01.09.2008/Sayı:202
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Venezüella devletçi ekonominin nimetlerini görüyor

Chavez kamulaştırılan Sidor'un işçileriyle birlikteÜlkeye kalkınma hamlesi için değil, yağmalama için gelen bu zehirli yatırımı istemiyoruz, ihtiyacımız da yok. Tersine onları kapı dışarı ediyoruz.” Chavez’in yabancı sermaye konusundaki görüşlerini herhalde bundan daha iyi başka bir şey özetleyemez. Şimdiye kadarki tüm uygulamaları da bu sözlerinde ne kadar samimi olduğunu zaten yeterince gösteriyor. Daha geçtiğimiz hafta ülkenin en büyük çimento şirketi olan Cemex’in millileştirilmesinin uluslararası arenadaki yankıları dinmeden, Venezüella hükümeti bu kez Arjantin-İtalyan şirketi Techint’in sahibi olduğu ülkenin en büyük çelik kompleksi Sidor’un kamulaştırma işlemini tamamlayarak bir kez daha uluslararası ekonomi çevrelerinin tüm dikkatini üstüne çekti.

1962 yılında devlet tarafından kurulan ve 1998 yılında özelleştirilen Sidor, 4.2 milyon ton yıllık çelik üretimiyle Latin Amerika’nın en büyük 4. çelik fabrikası konumunda. 2008 yılının başlarında Sidor işçileriyle Techint arasında yürütülen toplu sözleşmelerde anlaşmaya varılamaması üzerine işçiler ve sendika yöneticileri devlet başkanı Chavez’e “fabrikanın kamulaştırılması” çağrısında bulunmuşlardı.

Techint müdürü Daniel Novegil’in imzaladığı sözleşmeye göre, Venezüella hükümeti kamulaştırılan hisseler için 1.65 milyar dolar ödeyecek. Kamulaştırmanın ardından şirket hisselerinin % 90’ı devletin eline geçerken kalan % 10’luk kısım şirketin elinde kalmaya devam edecek. Böylece Techint, kamulaştırma çalışmaları devam ederken bile Chavez’den işçilerin taleplerine yanıt verilmemesi yönündeki patavatsız isteğinin karşılığını da almış oldu. Chavez ayrıca şirket yöneticilerinin tazminat bedelinin tek seferde ödenmesi isteğine de değinerek “Bu talepleri kabul edemeyiz. Devlet kanunlarına ters bu neo-liberal çokuluslu şirket mantığına olumlu karşılık veremeyiz” dedi ve tazminat bedelinin devletin uygun gördüğü biçimde ödeneceğini belirtti.

Öte yandan Venezüella yurttaşları bu kamulaştırmaların yararlarını da görmeye devam ediyorlar. Türkiye’de 1 litre benzine ödenen parayla 22 litre benzinin alınabildiği Venezüella tüm dünyada durgunluğun şiddetli bir biçimde hissedildiği 2008 yılının 2. çeyreğindeki 7.1’lik büyüme oranıyla art arda 20. dönemi de büyümeyle kapattı. Ayrıca tüm dünyada gıda sıkıntısı nedeniyle kitlesel isyanların çıktığı, insanların birbirini öldürdüğü bir dönemde gıda ve temel yiyecek maddelerinde devlet denetimi uygulayan Venezüella gıda sıkıntısını çekmediği gibi gıda bağımsızlığı programı çerçevesinde üretimini artırmış durumda. Chavez’in başarısının nedeni elbette ki sır değil: Kapitalizm sana neyin iyi olduğunu söylüyorsa sen onun tam tersini yap. Chavez hükümetinin gösterdiği başarılı ekonomik performans ve uyguladığı başarılı model Latin Amerika’nın diğer yoksul ülkeleri için de çok iyi bir örnek teşkil ediyor.


Kuzey Kore’yi kim yönetiyor?

Kim Yong Il (solda), Güney Kore ile görüşmeler sırasında  11 Eylül saldırılarının hemen ardından komplo teorileri tüm dünyada moda oldu. İkiz Kulelere saldırıları Ladin’in değil de CIA’nin yaptığından tutun da Pentagon’a aslında hiç uçak çarpmadığına varan komplo teorileri tüm dünyayı salgın hastalık gibi sardı. Komplo teorilerini anlatan kitapların yazarları milyonlar kazanırken, daha önce hiç adı duyulmayan insanların bile tanınmasını sağladı.

Şu anda tüm dünyada konuşulan son komplo teorisinin yaratıcısı ise Japonya’daki Waseda Üniversitesi Profesörü Toşimitsu Shigemura. Profesöre göre Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong Il, 2003 yılında şeker hastalığından dolayı yaşamını yitirdi ve o günden beri Kuzey Kore’yi bir dublör yönetiyor.

