Arama: 
13.10.2003/Sayı:41
Anasayfa
Kapak
Başyazı
Yön
Türkiye
Kıbrıs
Yekta Güngör Özden
Bedri Baykam
Öner Yağcı
Arka Sayfa
Söyleşi
Karikatür

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Ziyaretçi Defteri
Künye
 
Atatürk Deniz Che
Öner Yağcı Öner Yağcı

Tarih ve vatan satanın korkusu Öner Yağcı

Bağımsızlığımızın yitirişimizin, dış borç bataklığına sürüklenişimizin, sömürgeleşme sürecine doludizgin girişimizin, Cumhuriyetimizin temelinden (kültürden) koparılışının, tüm ilkelerinin haraç mezat satılığa çıkarılıp elden çıkarılışının, kısacası Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kazanılan her şeyin kaybedilişinin ilk büyük adımlarının atıldığı dönemde, yurdumuzun onur anıtlarından Nâzım Hikmet:
“İnsan olan vatanını satar mı? / Suyun içip ekmeğini yediniz. / Dünyada vatandan aziz şey var mı? / Beyler bu vatana nasıl kıydınız?” diyor.

Bu dizeler, onun “Bu Vatana Nasıl Kıydılar?” adlı şiirinin giriş dörtlüğü...

Şiirin bir başka dörtlüğünde de şöyle diyor:

“Eli kolu zincirlere vurulmuş, / Vatan çırılçıplak yere serilmiş. / Oturmuş göğsüne Teksaslı çavuş. / Beyler bu vatana nasıl kıydınız?”

Nâzım Hikmet, “Kore’de Ölen Bir Yedeksubayımızın Menderes’e Söyledikleri” adlı şiirinde de:

“Elleriniz itti beni ölüme... / Vıcık vıcık terli, tombul ellleriniz. / Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan / ve ben al kan içinde ölürken / çığlığımı duymamanız için / kaçırdı sizi bacaklarınız arabanıza bindirip... / Ama ben peşinizdeyim... / Ölüler otomobilden hızlı gider, / Kör gözlerim, kopuk ellerim, / kesik bacaklarımla peşinizdeyim. / Diyetimi istiyorum... / Göze göz, ele el, bacağa bacak / Diyetimi istiyorum, / alacağım da.” dizeleriyle Kore’ye asker gönderme kararını verenleri lanetliyor.

“Geçmişten ders almayanlar onu yeniden yaşamaya mahkûmdurlar.” diyor İspanyol halk ozanı Santayana.

“Ölmüş tüm kuşakların geleneği yaşayanların beynine büyük bir ağırlıkla yerleşmiştir.” diyor Karl Marks.

Bizde de “Tarih tekerrürden (yinelemelerden) ibarettir.” diye bir söz vardır ve devamını halk getirmiştir:

“Hiç ders alınsaydı tekerrür eder (yinelenir) miydi?”

Bugüne bakınca gördüğümüz tarihin benzer biçimde yinelenmesinden başka bir şey değil.

Bir yıl süreyle gereğini, kapsamını, sınırını, zamanını belirleme yetkisini aldığı tezkere ile Irak’a asker gönderme kararını vermeye hazırlanan AKP; Anayasa’nın, “Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine izin verme yetkisi TBMM’nindir.” biçimindeki 92. maddesini açıkça ihlal ediyor. ABD emperyalizminin uluslararası hukuk kurallarını çiğneyerek ve yalan üzerine yalan inşa ederek giriştiği Irak işgaline yardımcı güç olarak katılmasının ve destek vermesinin adını “Irak’ta güvenlik ve istikrara katkıda bulunmak.” koyuyor. ABD yöneticileri bu kıvraklığa hemen teşekkürlerini iletiyor.

İdeolojisi, geçmişi, takıyyesi, ile AKP iktidarının yalnızca bir politik iktidar biçimi olmasının (yönetim erkindeki çoğunluğuna dayanan bir faşizm olmasının) ötesinde aynı zamanda bir kültür, bir yaşama biçimi olduğunu unutmamalıyız. Bu çıkarcı, tüccar ve dinci politik iktidar, bu her şeyi pazarlama ustası, köhnemiş ve köleleşmiş kültür, bu ulusal değer yoksunu ve işbirlikçi yaşama biçimi tutkunu yönetim; iktidara gelmesinin diyetini ödemek ve 8,5 milyar dolarlık “borç” uğruna, ülkemizi yeni ve kahredici serüvenlere sürüklemekten hiç çekinmiyor.

Tanklar ve bombalar işgal edilmiş Irak’ı yakıp yok ederken, insanlarını öldürürken bir gerçeğe daha bakalım: Birinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin % 5’i sivildi, İkinci Dünya Savaşı’nda ölen sivil oranı % 48’i buldu ve bu oran 1990’ların bölgesel savaşlarında % 95’e ulaştı. Irak’ta bu oran doğrulanıyor ve bizde tezkere çıkıyor.

İnsanlarımız, yine Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Ah benim insanlarım” ise, hâlâ susuyor.

Nâzım Hikmet, “İstiklal” adlı şiirinde:

“Şarkılarımız kardeştir, isimlerimiz kardeş, / yoksulluğmuz kardeştir, / yorgunluğumuz kardeş” diyor ve devam edip yıllar öncesinden bugünü anlatıp uyarıyor sanki:

“...İstiklal otobüs değil ki / birini kaçırdın mı öbürüne binesin... / İstiklal sevdiğimiz gibidir / aldattın mı bir kere / zor döner bir daha... / İnsanın yurdu bir kat daha kendinin olur / toprağına, suyuna karıştıkça kanı. / Yaşamış sayılmaz zaten / yurdu için ölmesini bilmeyen millet...”

Sahi, “Milletimin en talihsiz gecesi / Ana rahmine düştüğünüz gecedir.” diye kime seslenmişti o?

Kimi uyarmıştı “Korku” adlı şiirinde, “Hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu.” dizesiyle?

Tarih de hesap sorar, gelecek de!