmasına yol açmaktaydı.
Gençlere ise Atatürk’ün yeterince devrimci olmadığı şeklindeki marjinal
görüşleri pompalamaktaydılar.
Sonuçta halktan uzak ve ona
karşı, devrimciliğe yabancı ama hep ‘devlet adamı’ ve böylece halkı
ezen ‘sahte Atatürk’ portresi oluşturuldu. Bu ‘sahte Atatürk’ün gerçek
Atatürk’le uzaktan yakından ilgisi yoktu ama olan olmuştu bir kere.
Bu kritik dönemeçte hep uyarıcı olmaya çalışan Doğan Avcıoğlu, M.
Ali Aybar gibi aydınların çabaları da sonuç vermedi ve bugünkü ‘sahte
saflaşma’nın temelleri o gün atıldı: Bir yanda halk, diğer yanda ‘Atatürkçü’
devlet, öte yanda ise ‘anarşist’ gençlik. Ordu da bu tezgâhta büyük
tasfiyelerle Atatürk’ün Ordusu değil Yeni Tanzimatçıların ordusu yapıldı.
Oysa daha birkaç yıl önce halk,
gençlik ve Ordu, Atatürkçü güçler olarak Batıcı-sağ iktidarın karşısındaydı.
Devlet-halk arasındaki karşıtlıkta, ‘Ordu-millet elele’ diyen, işçi,
köylü, gençlik ve Ordu bir yanda, Batıcı-sağ iktidarlar diğer yanda
bulunuyordu. Devlet sağcıların eline geçmişti ama Atatürkçüler bunu
değiştirmek için mücadele ediyordu.
Oysa şimdi yaratılan bu sahte
saflaşmada, halk Atatürk’ten tümden koparılmaktaydı. Atatürk ‘devletin’
Atatürk’ü olarak, statükocu, Batıcı, sağcı bir devlet adamıydı.
Gerçek Atatürkçülük Mücadelesini
Yeniden Yükseltiyoruz
Bu sahte ‘Atatürkçülük’ anlayışını
yıkmadan halkı yeniden birleştirmenin imkanı yoktu. Bunun için gerçek
Atatürkçülüğün ortaya konması ve devletin çizdiği Atatürkçülüğün terkedilmesi
gerekmekteydi. O yıllarda bunun mücadelesi de verildi. Doğan Avcıoğlu’nun
deyimiyle ‘medrese Atatürkçülüğü’, İlhan Selçuk’un deyimiyle ‘Gardrop
Atatürkçülüğü’, Attilâ İlhan’ın deyimiyle ‘İnönü Atatürkçülüğü’ne
karşı gerçek Atatürkçülük mücadelesi başlatıldı. Ancak tezgâh daha
ağır bastı ve Kenan Evren’in iktidarı ele geçirmesi, bir döneme artık
son noktayı koymaktaytı.
Bugün Batıcı-sağ iktidarların
Atatürk ve Atatürkçülük adına söyledikleri ne varsa büyük bir yalandan
ibarettir ve bizler de bu yalanları ortaya koyuyoruz. Devrimci Atatürk’ü
yeniden gerçek kimliği ile halkın karşısına çıkartıyoruz.
Ne
Kurtuluşçu, Ne Aydınlanmacı, Atatürk Tam Bağımsızlıkçıydı
Onların çizmeye çalıştığı Atatürkçülük’te
çağdaşlık vardır, Batılılık vardır, ılımlı ‘laiklik’ vardır ama bir
şey yoktur ve o özenle gizlenmektedir: Tam Bağımsızlık!
Oysa Atatürk daha Bağımsızlık
Savaşımızın başlangıcında ‘üzerimize aldığımız görevin özü tam bağımsızlıktır’
diyerek tam bağımsızlık anlayışını da ‘askeri, mali, kültürel, bütün
alanlarda tam bağımsızlık’ olarak açıklamıştı.
Bu ne demektir?
Bu, emperyalizm çağının bir
devrimci hareketi olarak Türk Devrimi’nin niteliğinin tam bağımsızlık
devrimi olması demektir. O nedenle de Türkiye’de bir İstiklal Savaşı
yani Bağımsızlık Savaşı verilmiştir. Bağımsızlık Savaşımızın adının
Kurtuluş Savaşı olarak değiştirilmesi de, Atatürk’ün tam bağımsızlık
devriminin Aydınlanma Devrimi olarak değiştirilmesi de 12 Eylül’ün
eseridir.
Atatürk 12 Eylülcüler gibi Kurtuluşçu
veya Aydınlanmacı değil, Tam Bağımsızlıkçıydı. Batının ajanı değil,
Batılı emperyalizme başkaldıran bir asiydi.
İşte en önemli kavga noktası
budur. Günümüzde de Atatürkçülüğü bir Batılı devrim modeline indirgemeye
çalışan ‘ılımlı’ ve aşırı Batıcı görüşlerle, Atatürkçülüğü emperyalizme
karşı bir Tam Bağımsızlık Devrimi olarak görenler arasında bir kavga
vardır. Bir yanda 12 Eylülcüler diğer yanda tüm Türk halkının yer
aldığı bir saflaşmadır bu.
12 Eylülcülerin çizdiği çerçevede
yapılacak bir Atatürkçülüğe ve bunu yapacak Batı ajanlarına karşı
en amansız mücadele verilecek ve Atatürk bu Batı ajanlarının, düzenin
uslu çocuklarının elinden kurtarılacaktır.
Atatürkçü Saflara Fethullahçı
Sızma
Bu noktada Batıcı-sağ güçlerin
klasik bir numarası vardır, hemencecik ‘siz Atatürk’ü kullanıyorsunuz’
diyerek, Atatürk’ün ne kadar merkezde olduğunu anlatmaya koyulurlar.
Böylelikle Atatürkçülerin Atatürkçülük yapmalarına da engel olmaya
çalışırlar. Ancak bunların tümü nafile çabalardır çünkü Atatürk’ün
dediği gibi ‘Mazlum uluslar zalimleri bir gün mahvedeceklerdir’. İşte
mazlum uluslar, zalimlere yani emperyalistlere karşı mücadelelerinde
yollarına çıkan bu yeni Tanzimatçı, sağcı, işbirlikçi, Batı ajanlarını
da bir gün mahvedecektir.
Ve o gün, bugündür.
Batı ajanları, ulusumuz içinde
çok uzun yıllardır faaliyet yürütmektedirler. Bu ajanların öteden
beri izledikleri metod, düzene kulluk etmek, uslu durmak, tüm karşı
devrimcilerle işbirliği yapmak, Batıyı ürkütmemektir. Aslında bunlar
Fethullahçıdırlar ve Atatürkçü saflara yine Fethullah taktikleriyle
sızmışlardır.
Osmanlı’dan bugüne tüm sözde
Islahat ve Tanzimat çabaları halka güvensizliğin yansımasıdır. Halkla
birlikte değil, Batı ile birlikte yürümenin yoludur. Çünkü onlara
göre yükselen Batı’nın yanında yer almak, gerekirse köpek olarak yer
almak bile iyidir ve gelecek vaadeder.
Gerçek Atatürkçülük: Batı
Gibi Değil, Kendi Gibi Olmak
Oysa Atatürk, Türk tarihinde
bu anlamıyla bir kopuş çizgisinin adıdır. Düzen içi çözümleri reddeden
devrimci bir çizgidir onunki. Ama daha da önemlisi Atatürk’ün başlangıç
noktası Batı gibi olmak değil, kendi gibi olmaktır. Bu nedenle Atatürk,
halkçı bir devrimcidir ve tüm Türk halkını etrafında toplayabilmesinin
nedeni de halkın kendi enerjisini değerlendirmesidir. Türk halkı o
nedenle Atatürk’le özdeşleşmiştir.
Hiçbir Islahatçı ve Tanzimatçı
kafanın başaramadığı da budur. Onlar hep halka yabancı kalmışlardır.
Atatürk ise hep halk olmuştur. Atatürk halkın içinde erir ve bir lider
olarak parlarken, bu Islahatçı zevatın boyaları halkın içine girdikleri
anda dökülüverir ve ajanlıkları hemencecik anlaşılıverir.
Bu kafa halka yabancıdır ve
öyle kalmaya mahkum olduğu için de bunu çözümmüş gibi sunmaya çalışmaktadır.
Yani halktan kopuk ve ona yabancı ama ‘iyi yetişmiş’, ‘seçkin’ kadrolardır
ve bu kadrolar bir gün devleti ele geçireceklerdir. Bu kafa ‘iyi yetişen’lerin
ancak memur olabildiğini, devlet yönetmek içinse biraz adam olmak
gerektiğini bilmemektedir.
Halkla Birleşme, Düzenin
Dışına Çıkma; Özüne Dönme Çizgisi
Atatürk’ün halkla birleşme ve
düzenin dışına çıkma perspektifi kendi özüne dönme çabasının bir sonucudur
ve kendi özüne dönen Türk toplumu Batıdan ve onun uygarlığından koparak
bir şeyler başarmıştır. Cumhuriyet’in ilk ‘on yıl’ coşkusunun yansıttığı
büyük devrimci atılım bu sayededir.
Bu, Batının yolu değil, ona
karşı bir yoldur. Atatürk dönemi Türkiyesi mazlum dünyanın devrimci
bir devleti olarak Batının karşısına dikilen bir devletti. Onun ekonomisini
de, kültürünü de yurda sokmamıştı. Atatürk, Batı tarihine ve kültürüne
değil, Türk tarih ve uygarlığına eğilmiş, onu diriltmeye çalışmıştı.
Ekonomik sistem olarak da Batının kapitalizmine karşı halkçı-devletçi
bir ekonomi modeli kurmuştu. Yani bütünüyle Batıya aykırı bir program.
Bizler bugün de aynı yola dönmekten
yanayız. Atatürkçülüğü Batıcılık ve Batılılaşma olarak görmüyoruz.
Atatürk hayatının hiçbir döneminde böyle bir amaç gütmedi. O, Türk
ulusunun geleceğini yükselen Doğunun içinde buldu. Ancak ondan sonra
gelen Batıcı kadro kendi Batıcı kafa yapılarına uygun bir Atatürk
yaratmaya çalıştılar. Batılılaşma hikayesi işte ondan sonra piyasaya
sürüldü. Yoksa Atatürk döneminde böyle bir söz dahi işitilemezdi.
Zaten Atatürk’ün tam bağımsızlık
anlayışı, O’nun Batı karşıtlığını da içermektedir. Ve dikkat edilirse
Atatürk’ü Batıcı gösterme çabaları, emperyalizme teslim olmanın, onun
güdümüne girmenin gerekçesi olarak sunulmaktadır. Bu türden Atatürk
yorumlarının kendisine dayanak alabileceği Atatürk’e ait ne bir söz,
ne de bir eylem bulunabilir. Bunu bulamadıkları halde Atatürkçülüğü
saptırmaya çabalamaktadırlar.
Emperyalizme uşaklık edecek
bir zihniyet, Batıcı bir Atatürk’e mecburdur, ancak ne var ki Atatürk
Batıcı değildir. Dolayısıyla Atatürk, sadece devrimcilerin referansı
olabilir, emperyalizmin uşakları ise kendilerine referansı ancak Islahatçılarda,
Tanzimatçılarda bulabilirler. Yani mandacılarda bulabilirler.
Ancak bu mandacılar, şunu da
yaşayarak göreceklerdir, mandacıların karşısına ‘Ya İstiklal Ya Ölüm’
diye dikilecek, Türk gençliği hâlâ ayaktadır. Türk gençliğinin dayanak
noktası Atatürk’ün kendisidir. Sivas Kongresi’nde Tıbbiyeli Hikmet’e
‘Müsterih ol evlat’ diyen Mustafa Kemal’den almaktayız gücümüzü.
Atatürk
Gençliği: Kapıkulu Değil, Devrimci!
Batıcı-sağ iktidarların Türk
Devrimi’ne ihanet çizgisi, yukarıda açıklamaya çalıştığımız tezgâh
sayesinde başarılı olabildi. Ancak Türk gençliği bugün olan biteni
gayet iyi görebilmekte ve değerlendirebilmektedir.