“Kim Jong Il’in Gerçek Karakteri” adlı yeni çıkan kitabında bu iddiaya yer vererek büyük yankı uyandıran Shigemura, Kim Jong Il’in ailesinin durumu bildiğini ama ülkede karışıklık çıkmasın diye durumu açıklamadığını iddia ediyor. Profesörün kanıtları ise gerçekten muhteşem: Ses analizleri, Kuzey Kore’nin uluslararası ilişkilerinde yaşanan ani iniş çıkışlar… Shigemura ayrıca Kim Yong Il’in boyunun son beş yılda 2.5 cm. uzadığını, 2003 yılından bu yana planlanan tüm görüşmelerin de iptal edildiğini iddia ediyor. Peki ülke nasıl idare ediliyor derseniz Shigemura’nın yanıtı hazır: “Kuzey Kore’de işler zaten kendiliğinden yürüyor. Dublörün devletin işleyişine bir katkısı olmuyor.”

Hani delinin biri kuyuya taş atmış diyeceğiz ama duruma hiç uymuyor, adam koskoca profesör. Üstelik bu iddiaları nedeniyle tüm dünyada gündeme gelince, doğal olarak kitabı da beklenenin çok üstünde satılacak. Kısacası profesörümüz zekasını kullanıp kısa yoldan köşeyi dönmenin ve ünlü olmanın yolunu bulmuş durumda. Bu arada, daha düne kadar yerden yere vurdukları Kim Jong Il o kadar mükemmel bir düzen kurmuş ki, Kuzey Kore’de işler zaten saat gibi kendiliğinden yürüyormuş. E hani Kuzey Kore’de insanlar açlıktan kitleler halinde ölüyordu, ülke büyük karışıklığın içindeydi? Neyse gerisini kırk akıllı düşünsün artık…


“Demir Leydi” de pas tuttu

ı Margaret ThatcherSoğuk Savaş’ın son yıllarının yaşayan kuşaklar, erkek egemen dünya siyaset arenasının Demir Leydi’sini çok iyi anımsarlar. 1979-1990 yıllarında İngiltere Başbakanı olan “Demir Leydi” lakaplı Margaret Thatcher, bir zamanlar yalnızca İngiliz siyasetine değil, dünya siyasetine de damgasını vuran en tanınmış insanların başında geliyordu. Fakat aradan geçen onca yıl artık Demir Leydi’yi de paslandırmış durumda. Margaret Thatcher’ın kızı Carol Thatcher’ın kaleme aldığı “A Swim-On Part In The Goldfish Bowl” adlı kitaba göre bir zamanların Demir Leydi’si artık yalnızca yaşlı bir bunak.

Carol Thatcher’ın verdiği bilgilere göre Margaret Thatcher, 2000 yılından beri bunama belirtileri gösteriyor. “Onu zaman ve yaşın asla etkileyemeyeceği, yüzde 100 paslanmaz bir Demir Leydi olarak kalacağını düşünmüştüm. Ona asla bir şeyi iki kere söylememiz gerekmemişti, ama annem farkında olmadan sürekli aynı soruları sormaya başladı” diyen Carol, 82 yaşındaki annesinin 2003 yılında ölen kocasının halen yaşadığını sandığını ve bunama yüzünden bu haberi ona hala söylemek zorunda kaldığını belirtiyor.

Fakat İngiliz halkının da, tıpkı Rus halkının bir ay önce ölen Soljenitsin’i anımsamadığı gibi, bir zamanlar dünya siyasetine yön veren Margaret Thatcher’ı anımsadığını söyleyemeyiz. Geçtiğimiz Mart ayında Londra’da aniden hastaneye kaldırılan Thatcher’ı görmek için Saint Thomas Hastanesinin önüne topu topu birkaç kişi gelmişti. Hiç değilse öldüğü zaman cenaze törenine daha fazla kişinin geleceği kesin. Ne de olsa zorunlu olarak resmi tören düzenlenecek.


Demokratların adayı resmen Obama

Kurulan uydu bağlantısıyla eşiyle görüşen Michelle Obama, iki kızıyla birlikte bol bol mutlu aile tablosu çizmeye çalıştı.

Joe Biden ve Barack Obama

Demokrat Parti’nin Denver kentinde düzenlenen parti kurultayında yapılan oylama sonucunda Illinois Senatörü Barack Obama, ABD’de 4 Kasım’da düzenlenecek olan başkanlık seçimlerinde Demokrat Parti’nin resmen adayı oldu. Obama böylece ülkenin en büyük iki siyasi partisinden birinin resmi başkan adayı olan ilk siyah kökenli insan unvanını da aldı.