Çözümü padişahta değil, Anadolu
halkında gören bir anlayışla yola çıkan devrimci bir tarihin mirasçısıyız.
Bu devrimci tarihi, düzenle barışık, statükocu göstermeye kimsenin
gücü yetmez. Atatürk devrimciydi, bizler de devrimciyiz. Devrimci
tarihimizden ödün vere vere ülkemizin ne hale geldiği de ortada.
Ancak düzenin kapıkulları devrimciliği
öcü gibi göstermeye çalışarak, ‘aman uslu çocuklar olalım’ diyorlar.
Öyle bir Atatürkçü gençlik yaratılmak isteniyor ki, emperyalizme boyun
eğen, egemenlere boyun eğen, el öpen, önünü ilikleyen, kişiliksiz
bir gençlik.
Ancak bu oyun da tutmayacak.
Biz padişaha sığınmadan halka giden bir Anadolu İhtilali’nin gençleriyiz,
yedi düvele başkaldırıp emperyalist orduları denize döken bir halkın
evlatlarıyız. Bu tarihte, korkaklara, statükoculara, kapıkullarına
yer yok. Bağımsızlık Savaşımızı da bu korkak tipler değil, Atatürk
gibi devrimci insanlar verdi.
Atatürk gençliği, bugün de Anadolu
İhtilali ruhuyla yaşamakta ve mücadele etmektedir. Kendine Atatürkçüyüm
deyip de mücadeleden kaçanlar, Atatürkçülüğü devlet savunuculuğu olarak
göstermeye çalışanlar bundan sonra bu oyunlarında başarılı olamayacaklar.
Batıcı-sağ iktidarların gençliği
Atatürk’ten uzak tutma, marjinalleştirme çabalarını bilen ve bu oyuna
gelmeyecek bilinçte bir gençliğimiz var artık.
Türk Devrimi’nin temel dayanağını
Atatürkçülükte bulan, Türk Devrimi’nin temel dinamiği olan halk-gençlik-aydın-ordu
birlikteliğini sağlamak için çabalayan ve bu birlikteliği baltalamaya
çalışan her türlü girişimi sonuçsuz bırakacak, kısacası artık oyuna
gelmeyecek bir gençliğimiz var.
O nedenle başlattığımız ‘mücadeleci
Atatürkçülük’ dönemi, toplumdaki sahte saflaşmayı gerçek saflaşmaya
dönüştürecek: Batıcı-sağ güçler ve onların kapıkulu ‘Atatürkçüler’
bir yanda, halk-gençlik-aydın-ordu bir yanda.
Batıcı Rejimin Meşruiyeti
Yok, Çözüm Kuvayı Milliye
Türkiye dönüp dolaşıp gerçek
saflaşmaya doğru yol almaktadır. Batıcı siyaset, bugün halkı temsil
etme niteliğini yitirmiştir. Sağıyla soluyla bu böyledir. Siyaset
halktan tümüyle kopmuştur ancak halkın kendini ifade edebileceği bir
siyasal zemin de bulunmamaktadır.
Bu, halkın Kuvayı Milliye örgütlenmesine
girişmesinin nesnel bir zorunluluk haline gelmesi demektir. Batıcı
siyasete karşı tüm halk, genci ve aydınıyla elele vererek Kuvayı Milliye’yi
örgütlemeye girişmek görevi ile karşı karşıyadır. Batıcı siyaset içi
arayışlar bir vakit kaybı olmanın ötesinde siyasetin meşruluğunu sağlamaktadır.
Bu meşruiyeti sağlayabilecekleri hiçbir fırsatı onlara sunmamak gerekir.
Batıcı siyaset halktan kopuktur,
onu yıkmanın tek yolu ise tıpkı Atatürk’ün yaptığı gibi halkı seferber
etmektir. Gençler bugün bu işe soyunmuşlardır ve bunda başarılı da
olacaklardır.
Ancak Türk gençliğinin bu mücadelesinin
tüm halk katmanlarının mücadelesi ile birleşmesi gerekmektedir. Bugün
işçi, köylü, esnaf tüm halk içinde bir Kuvayı Milliye örgütlenmesine
koyulmanın zamanı çoktan gelmiştir. İstanbul Meclisi’ne karşı Anadolu’yu
mekan eyleyen Kuvayı Milliyeciler gibi bugün de Ankara’ya karşı tüm
Anadolu’da Kuvayı Milliye örgütlenmesi başlamalıdır.
Bu halk kendi kendini yönetecek
yeterlilik ve yetenektedir. Batıcı rejimlerce yönetilmeye reva değildir.
Ve elbette kendi kaderine hükmetme hakkını da kullanacaktır.
Batıcı Güçlerin Oyununu
Bozalım Atatürk’ü Halkla Buluşturalım
Türkiye’nin tüm Atatürkçü, ilerici,
devrimci insanları artık bu gerçek saflaşmada yerlerini almak zorundadır.
Bölünmenin değil birleşmenin, ayrılığın değil dayanışmanın zamanıdır.
Türkiye için birşeyler yapmak isteyen herkes Atatürkçülüğü gerçek
içeriği ile savunmak zorundadır.
Gardrop Atatürkçülüğüne karşı
mücadeleci Atatürkçülük, Kuvayı Milliye hareketinin yol göstericisidir.
Atatürk’e ve onun devrimci fikirlerine çok fazla ihtiyacımız olan
bu dönemde, kurulacak tuzaklara karşı uyanık olmalıyız. Bugün en büyük
tuzak, Batıcı bir Atatürkçülüğe saplanmaktır. Atatürkçülüğün halkın
elinde bir güç haline gelmesini engelllemek isteyen Batıcı güçlerin
bu yöndeki tüm çabalarını boşa çıkartmak ve Atatürkçülüğü halkla buluşturmak
en önemli görevimizdir. O nedenle mücadeleci Atatürkçülük sıradan
bir slogan değil, bir devrim programıdır.
Bugün mücadeleci Atatürkçülüğe
karşı çıkan herkes en iyisinden Batıcı rejimin oyuncağıdır. Mücadeleci
Atatürkçülük dalgası büyüyecektir. Türk halkı yüzyılın başında kullandığı
kendi kaderine hükmetme hakkını bugün bir kez daha kullanacaktır.
Yeni Mandacılara Karşı
Mücadeleci Atatürkçülük
Bu aşamada da ‘ılımlı’ sloganlar
arkasına gizlenen sinsi mandacıların Atatürkçülüğü orasından burasından
tahrif etme girişimleri olacaktır. O nedenle bu sinsi mandacılığa
karşı uyanık olmalıyız. Atatürkçü safları bölerek bir kısmını Batıya
angaje etme girişimlerine engel olmalıyız.
Mandacılar hep uslu çocuklar
olmayı, hep boyun eğmeyi önerirler. Mandacılar hep düzenle uyumlu
olmayı önerirler. Mandacılar hep güçlülere yanaşmayı, onların desteğini
sağlamak için çalışmayı önerirler. Mandacılar hep halktan uzak durmayı,
seçkinlere yönelmeyi önerirler. Mandacılar hep makul olmayı önerirler.
Kısacası mandacılar emperyalizmle
uzlaşmayı önerirler. Onlar hep ‘çağın yeni gerçekleri’ diye emperyalizmi
aklamaya çalışırlar. Onlar halktan değil, emperyalizmden öğrenirler.
Çünkü onlar aslında bu halktan değildirler. Ruhuna ve ufacık beyinlerine
emperyalizmin sömürgeci zihniyeti yerleşmiş Batı uşaklarıdırlar.
Atatürk’ü ondan bundan öğrenme
devri kapanmıştır!
Tek kaynak Atatürk’ün kendi
sözleri, kendi eylemi, kendi devrimidir!
Atatürk’ü kendi devriminden
öğreneceğiz.
Ve Atatürk’ün devrimini sürdüreceğiz.
Atatürk
Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok
olacak
Türkiye’yi ıslah etme bahanesiyle yönetime sızdılar
Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın
en önemli devletleri, Türkiye’nin zararıyla, Türkiye’nin gerilemesiyle
ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını
ve ülkemizi tehdit altında bulunduran en güçlü gelişmeler, Türkiye’nin
zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi
denebilir ki, İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye,
Viyana’dan sonra, Peşte ve Belgrad’da yenilmeseydi, Avusturya-Macaristan
siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya da, aynı kaynaktan
esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir.
Bir şeyin zararıyla, bir şeyin
yok olmasıyla yükselen şeyler elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı
alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine
ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür.
Türkiye’yi yok etmeye girişenler, Türkiye’nin ortadan kaldırılmasında
çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları
paylaşarak birleşmiş, ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak,
bir çok zekalar, duygular, fikirler Türkiye’nin yok edilmesi noktasında
yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda
adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin,
Türkiye’nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda,
nihayet Türkiye’yi ıslah etmek, Türkiye’yi uygarlaştırmak gibi bir
takım bahanelerle, Türkiye’nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş
ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini
elde etmişlerdir.
Avrupa’dan nasihat alma
zihniyeti Türkiye’yi geriletti
Oysa bu güç ve kuvvet Türkiye’de
ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir
sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin, en çok da
yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek,
hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa’dan nasihat almak bütün
işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan
almak gibi bir takım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal
vardır ki yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?
Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir; tarihte böyle bir olay yaratmaya
kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de,
bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat,
her gün, her yüzyıl biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür.
Vasilik ve himaye altına giren
bir devlet bağımsızlığını yitirir. Egmenlik hakkı teslim olunamaz,
ayrılık kabul edilemez. Bağımsızlık bir bütündür. Ya vardır, yok ise
devletin kimliği ortadan kalkmış demektir.
Mandacılar diyorlar ki, bizi
bağımsız bırakmayacaklar. Onlar ne düşünürlerse düşünsünler ortada
bir gerçek var. Her ulus bir devlet halini alıyor ve bir Türk ulusu
vardır. Bizi bağımsız bırakmazlar düşüncesi maneviyat bitkinliğinden
doğan bir iman eksikliğidir. Bir an için kabul ve teslim edelim ki,
bizi devlet olarak yaşatmayacaklar, o halde bunu biz mi isteyelim?
Ahmaklar, memleketi Amerikan
mandasına, İngiliz koruyuculuğuna bırakmakla kurtulacak sanıyorlar.
Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca
devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar.
Oh ne ala! Mücadele yerine mandayı
kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız! Bu ne gaflet, bu ne körlük,
bu ne budalalık. İstanbul’un yüce kişileri de bu fikirde. İçlerinden
biri çıkıp da ya istiklal ya ölüm diyemiyor.
Batıya yaklaştığımızı zannettiğimizde
asıl mayamız olan Doğu maneviyatından soyutlanıyoruz
Kurtuluş için, bağımsızlık için
eninde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten
başka karar ve çare yoktur ve olamaz.
Ordu ile, savaş ile, inat ile
bu işin içinden çıkılamaz biçimindeki kaynağı dışarda bulunan öğütlere
uymakla bir vatan, bir ulus bağımsızlığı kurtarılamaz. Emperyalistlerin
pençesine düşen bir kuş gibi yavaş, sefil bir ölüme mahkum olmaktansa
babalarımızın oğlu sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ederiz.
Bunun tersini düşünerek hareket
edeceklerin, acılı sonuçlarla karşılaşacakları kuşkusuzdur. İşte böyle
yanlış görüşlü, yanlış anlayışlı kişiler yüzünden Türkler her yüzyıl
biraz daha gerilemiş, biraz daha çökmüştür.
Bu düşüş, bu alçalış, yalnız
maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki, Türkiye ve
Türk halkı, ahlak bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür
ki Türkiye Doğu maneviyatı ile sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu.
Doğuyla Batının birleştiği yerde bulunduğumuz, Batıya yaklaştığımızı
zannetiğimiz taktirde asıl mayamız olan Doğu maneviyatından tamamıyla
soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki, bu büyük memleketi, bu milleti
çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka bir sonuç beklenemez
bundan.
Bu düşüşün çıkış noktası korkuyla,
aczle başlamıştır. Türkiye’nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş
olan bir takım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkummuş
gibi, Türkiye’yi atıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin
ve milletin çıkarlarının gerektirdiğini yapmakta korkak ve mütereddit
idiler. Türkiye’de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret
ediyorlardı. Diyorlardı ki, “biz adam değiliz ve olmayız. Kendi kendimize
adam olmamıza ihtimal yoktur”. Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımız,
bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara,
kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. Onlar bizi idare etsin diyorlardı.
Türkiye’yi böyle yanlış yollarda
boğulma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtulmak gerekir.
Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur:
Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak...
Bütün ulusa sağlam bir maneviyat kazandırmak.
Evet, bizim yabancı düşmanı
olduğumuz söylenebilir
Eğer yabancı düşmanlığından
o kadar pahalı elde edilen bir bağımsızlığa gölge düşürebilecek her
şeyden nefret etmek anlamı çıkarılırsa, evet, bizim yabancı düşmanı
olduğumuz söylenebilir. Size açıkça söyledim, sonuna kadar açık sözlü
olacağım. Henüz güvencemiz yerinde değildir. Evvelce Türkiye’deki
yabancı teşebbüslerinin, yabancı amaçlarının içimizde uynadırdığı
kaygılar, bütünüyle ortadan kalkmış değildir. Eğer bazen ihtiyatlı
hareket ediyorsak, aşırı derecede kuşkulu davranıyorsak, bize çok
pahalıya malolan özgürlüğümüzü kaybetmek korkumuzdandır.
Yüzyılardır düşmanlarımız Avrupa
ulusları arasında Türklere karşı kin ve düşmanlık fikirleri telkin
etmişlerdir. Batılı zihinlerine yerleşmiş olan bu fikirler özel bir
zihniyet vücuda getirmişlerdir. Avrupa’da bugün de Türk’ün her türlü
ilerlemeye düşman bir adam olduğu, moral ve fikir yönünden gelişmeye
elverişsiz bir adam olduğu sanılmaktadır. Bu zihniyet hâlâ ve bütün
olaylara rağmen mevcuttur. Bu çok büyük bir yanılgıdır. Cevabımı basitleştirmek
için size şu örneği vereceğim: Farz ediniz ki, karşınızda iki adam
var, bunlardan biri zengin ve emrine her türlü araç verilmiş, diğeri
ise yoksul ve elinde hiçbir araç yok. İkincinin, bu araç gereç yoksunluğundan
başka birinciden hiçbir eksikliği yoktur. İşte Avrupa ile Türkiye
birbirine karşı bu durumdadır. Bizi aşağı olmaya mahkum bir halk olarak
tanımakla yetinmemiş olan Batı, yıkılmamızı çabuklaştırmak için ne
yapmak lazımsa yapmıştır. Batı ve Doğu zihinlerinde birbirine karşıt
iki ilke söz konusu ise, bunun en önemli kaynağını bulmak için Avrupa’ya
bakmalı. İşte Avrupa’da aralıksız mücadele ettiğimiz zihniyet budur.
Yerine getirdiğimiz görevin
esas ruhu tam bağımsızlık!
Bizim huzur ve tatbik kabiliyeti
gördüğümüz siyasi meslek, milli siyasettir. Dünyanın bugünkü umumi
şartları ve yüzyılların dimağlarda ve karakterlerde topladığı hakikatler
karşısında hayale kapılmak kadar büyük hata olmaz. Tarihin ifadesi
budur, ilmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir. Milletimizin kuvvetli,
mesut ve müstekar yaşayabilmesi için, devletin tamamıyla milli bir
siyaset takip etmesi ve bu siyasetin iç teşkilatımıza tamamiyle uygun
olması ve ona dayanması lazımdır. Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim
mana şudur: Milli sınırlarımız içinde herşeyden önce kendi kuvvetimize
dayanarak varlığımızı koruyup memleketin iç saadet ve imarına çalışmak!
İstiklali tam, bizim bugün,
yerine getirdiğimiz görevin esas ruhudur. Bu görev, bütün millete
ve tarihe karşı yerine getirilmiştir. Bilgin, bilgisiz, bütün halkımız
belki içindeki zorlukları tamamiyle anlamaksızın, bugün yalnız bir
nokta çevresinde toplanmış ve sonuna kadar kanını akıtmaya karar vermiştir.
O nokta, tam bağımsızlığımızın sağlanması ve sürdürülmesidir. Tam
bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasal, parasal, ekonomik, yasal,
askeri, kültürel ...vb her yönde tam bağımsızlık ve serbestlik demektir.
Bu saydıklarımızın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk ulusun
ve memleketin, gerçek anlamda bütün bağımsızlığından yoksun olması
demektir.
Biz bunu sağlamadan ve elde
etmeden barışa ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz. Görünüş
ve yöntem bakımından barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz, ama tam
bağımsızlığımızı sağlayamayacak olan bu gibi barışlar ve anlaşmalarla
ulusumuz hiçbir zaman canlılığa ve esenliğe erişmeyecektir. Belki,
silahlı çarpışmasını bırakarak yıkıma sürüklenmeye yolaçmış olacaktır.
Eğer ulusumuz bunu kabul etseydi, kabul edecek nitelikte bulunsaydı,
iki yıldan beri savaşmak hiç de gerekli değildi.
Türkiye’nin savunduğu bütün
mazlum milletlerin davası
Biz hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı
güven altına almak için, toptan bizi mahvetmek isteyen emperyalizme
karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrini izleyen insanlarız.
Biz Batı empeyalistlerine karşı bağımsızlığımızı korumakla kalmıyoruz.
Aynı zamanda Batı emperyalistlerinin güçleri ve bilinen her vasıtası
ile Türk ulusunu emperyalizme araç olarak kullanmak isteyenlere engel
oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz
Türkiye’nin bugünkü mücadelesinin
yalnız Türkiye’ye ait olmadığını bütün arkadaşlarımız, ifade etmiş
iseler de bunu bir defa daha teyit etmek lüzumunu hissediyorum. Türkiye’nin
bugünkü mücadelesi yalnız kendi nam ve hesabına olsaydı belki daha
kısa, daha az kanlı olur ve daha çabuk bitebilirdi. Türkiye azim ve
mühim bir gayret sarfediyor. Çünkü müdafa ettiği, bütün mazlum milletlerin,
bütün şarkın davasıdır. Ve bunu nihayete getirinceye kadar Türkiye
kendisiyle beraber olan şark milletlerinin beraber yürüyeceğinden
emindir.
Bütün vatandaşlarım tarafından
da paylaşılan kanaatim şudur ki, zulüm altında tutulan Asya ve Afrika
halkları ile Batıdaki işçiler uluslararası kapitalizmin kendilerini,
efendilerinin çıkarları için istismar etmek gayesiyle sabırlarını
suistimal ettiklerini anladıkları ve çalışan kitleler tarafından sömürgeci
siyasetin meşum tesirinin bilincine varıldığı zaman, burjuva sınıfının
kuvveti ortadan kalkacaktır. Sovyetler Birliği’nin Avrupa işçileri
üzerindeki yüksek manevi otoritesi ve Müslüman dünyasının Türk milletine
olan bağlılığı, şimdiye kadar cehalet ve uyuşukluklarının neticesi
olarak itaatleri sayesinde sömürgeci kuvvetini desteklemiş olan herkesi
Batı emperyalistlerine karşı birleştirmeye samimi dostluğumuzun kafi
geleceğini bize açık şekilde göstermektedir.
Sömürgecilik ve emperyalizm
yeryüzünden yok olacak
Şarktan şimdi doğacak olan güneşe
bakınız!
Bugün günün ağardığını nasıl
görüyorsam, uzaktan bütün şark milletlerinin de uyanışlarını öyle
görüyorum. İstiklal ve hürriyetine kavuşacak olan çok kardeş millet
vardır. Onların yeniden doğuşu, şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih
olacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen
muzaffer olacaklar ve kendilerini bekleyen geleceğe ulaşacaklarıdır.
Sömürgecilik ve emperyalizm
yeryüzünden yok olacak ve yerlerinde milletler arasında hiçbir renk,
din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı hakim
olacaktır.
Gökçe Fırat
19 Mayıs’ta Atatürk çözümünü hatırlamak:
Devrim yapıp vatanı kurtarmak
Ölüsüne saygısızlık olur;
hükümet devam etsin
Farkında mıyız; her kriz döneminde
aynı tartışmaları yaşıyoruz. Başbakanın açıklaması hep aynı: Benim
dışımda bir başbakan seçeneği yok, o yüzden görevimin başındayım,
görevi devretmem. Hükümetin açıklaması hep aynı: Hükümet uyum içinde,
ülkede istikrar var, istikrarı bozmak olmaz, hükümet istifa edemez.
Tekelci basının açıklaması hep aynı: Türkiye seçimle vakit kaybetmemeli,
istikrarı bozmamalı, o nedenle hükümet göreve devam etmeli.
Son üç yıldır hükümet, ülkeyi
krizden krize sürüklüyor, ekonomiyi 10 yıl önceki düzeyine geriletiyor,
ulusal bütünlüğümüzü ilk defa bu kadar tartışılır hale getiriyor,
ama ben tartışılmam diyor; görevime devam edeceğim. Neredeyse, Başbakan
ölse, olsun onun ölüsüne saygısızlık olur, hükümet devam etmeli diyecekler!
Çürük yabancıları bize
kakalıyorlar
Ancak bunun böyle gitmeyeceğinin
farkında olanlar ya da en azından böyle gitmezse ne yaparız diye başka
formül düşünenler de var.
Kemal Derviş’ten sonra Mehmet
Ali Bayar’ın da Amerika’dan transferi böyle bir düşünceyle yapıldı.
Ancak bu transferlerle de geminin yürümemesi ihtimali çok güçlü olduğu
için seçim sistemini değiştirme ve iki turlu yapma tartışmaları sürüyor.
Peki tüm bu tartışmalar nerede yapılıyor? Elbette büyük medyamızda.
Çünkü bu ülkeyi yönetecekler, önce orada seçiliyor.
Peki söyler misiniz bu siyasetin,
futboldan bir farkı kaldı mı? Futbolda da aynı büyük medyanın köşe
yazarları futbolcuları seçip, kadroyu kurup, takımın nasıl oynayacağını
belirlemiyor mu?
Ama daha kötü bir benzerlik,
siyasetin, Fenerbahçe gibi, hep yanlış ve çok sayıda yabancı transfer
etmesi, sonra o yanlış yabancılara göre sahaya çıkıp, tekrar tekrar
düzen değiştirmek zorunda kalması. Fenerbahçe de yılardır bir sürü
yabancıyı böyle trasfer eder, hatta çoğunu Türk yapar, ama sahaya
çıkınca bunların futbolcu olmadıkları, birilerinin Fenerbahçe’yi fena
kazıkladığı ortaya çıkar. Şimdi Fenerbahçe’nin transferleri ile siyasetin
transferlerini yanyana koyun ve karşılaştırın, acaba birileri sadece
Fenerbahçeyi mi kazıklıyor?
Yabancı transferin gemiyi yüzdürmeye
yetmeyeceğini aslında bal gibi biliyorlar. Yoksa barajı düşürmeyi
değil yükseltmeyi, iki, üç turlu seçimi değil tek turlu ve hatta erken
seçimi isterler. Ancak sandıkta alacaklarını bildikleri için düşük
baraj, çok tur istiyorlar. Olsun, barajı da düşürseler turları da
çoğaltsalar, vatandaştan sandıkta alacakları değişmeyecek. O seçimin
ertesinde oturup ne aldıklarını Sabancı ile tartışırlar.
19 Mayıs töreninde bir
genç çıkar da...
Tüm bu boş ve gereksiz tartışmalar
içinde yeniden bir 19 Mayıs geliyor. Gelsin 19 Mayıs resepsiyonları,
mesajları, baloları, törenleri...
Düzen, 19 Mayıs’ta Atatürk’ü
anacak, gençlere de bayram yaptıracak!
Peki bu törenlerde bir genç
çıkar da kazara şu satırları okumaya kalkarsa: “Memleketin yaşadığı
vahim anları size söylemeye gerek görmüyorum. Memlekete yabancı nüfuz
ve hakimiyeti kısmen ve fiilen girmiştir. Hürriyet olmayan bir memlekette
ölüm ve çöküntü vardır. Tarih bugün biz evlatlarına bazı büyük vazifeler
yüklüyor. İstibdat ile mücadeleye başladık. Sizden fedakârlık bekliyorum.
Kahredici bir istibdada karşı ancak bir devrimle cevap vermek ve köhneleşmiş
olan çürük idareyi yıkmak, milleti hakim kılmak, vatanı kurtarmak
için sizi vazifeye davet ediyorum”
Evet bu satırlar Mustafa Kemal’in.
1906 yılında sürgünde arkadaşlarıyla kurduğu bir gizli örgüt toplantısında
yaptığı konuşma. Yani Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmadan tam 13 yıl
önce.
Düzenin sahipleri bu tür sözlerle
karşılaşacaklarını pek düşünmezler, çünkü onlar Atatürk’ü halktan,
hele hele gençlerden özenle saklarlar. İsterler ki Atatürk ne yaptı
bilinmesin. Geçtik Atatürk’ün devrime çağıran sözlerini, bugün, 19
Mayıs’ın Türk Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nın başlangıç tarihi olduğu
unutulmuştur.
Devam edelim mi Atatürk’ü anmaya?
İşte o derece hazin bir durum
içindeyiz.
Düzen sahiplerinin tartıştığı
şeyleri bir hatırlayalım hele; ülkeye daha çok yabancı sermaye gelsin,
Avrupa Birliği’ne girelim, girmek için istedikleri her şeyi yapalım,
gerekirse Kıbrıs’ı da verelim, isterlerse Güneydoğu onların olsun,
Amerika’ya inanalım, Avrupa’ya güvenelim, halka baskı uygulayalım,
aman seçim yapmayalım, koltuklarımızdan kalkmayalım...
Ve sonra da Atatürk’ün şu sözlerini:
“Mandacılar diyorlar ki, bizi
bağımsız bırakmayacaklar. Bizi bağımsız bırakmazlar düşüncesi maneviyat
bitkinliğinden doğan bir iman eksikliğidir. Bir an için kabul ve teslim
edelim ki, bizi devlet olarak yaşatmayacaklar, o halde bunu biz mi
isteyelim?
Ahmaklar, memleketi Amerikan
mandasına, İngiliz koruyuculuğuna bırakmakla kurtulacak sanıyorlar.
Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca
devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar.
Oh ne ala! Mücadele yerine mandayı
kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız! Bu ne gaflet, bu ne körlük,
bu ne budalalık. İstanbul’un yüce kişileri de bu fikirde. İçlerinden
biri çıkıp da ya istiklal ya ölüm diyemiyor.”
Devam edelim mi Atatürk’ü anmaya?
Ya bu sözlere ne demeli:
“Kurtuluş için, bağımsızlık
için eninde sonunda düşmanla, bütün varlığımızla vuruşarak onu yenmekten
başka karar ve çare yoktur ve olamaz. Ordu ile, savaş ile, inat ile
bu işin içinden çıkılamaz biçimindeki kaynağı dışarda bulunan öğütlere
uymakla bir vatan, bir ulus bağımsızlığı kurtarılamaz. Emperyalistlerin
pençesine düşen bir kuş gibi yavaş, sefil bir ölüme mahkum olmaktansa
babalarımızın oğlu sıfatıyla vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ederiz.”
Akdeniz’de görüşmek üzere
19 Mayıs’ı Atatürk gençlere
bayram olarak hediye etmişti. Atatürk, Cumhuriyet’i de gençlere emanet
etmişti. Ama O’nun ölümünden sonra iktidarı gaspedenler ne Cumhuriyet’i
gençlere bıraktılar ne de 19 Mayıs’ta kutlayacak bir bayram.
Ama onlar hâlâ pişkin pişkin
sırıtıyorlar; olsun çocuklar, biz vatanı Avrupalılara satarken siz
bayramınızı kutlayın. Pijamalı başbakandan sıkıldınızsa size tişörtlü
Derviş’i verelim. O da olmadı, kravatsız Mehmet Ali’yi.
Sonra hepsi Anıtkabir’de sıraya
girip Ata’nın huzuruna çıkacak ve O’nun izinde olduklarını söyleyecekler.
Biz de inanacağız!
Sandıkta görüşürüz demiyoruz.
Çünkü iş sandık işi olmaktan çıkmış durumda. Seçimler sizin olsun.
Kaç turlu isterseniz yapabilir, istediğiniz kadar tur atabilir, istediğiniz
kadar dönebilirsiniz. Ama bu milletin seçim bekleyecek hali kalmadı.
Zaten seçimlerle düzelecek bir şey de kalmadı.
19 Mayıs, tam da bu gerçeği
bir kez daha hatırlatıyor bize. İstanbul’u terk etmenin, gemileri
yakmanın, Samsun’a çıkıp Kurtuluş Savaşı’nı başlatmanın çağrısıdır
19 Mayıs.
Devrim yapıp vatanı kurtarmanın
çağrısıdır 19 Mayıs.
Vahdettinlerin sürü sürü çoğaldığı
bu memlekette Mustafa Kemallerin çıkmayacağını sanıyorsanız yanılıyorsunuz.
Dumlupınar’da, Sakarya’da, Akdeniz’de
görüşmek üzere...
Ali Özsoy
ADKF,
Mücadeleci Atatürkçülük Dönemini Başlatıyor
Ekim 2000’deki Kuruluş Kurultayı'ndan bugüne, çok
kısa bir zaman geçmiş olmasına rağmen, Atatürkçü Düşünce Kulüpleri
Federasyonu (ADKF) yeni bir bakış açısı ve anlayışla Türkiye siyaset
sahnesine ilerici dinamikleri çıkardığını gösterdi. Türkiye'nin çalkantılı
bir döneme girdiği ve büyük değişimlere gebe kaldığı bir zamanda yaşıyoruz.
Tepki
Atatürkçülüğünden
Siyasi Mücadeleye
Bugün gelinen noktada, küreselleşme adı altında,
emperyalizmin, işbirlikçi güçlerinin ve gericiliğin Kurtuluş Savaşı
ve Cumhuriyet Devrimi'yle ilk defa topyekün, tarihsel bir hesaplaşmaya
girdiğini görüyoruz. Dolayısıyla Atatürkçülük'ün geçmişte iyi şeyler
yapmış bir akım gibi bir yanılsama içinde ele alınamayacak kadar emperyalizmin
güncel saldırılarının muhattabı olduğunu görüyoruz.
1990'lar aynı zamanda Türkiye'de milyonlarca insanın
bu saldırıya karşı yeniden harekete geçtiği yıllardır. Uğur Mumcu'nun
katledilmesi, Sivas'taki gerici ayaklanma, katliam ve şeriatçı hareketin
iktidarı talep eder boyuta gelmesi, üniversitelerde de önemli bir
hareketliliğin kaynağı olmuştu. 12 Eylül rejiminin sistemli olarak
bastırdığı yurtsever, ilerici gençlik, gericiliğin ve faşizmin kalesi
haline getirilen üniversitelerde, bu gericileşme sürecine yeni bir
yapılanmayla, tepki örgütleriyle karşı koymaya başladı.
Bu örgütlenmeler ADK ve ADT'lerdi. Hemen hemen Türkiye'nin
bütün üniversitelerinde gençlerin kendiliğinden, örgütsüz ama kitlesel
bir hareketliliğiyle kuruldu ADK'lar. Ortak özellikleri Türkiye'nin
50 yıldır sokulduğu bağımlılık ve gericileşme sürecine, tepkisel direniş
odakları olarak çıkmalarıydı. İlk başta şeriat tehlikesine karşı laiklik
vurgusuyla kendini gösteren bu tepki, kısa süre içerisinde bağımsızlık
vurgusunu ve antiemperyalizmi de ön plana çıkardı.
Hareketin bu denli kendiliğinden, örgütsüz olmasına
karşın, bu kadar yaygın ve kitlesel olabilmesi, iki gerçeği gösteriyor.
Birincisi, Türk gençliğinin sürece olan tepkisinin boyutu. İkincisi
ise, bu ülkede yıllardır eksik olan ve Türkiye'nin siyasi çözümsüzlüğünün
de nedenlerinden biri olan yurtsever, ilerici, devrimci bir gençlik
hareketinin doğal kaynağının ADK'lar olduğu.
Bağımsız, laik, demokratik bir Türkiye mücadelesi
için gençliğin doğal örgütlenmeleri olarak ortaya çıktı ADK'lar. Ama
bugüne kadar yaşanan temel sorun, bu tarihi rolün ve misyonun ADK'lı
öğrenciler ve ADK'larca yeteri kadar iyi kavranamamış olmasıydı. Bu
nedenle çıkış noktasındaki tepkisellik boyutu uzun süre aşılamadı.
Hatta bu seviyenin dahi altına inildiği, ADK'ların siyasileşemediği,
basit kulüpçülük ve hobi etkinilikleri düzeyine kadar gerilediği görüldü.
Dolayısıyla hedeflenen mücadeleden kopulan ve doğal olarak cılızlaşılan
bir dönem yaşandı.
Bu dönem, gençliğin uzun süredir siyasetten uzak olmasının
da sebep olduğu bir geçiş dönemi olarak da değerlendirilebilir. Ama
gereğinden fazla uzadığı da artık gün gibi ortadaydı. ADKF işte tam
da bu dönemin sona erdiğinin en açık göstergesidir. Birkaç öncü ADK'nın
hareketiyle başlayıp kısa sürede tüm Anadolu'ya ve bütün ADK'lara
yayılan ADKF iki önemli adım attı: Birleşme ve siyasileşme.
Birleşmenin amacı, artık daha fazla ses çıkarmak veya
kalabalık yaratmak değil, Atatürk Gençliği'nin, Türkiye'yi yeniden
bağımsız, laik, demokratik bir ülke haline getirmek için örgütsel
bir güç oluşturma ve mevcut gerici düzeni değiştirme iradesini oluşturmaktı.
Siyasileşmek ise tepkisellik düzeyinde bir siysaset değil, Türkiye'nin
tüm sorunlarına çözüm bulma ve ülkenin içine girdiği bunalımı devrimci
bir atılımla aşma iddiasıydı.
Her şeyden önce Atatürkçülük, bir tören giysisi, geçmişte
yapılan olumlu şeylere dair tatlı bir anı olamaz. Kemalizmin tarihi,
siyasi mücadeledir. Bu siyaset ise devrimci, antiemperyalist, aydınlanmacı,
mücadeleci bir pratik ve düşünceden oluşur.
Yeniden toplumsal mücadelenin hedeflenmesi ve geçmişin
tüm olumlu mirasının sahiplenilmesi, Atatürkçülük'e yüklenilmek istenen
tüm düzen içi anlamları ortadan kaldırmaktadır. Kurtuluş Savaşı'nın
ve Cumhuriyet Devrimi'nin hedeflediği ve önemli ölçüde ulaştığı bağımsızlık,
laiklik ve demokrasi, Türkiye'nin bugünkü düzeninin tam tersidir.
Bugünkü toplumsal mücadele ve Türkiye'nin siyasi ve ekonomik durumu
bize devrimciliğin ve düzen karşıtlığının gerekliliğini çok açık gösteriyor.
Mücadeleci Atatürkçülük
Atatürk'ün, gençliğinin ilk yıllarından itibaren
bir yurtsever ve devrimci olarak en önemli özelliklerinden biri, mücadeleci
kimliği, haksızlıklara ve halkın içine düşürülmüş olduğu duruma tahammülsüzlüktü.
Bugün, Atatürk'ü örnek alan gençlerin her şeyden önce bu mücadeleci
yanını örnek alması gerekiyor.
Mücadele her şeyden önce doğru bir bilinç ama bununla
beraber bu doğru tarihsel ve toplumsal bilincin yüklediği bir çalışma
azmi, iradesi ve cesareti gerektirir. Mücadelelecilik bilinci; varolanı
kabul etmemek, düzenle barışık olmamak, emperyalizm ve gericilikle
sonuna kadar toplumun her alanında savaşmayı gerektirir.
50 yıllık karşıdevrim süreciyle, ülkemiz artık ne
bağımsız, ne laik, ne de demokratikdir. Halkın sömürüldüğü ve yoksullaştığı,
ABD Başkanı'nın Telekom'un satılması için mektuplar yazdığı, ülkenin
her beş yıl on yılda bir IMF'ce gönderilen prenslerin "kurtarıcı"
ellerine bırakıldığı bir ortamdayız. Ve bu ortamda, bu düzenle barışık
yaşayan, bu düzen içerisinde bu halkın onurlu bir yaşam süreceğine
kanabilen, bu düzenden medet uman tüm bunların yanında Atatürk'ün
mavi gözlerine methiyeler döküp şiirler okuyarak onun yolunda yürüdüğünü
iddia edenlerin samimiyetine güvenilemez. ADKF, bu durumu kabul etmeyen
bir bilinçle yola çıkıyor.
Örgütlenme alanı olan her üniversitede ve tüm ülke
sathında varolan durumu değiştirme bilinci, tüm pratiğimizi etkiledi.
Kampüslerde, amfilerde, gericiliğin ve Cumhuriyet düşmanlığının egemen
olduğu üniversitelerimiz artık yeni bir solukla ADK'lı öğrencilerin
duvar gazeteleri, bildirileri, afişleri, yayınları ile aydınlanıyor.
Her kampüste egemenlik kurduğunu iddia eden ve Atatürkçü, ilerici,
devrimci gençleri bastırmaya çalışan siyasi güçler hem öğrenciler
hem de okul yönetimleri aşamasında güçlerini yitiriyor ve kararlı
mücadelemizle yüzyüze geliyorlar.
Artık üniversitelerimizi özelleştirme ve gericileştirme
yoluyla teslim almak isteyen küreselleşme sürecine karşı direnen,
Öğrenci Konseyleri'nde öğrencilerin haklarını ve üniversitede demokrasiyi
savunan, üniversiteye uygulanan ırkçı ve gerici baskılarla ne pahasına
olursa olsun mücadele eden bilinçli bir öğrenci hareketi yükseliyor.
Gericiliğin ve faşizmin kalesi olarak bilinen her kampüste ise gün
geçmiyor ki ADK'lar ortaya çıkmasın ve ADKF değişmez denen dengeleri,
nesnellikleri sarsmasın.
Ancak mücadelemiz elbette akademik alanla sınırlı
değil. Tersine, akademik mücadele Türkiye için mücadeleye tabii. Artık
Atatürk Gençliği, IMF hizmetkarı hükümetlerce kapatılmak istenen tersanelerin
önünde Türk işçisiyle beraber, yoksulluğa ve emperyalizme teslim edilmek
istenen emekçi halkımızla beraber IMF reçetelerine karşı alanlarda,
gericilik tarafından katledilen aydınlarımızın izinden milyonların
geldiğini göstermek için sokaklarda.
Ve tüm bu mücadelenin tepkisellik ve sıradan militanlığın
ötesinde fikirsel, ideolojik bir mücadeleyle yönlenen bilinçli bir
tarihe müdahale olduğunu gösteren İleri dergisi. Türkiye'de artık
2. Cumhuriyetçiliğin, neoliberalizmin, yeni mandacılığın, gericiliğin
ideolojik egemenliğinin Atatürkçü, ilerici, devrimci alternatifi teorik
bir duruş ve halka öncülük edecek pusula, İleri dergisiyle inşa edilmekte.
Bu süreç bizzat gençliğin Türkiye'nin ilerici aydın birikimiyle omuz
omuza girdiği çabayla ilerliyor.
ADKF'yi bazı kesimler aşırı militan buluyor, çalışmalarını
kendileri için cesaret edilemez nitelikte zor ve tehlikeli görüyor.
Aynı kesimler İleri dergisinin başarılarına ise inanamadıkları için
temkinli yaklaşıyor. İşte bu kesimlerle temel farkımız doğru bilinç
ve devrimci iradeyle halkın bitmez tükenmez yaratıcı potansiyelini
birleştiren her hareketin tarihe devrimci bir tarzda müdahale edebileceğini
bilmemizdir. Bu hem bir bilinç hem de bir istek, yani bir tercih meselesidir.
Biz ise tercihimizi hep çalışmaktan, daha fazla, daha
fazla çalışmaktan yana yapmış gençleriz. O nedenle bizim için inanılmaz,
ulaşılmaz, cesaret edilemez hedefler olamaz. ADKF, kendi pratiğini
Atatürk'ün içinden çıktığı Jön Türk'lerin, Kurtuluş Savaşı gençliğinin,
1960 ve 1968 gençliğinin mücadeleci mirasına dayandırıyor. Bu kuşakların
değişmeyen özelliği ise mücadelecelik, halkına ve ülkesine adanmış
bir hayat, yurtseverlik ve devrimcilik.
Devrimcilik
Artık Türkiye'de devrimcilik ve Atatürkçülük
birbirinden ayrı tutulmak istenen iki kavram olamaz. 12 Mart ve 12
Eylül Amerikancı darbeleri, emperyalizmin kaşısındaki esas büyük tehlikenin
halkın devrimci hareketinin Atatürk'ün bıraktığı mirasa dayanarak
bağımsızlık ve demokrasi yolunda engellenemez bir güçle ilerlemesi
olduğunu gördü. Bu iki darbenin halk üstünde uyguladığı baskılar kadar
önemli bir yanı Atatürkçü, ilerici, devrimci kesimlerde oluşturabildiği
ideolojik tahribattı.
Bu dönemde Türkiye'de iki ucube yaratıldı. Bunlardan
biri halkın sorunlarıyla ilgilenmeyen, halktan kopuk, bağımsız ve
demokratik bir ülke için mücadele etmeyen, düzenle barışık, Kemalizmi
tutuculuk ve emekçilere karşı bir akım olarak algılayan bir cins "Atatürkçülük".
Ne kadar karşı olduklarını söyleseler de bu "Atatürkçülük"
tanımının sınırları içinde kalanlar "Kenan Evren Atatürkçülüğü"
yapmaktadır.
İkinci ucube ise yine halktan kopuk, marjinal bir
radikallik peşinde koşan, ülkenin tüm ulusal ve devrimci tarihine
ve değerlerine yabancı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi'nin
kazanımlarını önemsemeyen, savunmayan hatta düşman kabul eden sözde
bir "devrimcilik" anlayışı.
ADKF Amerikan icadı bu iki ucubenin Türkiye'deki yozlaştırıcı
etkilerini ortadan kaldırıyor. Artık Atatürk'ün devrimlerinin, Kurtuluş
Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi'nin, Türkiye'nin bugünkü devrimci ihtiyaçları,
yani bağımsızlık ve demokrasi için halkın mücadelesinin yükseltilmesinin
en büyük güç kaynağı olduğu bir dönemdeyiz. Halkın, devrimci tarihi
ve mirasına sarılması, onun bugünkü devrimci potansiyelinin de açığa
çıkmasının işaretidir. ADKF bu gücü açığa çıkartma tarihsel misyonunun
da örgütüdür.
Halkla Birleşme
Küreselleşmenin saldırlarına tek cevap olabilir.
Bu da emperyalizmin ve işbirlikçilerinin çıkarlarının değil, ulusal
çıkarların, kamunun, emekçilerin ihtiyaçlarının karşılandığı, bağımsız
bir ekonomi ve halk kesimlerinin gerçekten demokratik iktidarı. Atatürk'ün
devrimlerini savunmanın, ilerletmenin ve tamamlamanın bunu gerçekleştirebilecek
tek toplumsal güç olan toplumun emekçi kesimleriyle kucaklaşmaktan
ve mücadelelerine katılmaktan geçtiği ortadadır. ADKF, IMF'ye ve emperyalizmin
sömürgeleştirme politikalarına karşı işçisi, memuru, köylüsü, esnafı,
ulusal üreticisiyle direnen halk kesimlerinin iktidarını bu bilinçle
savunur. Bu anlamda solun tarihi tanımına sahip çıkmaktayız.
Sol, tarihte ilericiliğin, halkın ilerleyen toplumsal
yapıdaki çıkarlarının savunuculuğun adıdır. 20. yy'da emperyalizm
çağı koşullarında, emperyalizme karşı kendi ulusal bağımsızlıkları
ve onurlu yaşamları için ortaya çıkan ezilen halkların mücadelesi
tarihin ilerletici ana unsuru olarak belirdi. Tarihin emperyalizme
karşı ilk başarılı Kurtuluş Savaşı'na önderlik eden, Cumhuriyet Devrimi'yle
bunu pekiştiren ve ezilen dünyaya örnek olan Atatürk'ün eylemi 20.
yy'ın en devrimci, en ilerici pratiklerinden biridir.
ADKF de bu çerçeve içinde ilerici, devrimci bir mücadeleyi
halkla omuz omuza elbirliğiyle sürdürmek isteyen gençlerin örgütüdür.
Siyasetler Üstü Bağımsız Devrimci Güç
ADKF'nin bir yıl gibi kısa sürede elde ettiği
başarılar, Anadolu'ya yayılması, kitleselleşmesi, yarattığı tartışmalarla
ve İleri dergisiyle kamuoyunu işgal etmesi bazı kesimleri şaşırtıyor
ve ADKF'nin arkasında bu büyüyen güce maddi ve örgütsel kaynaklık
edecek bir siyasi yapı ya da parti aratıyor. Oysa ADKF'nin başarısı
Türkiye'yi bu noktaya getiren tüm siyasi odaklardan bağımsız bir gençlik
örgütlenmesi, dolayısıyla alternatif bir bakış açısı ve hareketlilik
yaratmasından kaynaklanıyor.
Bu tavrımız yalnızca gençliğin siyasete kendi tavrını
koyması için ortaya çıkmamıştır. Esas sorun hedeflediğimiz bağımsız,
laik demokratik Türkiye için birleşik halk cephesini gençlik içerisinden
başlayarak tüm toplumsal katmanlarda kurmaktır. Bu ise Kuvayı Milliye'yi,
yani ulusun güçlerini toparlamak misyonudur. Bu misyonun bugünkü kısır
döngüden sorumlu siyasi partilerin güdümünde gerçekleşemeyeceği açıktır.
Amacımız zaten Türkiye'ye bir alternatif sunmaktır. İdeolojik, siyasi,
örgütsel, mali her alanda bu denli emek sarfetmemizin ve kendi bağımsız
çalışmamızı toplumun ileri unsurlarıyla beraber yürütmemizin sebebi
de budur.
ADKF'nin bu anlamda siyasetler üstü olması onun siyasi
özelliğinin zıttı değil tersine tamamlayıcısıdır. ADKF, Kuruluş Bildirgesi'nde
kendini tanımladığı gibi bağımsız, laik, demokratik Türkiye için çalışan
siyasi bir gençlik örgütüdür. Siyasi hedefimiz Kuvayı Milliye'nin
siyasetidir. Yani Atatürk'ün başlattığı antiemperyalist, demokratik
devrimleri tamamlamak, ilerlemek ve Türkiye'yi ezilen dünyanın yeni
atılımında ön saflara taşımak.
Elbette siyasi bir yapılanma olduğu için ADKF Türkiye'deki
diğer siyasi yapı ve partilerin olumlu yanlarıyla ilişki içinde olacak
ve birleşecektir. Ancak bu ADKF'nin bağımsız konumunu asla etkilemeyecektir.
Kuvayi Milliye'nin Dostları ve Düşmanları
Bu yeni Kuvayı Milliye hareketinin en önemli
özelliği birleştiriciliktir. Özlediğimiz Türkiye için toplumun her
kesiminde çalışan farklı kökenlerden gelen, farklı siyasi görüşler
hatta ideolojik yapılara sahip olsa da bağımsızlık, laiklik ve demokrasi
etrafında birleşecek pek çok güç mevcuttur. ADKF'nin çalışması dost
yaratan ve dostları birleştiren bir çalışmadır. İleri dergisinin yazar
kadrosu bile Atatürkçü, ilerici, devrimci kesimler ve aydınlar arasında
daha önce hiç gerçekleşmemiş bir birleşmenin, daha önce hiç yan yana
durmayan isimlerin buluşmasının gerçekleşebileceğini gösterdi. Çok
büyükmüş gibi gözüken çelişmelerin aslında ortak mücadeleye tabi kılındığında,
aynı siyasi hattın ilerletici unsurları olabileceği görüldü.
Mücadelede samimi ve yapıcı çalışmalarda bulunan her
kesimin biribirinin ve ADKF'nin dostları olduğu ve birleşmenin ağır
bastığı olumlu bir dönemi yaşıyoruz. Bu birleşik gücün yaratıldığı
koşullarda bazı kesimlerin samimiyeti ve tutarlılığı da sınanıyor.
Yani hareketimiz dostlarını yaratıyorken düşmanlarını da yaratıyor.
Bu düşman, yalnızca emperyalizmin ve gericiliğin açık siyasi güçlerinden
ibaret değil. Yıllardır Atatürkçülük ve devrimcilik kavramlarını kendi
kişisel çıkarları doğrultusunda yozlaştıran ve emperyalizmin hizmetine
sunan ve halk cephesini bölmeyi kendine görev edinmiş olan kesimlerin
karşımızda olması hiç şaşırtıcı değil.
Ancak dostlarını birleştirmek için olanca gücüyle
çalışan ADKF'nin düşmanlarını tarihin çöplüğüne atmak için bütün enerjisiyle
halk güçlerini seferber edeceği de ortadadır. ADKF'nin, Atatürk Gençliği’nin
yeniden uyanışında oynadığı büyük rol ortadadır. Bu tarihsel aşamayı
artık kimse engelleyemeyez. Bu tarihsel gerçeği deneyerek öğrenmek
isteyenler içinse denemek serbesttir ama biz uyaralım, bu yolun sonu
bozgundur, hüsrandır.
ADK ve ADT'lere Düşen Yeni Görev: Birleşik
Mücadeleye Katılmak
Atatürk Gençliği artık dağınık, siyasetten uzak,
edilgen bir kitle değil. Tarihsel görevi etrafında, ülkesine hizmet
etmek için birleşmiş ve tek temsilcisi ADKF'nin öncülüğünde Kuvayı
Milliye saflarına katılmak hatta en önde Kuvayı Milliye'yi örgütlemek
için sahnede.
Kurulması üzerinden henüz 6 ay geçmeden 41 üniversiteden
22 ADK ve ADT'den sadece temsilci düzeyinde 1000'e yakın katılımcıyla
Türk gençliğinin uzun yıllar sonra Cumhuriyet Devrimleri'ni tamamlamak
için birleştiğini ADKF Anadolu Kurultayı'nda gördük. Bu Kurultay yalnız
Atatürk Gençliği'ni değil yıllardır en önde mücadele veren aydınlarımızın
ve Kemalizmin yılmaz savunucularını da buluşturan tarihi bir dönüm
noktasıydı.
Artık ADK ve ADT'ler için yeni bir dönem başlamıştır.
Kulüpçülük, "hobi Atatürkçülüğü" dönemi kapanmış, mücadeleci
Atatürkçülük dönemi başlamıştır.
ADKF, ADK'ların ve ADT'lerin ulaştığı örgütlülük seviyesinin
nitel ve nicel başarısının kendisidir. ADKF'ye katılmak ve ADKF'yi
büyütmek, Kuvayı Milliye'nin parçası olmak demektir. Bu göreve direnen
veya kayıtsız kalanlar önemsizleşecek ve silinecek, bu birliğe güç
ve nitelik katanlar 2. Kurtuluş Savaşı'na katılmak şansına sahip olacaktır.
Tüm Atatürkçü, ilerici, devrimci arkadaşlar çağrımızın
tarihsel önemini kavrıyor. Saflarımız gün geçtikçe çoğalıyor. Artık
geri dönüş yok: İleri...
Doğan Avcıoğlu
İstiklalciler, milliciler; birleşiniz!
(11 Ocak 1967 YÖN)
İlericilik iddiasındaki Amerikanofil
politikacılar, sosyalizmi 'umacı' göstermek için, hayli eğlenceli
bir kampanyaya girişmişlerdir. Tunçkanat'ın açıkladığı CIA raporuna
uygun biçimde, solda milliyetçi bir birleşmeyi engellemek için çırpınan
bu sahte ilericiler, düne kadar Avrupa sosyalizmini övdüklerini unutup,
şimdi 'Sosyalizmin temelinde Marks yatar', tarzında müthiş ifşaatla,
sosyalizmi gözden düşürmeye kalkışmışlardır. Çağımızın en büyük hümanisti
ve bilim adamı olduğunda bütün namuslu düşünürlerin birleştiği Marks
şimdi bir 'kolera mikrobudur'... Düne kadar pek övdükleri Avrupa sosyalizmi,
aslında kötü olduğu için değil, temelinde Marks bulunduğu için kötüdür!
Sosyal bilimlerde yeni bir çığır
açan ve insanların her türlü tutsaklıktan kurtarılarak en geniş özgürlüğe
kavuşturulmasını isteyen Marks'ı savunmak haddimiz değildir. Ama emperyalizmin
hizmetindeki teorisyenler, temelinde Marks yatıyor diye, sosyalizmin
Atatürkçülüğe aykırı olduğunu ilan etmektedirler. Bu noktada sosyalistlerin
ne istediklerini hatırlatmakta fayda vardır.
Sosyalistler, herşeyden önce,
Atatürk'ün sağladığı, fakat sağcı politikacıların hovardaca sattıkları
haklarımızı yeniden kazanma yolunda mücadele vermektedirler. Atatürkçülüğün
özünde, tam bağımsızlık vardır. Atatürk'ün deyimiyle tam bağımsızlık,
'piyasada, maliyede, ekonomide, adalette, askerlikte, kültürde ve
bu gibi konularda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir.' Ve Atatürk
şöyle devam etmektedir: 'Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan
yoksunluk, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla, bütün bağımsızlığından
yoksunluğu demektir...' Sosyalistler, gerçek anlamıyla böyle bir bağımsızlığın
peşinde koşmaktadırlar. Bağımsızlık davası yanında, bütün öteki meseleleri
ikinci derecede önemli saymaktadırlar.
Daha yakınlara gelelim: 1940-45
dönemlerinde gerçekleştirilmek istenen bütün reformlar, bugün sosyalistlerin
baş talepleri arasındadır. O dönemin en önemli iki davası, köy enstitüleri
ve toprak reformu idi. Sosyalistler bugün, bir çeyrek asır önce başlatılan
ve sonra rafa kaldırılan bu iki temel davanın savunuculuğunu yapmaktadırlar.
Hatta TİP'in istediği toprak reformu, mali hükümleri ve kamulaştırma
sınırları bakımından 1945 Kanunu’nun hayli gerisindedir.
Çeyrek asır önceki dönemin başka
bir özelliği, planlı bir devletçiliğin geniş hazırlıklarına girişilmesiydi.
1933'te ilk adımları atılan planlı devletçiliğin, harpten sonra büyük
ölçüde geliştirilmesi öngörülmekteydi. Sosyalistler, bugün planlı
devletçilik derken, bu eski davanın savunuculuğunu yapmaktadırlar.
Şüphesiz, o tarihlerde büyük hatalar işlenmiştir. Halk kütlelerine
mal edilmeden, köklü reformların başarılacağı sanılmıştır... Feodalite
kalıntısı unsurların ve kompradorların mukavemeti ve sabotaj teşebbüsleri
hesaba katılmamıştır. Bu yüzdendir ki, girişilmek istenen işler başarısızlıkla
sonuçlanmıştır.
Sosyalistler, planlı devletçiliğin
ve köklü dönüşümlerin, ancak geniş demokratik reformlar ile birlikte
başarıya ulaşacağı inancındadırlar. Nitekim CHP Genel Sekreteri de,
27 Mayıs Devrim Derneği’nde verdiği son bir konferansta bu gerçeği
dile getirmektedir: "Çare halkın ekonomide hakim unsur haline
getirilmesidir. Bunun için gerekli iktisadi düzen değişikliğinin ve
imkan eşitliğinin sağlanması şarttır. Demokrasi, halkın, devlet ve
toplum yönetimine hakim olması oranında gerçek demokrasi olur. Halk
ekonomiye hakim olamazsa, devlet ve toplum yönetimine hakim olamaz.
Dolayısıyla insanlar da kendi hayatlarının hakimi olamazlar."
Görüldüğü gibi, sahte ilericilerin
iddialarının tam aksine, sosyalistlerin halen istedikleri 19 Mayıs
1919'da Mustafa Kemal'in Anadolu toprağına ayak basmasıyla başlayan
"büyük uyanışın" bugünün şartlarıyla devamından başka bir
şey değildir. Sosyalistler kesinlikle Atatürk'ün yolundadırlar ve
herşeyden önce, son çeyrek asırda yitirdiklerimizi kazanma davasındadırlar.
Sosyalistlerin bugünkü taleplerini
paylaşmak için sosyalist olmaya dahi lüzum yoktur. Gerçekten milliyetçi
olmak yeterlidir. Temel dava, bağımsızlık davasıdır. Ama bu dava,
köklü ekonomik ve sosyal reformları gerçekleştirmedikçe çözülemez.
Bu sebeple, bugünün "Misak-ı Milli"si, yalnız politik planda
kalmayıp, ekonomik ve sosyal alanları da kapsayacaktır. En bilinçli
milliyetçi olduklarını söyleyen sosyalistlerin görevi, ikinci derecede
meseleleri bir yana bırakıp, bütün milliyetçileri tereddütsüz etrafında
toplayabilecek yeni bir "Misak-ı Milli" programını ortaya
koymaktır.
Bu noktada bir kısım sosyalistlerin,
herkesi birleştirecek ortak görüşleri araştırmak yerine, ayrılıkları
büyük göstermeye çalışmaları üzücüdür. Mesela dış ticaretin devletleştirilmesini
isteyenler ile "iç ve dış ticaretin halklaştırılmasını"
ileri süren Ecevit arasında önemli bir fark olmasa gerektir. Ecevit,
görüşünü şöyle açıklamaktatır: "İç ve dış ticaretin halklaştırılması
yoluyla yatırım kaynağı israfının ve döviz kaçırmanın önlenmesini
istiyoruz. Kısaca bu iki alanda da halkı ekonomiye hakim kılmak istiyoruz.
Devlet kesiminde üretilen malların devlet kanalıyla, üretici köylünün
de devlet öncülüğüyle kooperatifleşerek ürünlerini bu kooperatif kanalıyla
ihrac etmesi gerekir." Görüldüğü gibi, CHP'nin sağcı baskı altında
1954'te liberalleştirilen en tavizci programı çerçevesinde dahi, Ecevit'in
sözleri, en çok tartışılan bu konuda bile, farklı sanılan görüşlerin
hayli yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Dış politika, petrol, maden,
toprak reformu vb. gibi ön plandaki davalarda da, milliyetçiler arasındaki
ayrılıklar, tahmin edildiğinden çok daha önemsizdir.
O halde nedir bu çekişmeler?
Nedir bu "yalnız biz varız, başka kimse yoktur" tarzındaki,
milliyetçileri bölücü, parçalayıcı davranışlar? En bilinçli milliyetçi
olduklarını söyleyenler, gerçekten bilinçli iseler, birleştirici ve
toplayıcı olmak zorundadırlar.
Bugün sosyalist harekette bir
bölünmeden söz edilmektedir; sosyalistler birleşsin denilmektedir.
Eğer bu birleşme en geniş bir milliyetçi hareket içinde olmayacak
da, dar bir sosyalist çerçeve içinde kalacaksa, asıl bu, en korkulacak
bölünme ve parçalanmadır. Esasen CIA'nın planı da, sosyalistleri tecrid
etme ve etkisiz kılma amacını gütmektedir.
Biz faşizmin de, emperyalizmin
de ekmeğine yağ sürecek bu tip bir sekterizmin, Türkiyemiz için en
büyük tehlike teşkil ettiğine inandığımızdan dolayıdır ki, asıl büyük
bölünmenin tarihi sorumluluğunu reddediyor ve "istiklalciler,
milliciler, birleşiniz" diye sesimizi yükseltiriz.
Mehmet Ali Aybar
Kurtuluş yolunu yeniden aradığımız şu
günlerde...
(Sosyal Adalet, 23 Nisan 1963)
Ulusal kurtuluş hareketlerinin
evrensel bir karakter kazandığını, sömürgeciliğin tasfiyesini amaç
bilen, halktan gelme, halkların yürüttüğü bir savaş biçimini alması
için 23 Nisan 1920’yi beklemek gerekmiştir. Bu elbette bir tesadüf
eseri değildir. Osmanlı Devleti’nin en az 150 yıldır bir yarısömürge
durumuna düşmüş olması, emperyalist kuvvetler hesabına sürüklendiğimiz
1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmamız, büsbütün yokolma tehlikesi ile
karşı karşıya bulunmamız gibi olaylar, ulus olarak varlığımızı korumak,
ulusal bağımsızlığa kavuşmak konusunda halkımızı bilince kavuşturmuştur.
Ve bütün bu oluşlar emperyalizm zincirinin Türkiye’den geçen halkasını
hemen koparacak kadar zayıflatmıştır. Ama ne olursa olsun bu halkayı
ilk kopartmanın ve birbirini izleyen öteki kopuşlara yolaçmanın paha
biçilmez şerefi Türk halkına ve onun ölümsüz Başkumandanı Gazi Mustafa
Kemal’e, büyük Atatürk’e ve Kuvayı Milliyeci aydınlar kadrosuna aittir.
Kurtuluş Savaşımız, insanlık
tarihinde yeni bir yaprak açmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşımızın dünya
ölçüsündeki etkilerini ve sömürge halkları için taşıdığı büyük değeri,
hayret edilecek bir uzak görürlülükle, Atatürk zaferden hemen sonra,
1 Eylül 1924’te, Dumlupınar Mehmetçik Anıtı önündeki konuşmasında
şöyle belirtmişti:
“Tarihimiz birçok büyük ve çok
parlak zaferlerle doludur. Fakat Türk Milleti’nin burada ihraz ettiği
zafer kadar netice-i kat’iyeli ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize
değil, cihan tarihine yeni cereyan vermekte kat’i tesirli bir meydan
muharebesi hatırlamıyoruz”.
Atatürk’ün : “Cihan tarihine
yeni cereyan vermekte” sözleri ile, sömürge halklarının bugün şahit
olduğumuz zincirleme kurtuluş hareketlerini kastettiği şüphesizdir.
Yalnız şu da var ki, 23 Nisan’ın 43. yıldönümünde, köylüsü ve kentlisi
ile emekçi halkımız “öteden beri maruz bulunduğu sefalet” ve cehalet
içinde yaşamaya devam ettiğine göre başka halklara ışık tutan ve onun
kanıyla kazanılan Kurtuluş Savaşı, halkımıza beklediği hayat şartlarını
getirmemiştir. Toplumumuzun temel yapısında bir nitelik değişikliği,
hiç değilse bizi tam bağımsızlığa kavuşturacak yönde bir nitelik değişikliği
olmamıştır. Şu halde Kurtuluş Savaşımız 1. Büyük Millet Meclisi’nin
yukarıki bildiride belirtilen amaçlarına kavuşmamıştır.
Kurtuluş yolunu yeniden aradığımız
şu günlerde bunun nedenlerini, ilk çizilen yoldan niçin, nasıl ayrıldığımızı,
bilimsel değerde incelemelerle bir an önce ortaya koymamız gerekiyor.
Uğur Mumcu
Atatürk’ün çiftliğini bile koruyamamışız
ilkelerini nasıl koruyacağız?
(Cumhuriyet, 10 Kasım 1985)
Görülüyor ki Atatürk emperyalizmin
kökeninde uluslararası sermayenin bulunduğunu 1920'lerde söylüyor
ve başında bulunduğu hükümetin “emperyalizme karşı müdafaa ve mücadele
kastı ile kurulduğunu” da açıklıyor.
Bugün uluslararası kapitalizm
ile bütünleşen İMF ipotekli alaturka liberalizmimizin Atatürkçülük
ile uzaktan ve yakından ilgisi yoktur.
Atatürkçülük, ulusal devrimler
yoluyla çağdaşlaşma demektir. Bu çağdaşlaşma, özgürlükçü demokrasi
içinde gerçekleşecektir. Çağdaş uygarlığa da bu yolla ulaşılacaktır.
Bütün bunları bir yana bırakın;
siz gidin, yüz binlik Ankara'da Atatürk'ün kurduğu hipodromlara ve
Orman Çiftliği'ne bakın. O günden bu yana Atatürk'ün eliyle kurulan
hipodromun ve Orman Çiftliği'nin, nasıl parsellendiğini, nasıl bölündüğünü
gözlerinizle görün.
İlkelerine kadar inmeye ne gerek
var; daha bizler, Atatürk'ün çiftliğini bile koruyamamışız, ilkelerini
nasıl koruyacağız ?
Ulusal Kurtuluş devrimcisi Mustafa
Kemal Atatürk'ü ölümünün yıldönümünde her gün daha da artan saygılarla
anıyoruz...
İlhan Selçuk
Gardrop Atatürkçülüğü
(9 Eylül 1966, YÖN)
Türkiye’de hiç kimse gardrop
Atatürkçüsü kadar Atatürkçülüğe zarar vermedi. Hiç kimse gardrop Atatürkçüsü
kadar devrimleri kemiremedi. Hiç kimse Türkiye’nin çağdaş medeniyet
seviyesine erişmek çabasını gardrop Atatürkçüsü kadar baltalayamadı.
Kafası boş, üslupkar, olumlu
düşünceden yoksun beyzade, kalemiyle fikirlerin ancak kabuğunu tırmalayan
kültürsüz yaratık.
Halk düşmanı, Osmanlı tenpersti,
çalışmadan yaşayan asalak, imtiyazlı dalkavuk, Batı’nın penceresinde
maymun, komprador hizmetçisi kalem...
İngiliz kumaşında, Fransız kravatında,
İskoçya viskisinde, İtalyan şapkasında, Batı medeniyetini başlatıp
bitiren zavallı.
Bir gardrobun eni boyu ve yüksekliğinde
dünyası çizilen entelektüel...
Halkı hor gören, Batı’nın üstünlüğüne
körü körüne inanan.
Amerikan zencisine, Amerikan
beyazından düşman, Batı’nın üstünlüğüne Batı’dan fazla inanan, Kongoluya
Belçikalıdan daha hırslı, Çinliden korkan, Cezayir’e kin duyan, Nasır’a
İngilizden fazla diş bileyen...
Batı toplumunu tenkit ve tahlil
eden çağdaş düşünceyi ve akımları küfür sayan...
Atatürk’ün milli kurtuluş savaşını,
Amerikan kapitalizmine, emperyalizmine satmakta mezat memuru...
Son yılların olayları iyice
ortaya çıkıyor ki, Atatürk’ün bağımsızlık ve kurtuluş hareketini yabancılarla
ortak çıkarlarla eritenlerin başında gardrop Atatürkçüleri gelmektedir.
Bunların menfaatleri uğruna yapmayacakları hiçbir şey yoktur. Çünkü
onlar gerçekte Atatürkçü değil, Osmanlı tenperestidirler. Atatürk’ün
bükülmez iradesi altına girip hizmet görmeyi hiçbir zaman için çıkarlarına
uygun bulmamışlardır. Batılılaşma sandıkları hareket, yüzde yüz kompradorların
Batılılaşma anlayışlarına uygundur.
Halk bir yanda horlanacak, sefalet
içinde yüzecek, aşağılık görülecek, bir azınlığın iktisadi çıkarları
için kullanılacaktır.
Öte yanda bir mutlu azınlık
Batılı maymunluğunda ve refah içinde yaşayacaktır. Caz ile dans ederek,
açık saçık elbise giyerek, şapkanın envaını deneyerek, Batı’nın muhafazakar
akımlarını temsil eden eserleri tiyatrolarda oynayarak...
Operaların renkli kostümleriyle
parlayan sahnelerde salonları yabancı misafirler, kordiplomatik ve
levantenlerle doldurup Batılılaşma-...-Fransız Amerikalılardan bekleyerek...
Böylesine tiplerin Tanzimat’ın
ve Meşrutiyet’in fesli, altın çerçeveli gözlüklü, getrli, kolalı yakalı
alafranga beylerinden hiçbir farkı yoktur. Bunlar yaşadıkları Atatürk
çağının anlamını hiçbir zaman anlamamış ve anlamak istememiş salak
Osmanlı tenperestleridir.
Bunların yüzündendir ki devrim
halka mal edilememiştir, bunların yüzündendir ki Atatürkçülük anlayışı
fakir halk tabakaları karşısında iktisadi muhtevadan yoksun bir anlamsızlık
içinde kalmıştır.
Ve ilk fırsatta Atatürk’e ihanet
etmek fırsatını kaçırmamış ve Atatürk düşmanlarıyla birkaç pula anlaşarak
kemiklerini satmışlardır.
Halkın vicdanında yoğunlaşmış
inançlara küfretmek, ama o inançların sahiplerine hiçbir hak tanımamak
mesleği bunlarındır. Çıkarcılıkları, inançsızlıkları, eyyamcılıkları,
ikiyüzlülükleriyle gerçek halk çocuklarının güvensizliğini, kişiliklerinde
toplayanlar bunlardır.
Bunların verdikleri kötü örnekler,
Atatürkçülüğün kurutulması için en başta gelen rolü oynamışlardır.
Gerçek Atatürkçülere ve Atatürkçülüğün
devrimcilik-devletçilik-hakçılık temel ilkelerine düşmandırlar.
Bugün kompradorlar yönetimin
en başta gelen hizmetkarları olarak komisyoncuların, tefecilerin,
vurguncuların, vatan satıcılarının avukatlığını yapmaktadırlar.
Milliyetçiliği milliyetsizlerin,
müslümanlığı sahtecilerin elinden kurtarmak gerektiği gibi Atatürkçülüğü
Atatürkçülüğün A'sından nasipsiz bu Osmanlı tenperestlerinin dilinden
kurtarmak gerekir.
Atatürk, kapitalizmin emperyalizminden
vatanı kurtarmak savaşının lideridir. Gardrop Atatürkçüleri ise Güney
Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya ve Güney Amerika’ya kadar kapitalizmin
bütün sömürgelerinde bulunan Batı mukallidi maymunlardan farksızdılar.
Atatürk’ün yaptıkları devrimlerin
yanında görünürler, ama Atatürkçülüğün devletçilik-devrimcilik-halkçılık
ilkeleri köklü reformları gerektirdiği için karşıdırlar. Şapka giymek
haksız kazançlarla ilgili değildir. Latin harfleriyle de yazsan Arap
harfleriyle de yazsan kompradorun çıkarını ilgilendirmez. Şekilde
kalan her değişiklik, çıkarlara dokunmayan her davranış, yüzeyde kalan
her tedbir elbette çıkarcı çevreleri rahatsız etmez.
Ama emperyalizme karşı her çıkış
ve emperyalizmin içerdeki temsilcilerine karşı her tedbir içerde ve
dışarda kıyameti koparır.
Gerçek Atatürkçüler Batı mukallitlerinin
Türk kurtuluş hareketini nasıl yozlaştırdığını iyice tahlil etmelidirler.
Bugün Asya’nın ve Afrika’nın mazlum milletlerinin emperyalizme baş
kaldırmasını yeren kişiler, şapka da giyseler, çarşafa karşı da olsalar,
yeni yazıya taraftar da olsalar, Atatürkçü sayılmazlar. Onlar devrim
hareketlerini gardrop değişikliği sanan zavallılardır.
Aziz Nesin
Mustafa Kemal’in
Cumhuriyet’i ve Devrimi emanet ettiği gençlik
(29 Nisan 1968)
Dünya tarihinin emperyalizme
karşı ilk kurtuluş savaşını vermiş olan Türkiye'yi sömürebilmek ve
stratejik çıkarlarına alet etmek için yerli burjuva yaratarak kendilerine
rahat sömürme ortamı hazırladılar. Bu, tabii ve tarihi gelişim içinde
bir burjuva sınıfının doğuşunu değil, yapma, zorlama ve yabancı sömürgenlerin
zoruyla ortaya çıkarılan bir toplumsal piçti, babası bellisiz bir
çocuktu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra
yine böyle olmuştur. Yabancı sömürgenler Türkiye'yi sömürmek ve kendi
stratejik çıkarlarına alet etmek için, Türkiye'de kendilerine bu sınıftan
yerli işbirlikçiler, tefeci ortaklar ve komisyoncu uşaklardan kurulu
bir sömürme ortamı hazırladılar.
Mustafa Kemal Türkiyesi, yabancılardan
on para borç almadan, sömürgenlerden yardım dilenmeden, demiryollarıyla,
endüstrisiyle, herşeyiyle kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı Türkiyesi,
Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiyesi’nden daha mı yoksuldu ki, gırtlağımıza
kadar borca gömüldük? Bu borçlar uğruna, ne olduğu hâlâ halktan saklanan
gizli ikili anlaşmalar yapıldı yabancılarla.
Dünyada hangi insan, hangi ulus
kendine yardım yapılmasını istemez? Ama biz, sömürgenlerin yardım
maskesi altında, kanımıza, iliğimize kadar bizi soyduklarını, sömürdüklerini,
bizi değil, çocuklarımızı değil, doğacak çocuklarımızı bile borçlandırdıklarını
bildiğimiz için bu uluslararası dolandırıcılara, gangsterlere 'hayır!'
diyoruz.
Mustafa Kemal 'Ey Türk Gençliği'
diye seslenerek, Türkiye Cumhuriyet ve Devrimi’ni Türk gençlerine,
Türk gençliğine emanet etti. Mustafa Kemal, Türk gençleri dedi, Türk
ihtiyarları demedi. Mustafa Kemal'in Cumhuriyet’i ve Devrim’i emanet
ettiği gençlik!
Türkiye'nin gelecek bir savaşın
deneme alanı olmasına hayır diyoruz. Türkiye'nin emperyalist çıkarlarının
bekçisi ve ileri karakolu olmasına hayır diyoruz. Haysiyetli yaşamak
için, yardım diye uzatılan ellere hayır diyoruz.
Devrimleri yıpratan ve çürüten
gericilere hayır diyoruz.
Kendilerini düzenin koruyucusu
gibi gösterip Anayasa düzenini bozmak isteyenlere hayır diyoruz. Sonuna
kadar hayır diyoruz.
Sunay
Akın
Atatürk’ün heykeli bile sırtını Avrupa’ya
dönmüş
TÜRKSOLU:
Cumhuriyet tarihimizi Atatürk heykelleri ve anıtlarıyla da açıklamak
mümkün. Özellikle de İstanbul’dakilerle...
SUNAY AKIN: Tabii
İstanbul’da heykeller üzerine konuşmak bir ayrıcalık çünkü Cumhuriyet
dönemi sonrasında heykellerle ilk buluşan kentlerden birisi İstanbul.
Tabii ondan önce de heykele karşı duyarlı olan Osmanlı padişahları
var. Abdülaziz bronz bir heykel yaptırır. O heykeli sokağa meydana
koyamazlar ama bir yere koyarlar. Yine 2. Mahmut’un kendi resimlerini
devlet dairelerine astırması ve gavur padişahı olarak adlandırılması.
Sonra giderek o mezar taşlarına kadar varan o süslemecilik.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte
bizim kentlerimizin meydanlarında heykeller ilk kez görünmeye başladı.
Onlardan tabii ki ilki de bir Atatürk heykelidir. Bunu Avusturyalı
heykeltraş Kristen yapar. Avusturyalı heykeltraş Kristen’in de sonu
çok hüzünlü. Kristen 2. Dünya Savaşı’nda bir hava bombardımanı sırasında
ölüyor. Düşünsenize taşları yontarak o güzel ilk Atatürk heykelini
yapan el, taşların altında kalarak can veriyor.
“Benden sonrakiler bu duruşu
örnek alsın”
Bu heykel Sarayburnu’na konuyor.
Sarayburnu’ndaki heykel yapılan ilk Atatürk heykelidir. Oraya konan
Atatürk heykeli sırtını saraya ve Avrupa’ya dönmüş Anadolu’ya bakmaktadır.
Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkarken yola İstanbul’dan
başlamaktadır. Geçiyor Anadolu’ya, devrimi gerçekleştiriyorlar ve
sonra Türkiye Cumhuriyeti kurulunca İstanbul’a ilk Atatürk heykeli
konuyor. Saraya sırtını dönmüş, Anadolu’ya bakar bir şekilde Sarayburnu’na
heykeli konuyor. Atatürk der ki “Heykel durduğu yerle de bir şey anlatır.
Heykelim orada olsun ki benden sonrakiler bu duruşu örnek alsın.”
Son derece güzel ve anlamlı
bir heykeldir Sarayburnu’ndaki heykel ama Cumhuriyet Bayramları’nda
kimse gidip Cumhuriyet’in ilk heykeline çelenk koymaz, koyamaz da.
Çünkü hangi yüzle. Bence bütün bayramlarda gidip, protokolü bir tarafa
bırakalım ve bizzat gençler, sizlerle birlikte o heykelin önüne çelenk
bırakalım.
TÜRKSOLU: Bir
de Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı var. O anıtın da Cumhuriyet
tarihindeki çatışmaları ortaya koyduğunu görüyoruz.
SUNAY AKIN:
Bu anıt İtalyan heykeltraş Karanica’ya yaptırılır. Cumhuriyet Anıtı’nı
yapmak için, tabii o yıllarda 1927 yılı para yok. Kolay değil koskocaman
bir anıt yapmak. Bunun için bir komisyon oluşturulur. Bu komisyonda
çalışan, para verenlerden biri Ben Keresticiyan isimli bir Ermeni
yurttaşımızdır.
Karanica Roma’daki atölyesinde
anıt üzerine çalışmaya başlar. O sırada Sanai Nefise mektebinde yani
bugünkü adıyla Mimar Sinan Üniversitesi’nde bir yarışma düzenlenir.
“Biz bu devrimi kimin için
yaptık?”
Yarışmanın amacı şudur; birinci
gelen öğrenci bütün masrafları devlet tarafından karşılanarak Roma’ya
gönderilecek, anıtın yapımında çalışacak. Yarışma sonlanıyor ve Sabiha
Ziya adlı bir kız öğrenci birinci oluyor.
Gidecek ama gönderilmiyor. Bir
müddet bekletiliyor. Bu sırada Mustafa Kemal’den talimat geliyor:
“Hemen birinci gelen öğrenciyi gönderin. Biz bu Cumhuriyet Devrimleri’ni
kimin için yaptık.” Sabiha Ziya gönderilmek istenmiyor çünkü 21 yaşında,
bekar, kız. 1923 devrimini yaptık ama Mustafa Kemal’in dediği gibi
yapmak istediği pek çok şeyi yapamadı.
Atatürk’ün baskısıyla Sabiha
Ziya gönderiliyor. Sabiha Ziya Cumhuriyet Anıtı’nın yapımında çalışıyor.
Yani düşünsenize Cumuriyet Anıtı’nın yapımında bizden de bir heykeltraş
var ve bir kadın.
Cumhuriyet Anıtı dört cepheden
oluşur. Birinci cephe Harbiye’ye bakan taraftır ki burası Kuvayı Milliye
dönemidir. Bağımsızlık ve özgürlük için verilen antiemperyalist mücadelenin
dönemidir. Onun 180 derece tersindeki cephede Sıraselviler’e bakan
taraf Cumhuriyet’i simgeler. Cumhuriyet ilan edilmiştir. Burada sivil
olarak görüyoruz Atatürk’ü. Burada Atatürk’ün yanında duranlara ben
tam Atatürkçü diyemiyeceğim. Biraz yağdanlıkla Atatürk’e yaklaşanlar.
Ki Mithat Cemal Kuntay bir şiir yazar Atatürk’e: “Sen onu anlatamazsın,
o bizimdir” falan diye. Burada Atatürk’ün yanındaki insanlarla aynı
boyda olması bile eleştirilmiştir. Niye? Daha büyük yapacakmış falan
filan.
Heykellerde ileri geri
kavgası
Gelelim diğer iki cepheye. Diğer
iki cephe de bayrak açmış askerler vardır. Bu askerler zaferi simgeler.
Her iki cephede de aynı askerler vardır ve zaferi simgelerler. Ama
önemli olan bu bayrak açmış askerlerin bulunduğu cephelerin hemen
üstünde olan kadın yüzleridir. Bu kabartma kadın yüzlerinden birinde
kadın peçelidir. Bu, esaret dönemini simgeler. Cumhuriyet öncesi yani.
Diğer cephede ise peçesi kalkmış, gülen bir çağdaş Cumhuriyet kadını
vardır. İşte peçeli kadının baktığı taraf sular idaresidir ki gericler
tarafından oraya camii yapılmak istenmektedir. Çağdaş kadının baktığı
yerde ise Atatürk Kültür Merkezi vardır. İşte size aynı zamanda kısa
bir Cumhuriyet tarihi. Cumhuriyet tarihi bu iki tarafın çekişmesinin
ürünüdür.
Ama bugün 1923 Devrimi’ni ve
Mustafa Kemal’in kavgasını kavrayamayan, ona karşı olduğunu söyleyen
ve kendini devrimci olarak tanımlayan pekçok kişi gelir geçer o Cumhuriyet
Anıtı’nın yanından. Farkında bile değiller.
Katanica bu anıtı meydana koyuyor
fakat bizim jeologlarımız bu heykeli hiç beğenmiyorlar. Cumhuriyet
anıtını ilk eleştiren jeologlarımız oluyor. Neden? Çünkü bu taş, bu
heykelin yapıldığı malzeme çok kolay aşınır. Katanica, hayır diyor,
“Benden iyi mi bileceksiniz? Aşınmaz” diyor. Kısa bir süre sonra taş
heykel erimeye başlıyor. Yağmurdan, rüzgardan, güneşten giderek aşınıyor.
Bu sefer bizim jeologlarımız tutuyorlar, onu ilaçlıyorlar ve koruma
altına alıyorlar. Aslında 17 Ağustos’ta hiç dinlemediğimiz yer bilimcileri
daha Cumhuriyet’in başından dinlememeye başlamıştık biz. Cumhuriyet
anıtımızda bile kendi jeologlarımıza değer vermememizin hikayesidir
bu aslında.
Heykeller duruşlarıyla
da bir anlam taşır
TÜRKSOLU:
Bazı heykellerin çok fazla dikkat edilmeden ya da bilinçli bir şekilde
gözlerden uzak tutulmak istendiğine de rastlıyoruz.
SUNAY AKIN: Heykeller
duruşlarıyla da bir anlam taşır. Beşiktaş’ta denize bir kişi bakamaz
o da Barboros heykeli. Otobüs duraklarına bakıyor yahu. Bakıyor ki
otobüs kaçıyor mu? “Bak bak bak yaşlı adam 17 nolu otobüsü kaçırdı.”
Bodrum’da ünlü denizcimiz Turgut Reis adına bir yer var. Burada herkes
denize bakar, bir kişi bakamaz: Turgut Reis. Heykelin sırtı denize
dönük. Haydi bırakın onu, Edirne’de Selimiye Camii’nin orada herkes
camiiye bakar. Bir kişi camiyi göremez: o da Mimar Sinan. Heykeli
ters oturtmuşlar.
Bir Atatürk heykeli var ki şu
anda İstanbul’da, İstanbul’u rant olarak gören, 1950’den sonra o şehri
yokeden çirkin imar politikalarının temsilcileri tarafından konduruluan
bir Atatürk heykeli var bugün Beşiktaş’ta. Çirkin bir gökdelen yapısı
boru şeklinde yükseliyor ve üstünde Atatürk. Atatürk heykelinin arkasından
yükselen çirkin, minyatür bir gökdelen formunda bir anıt. Niye? Gökdelenlerle
kenti doldurdular ya, amaç bunu sokakta yanından geçen insanlara onaylatmak.
Hemen ötede Barboros. O da denize bakamıyor, o da otobüs durağına
bakıyor. Denize bakamayan, otobüslere bakan Barboros ne denli tarihi
bir duruşsa, gökdelenin önünde duran Atatürk de o denli bir tarihi
duruştur.
|