Kurultayın ilk gününün yıldızları, Barack Obama’nın eşi Michelle Obama ile beyin kanseri tedavisi nedeniyle çok az ömrü kalan Senatör Edward Kennedy oldu. Kurulan uydu bağlantısıyla eşiyle görüşen Michelle Obama, iki kızıyla birlikte bol bol mutlu aile tablosu çizmeye çalıştı. “Barack sizin nereli olduğunuzla, hangi geçmişten geldiğinizle veya hangi partiden olduğunuzla ilgilenmiyor. Barack dünyayı böyle görmüyor” diyen Michelle Obama eşinin seçimleri kazanması durumunda dünya çocuklarını daha iyi zamanların bekleyeceğini de iddia ediyor. Dünya çocuklarını daha iyi zamanlarının mı yoksa daha kötü zamanların mı beklediğini bilemeyiz ama ABD’nin kimsenin nereli olduğuyla ya da hangi geçmişten geldiğiyle ilgilenmediğini biliyoruz. ABD daha çok ne kadar petrolünüz, doğalgazınız ya da maden kaynaklarınız olduğuyla ilgileniyor. Bu konuda Michelle Obama’yla aynı görüşleri paylaşıyoruz.

İlk günün diğer yıldızı, öldürülen ABD Başkanı John F. Kennedy’nin kardeşi Edward Kennedy de kardeşinin taşıdığı meşaleyi artık Obama’nın devraldığını söyleyerek Obama’yla birlikte umudun yeniden yeşermekte olduğunu belirtti.

Sıra oylamalara geldiğinde Barack Obama ve Hillary Clinton, iki aday olarak ilan edildi. Alfabetik sırayla adları okunan eyaletlerin sözcüleri oyların hangi oranda adaylara gittiğini söylerlerken söz alan Hillary Clinton oylamaya son verilmesini ve Obama’nın oybirliğiyle Demokratların başkan adayı ilan edilmesini önerdi. Temsilciler Meclisi’nin ilk kadın başkanı olan Nancy Pelosi’nin oylamaya sunduğu bu öneri alkışlar içinde kabul edilince Barack Obama, iki büyük partinin birinden başkan adaylığına ulaşan ilk siyah kökenli Amerikalı oldu. Delaware Senatörü Joe Biden da sembolik sözlü oylamanın ardından resmen başkan yardımcısı adayı oldu.

Tüm seçim kampanyası boyunca karşılaştığı en büyük eleştiri dış politika konusundaki deneyimsizliği olan Obama, 1972’den bugüne tam 35 yıldır Kongre’de senatörlük yapan Senato Dış İlişkiler Komitesi’nin başkanı Joe Biden’i müstakbel başkan yardımcısı olarak takdim ederek dış politika alanında yetersiz kalacağı yönündeki eleştirileri böylece sona erdirmeyi düşünüyor. Oysa Biden geçen yıl yaptığı bir konuşmada Obama için “Afrika-Amerika kökenli olup da konuşkan, parlak, temiz ve hoş görünümlü biri olarak yarışa katılan ilk kişi. Dış politikayı hiç bilmiyor. Beyaz Saray eğitim merkezi değil” deyince ırkçılık suçlamasıyla karşılaşmış ve geri adım atmak zorunda kalmıştı. Obama’yı bu kadar sert eleştiren Biden şimdi ise Obama’nın “saldırı köpeği” rolünü oynamaya hazırlanıyor.

Biden’ın seçilmesinin diğer önemli nedeni de Obama’nın “beyaz işçi oyları” kaygısı. ABD’de ırkçılık kuramsal olarak kalkmış olsa da iş pratiğe gelince bu ayrım tüm şiddetiyle kendisini gösteriyor. Örneğin Güney eyaletlerindeki birçok beyazın, siyah olduğu için Obama’ya oy vermeyebileceğine dikkat çekiliyor. Son kamuoyu yoklamaları, Hillary Clinton’un tüm çabalarına karşın ön seçimlerde Clinton’a oy veren her beş partiliden birinin “John McCain’e oy vereceğim,” dediğini gösteriyor. “Amerikan değerleri” denilen yazılmamış kurallar Obama’nın başında Demokles’in kılıcı gibi sallanıyor. Beyaz Amerika’ya olan inanç o kadar fazla ki, seçmenler, fanatizm derecesinde savundukları partilerini bile bir anda gözden çıkarabiliyorlar.

Fakat başkan yardımcılığına aday gösterilen Joe Biden, aynı zamanda, Obama’nın başkan seçilmesi durumunda ABD dış politikasında bir değişiklik olmayacağının da göstergesi. “McCain’le ya da ona karşı yarışmaktan gurur duyarım, çünkü ülke onunla daha iyi olurdu” diyen Biden bazen Cumhuriyetçilerden çok daha tutucu bile olabiliyor. Irak Savaşı’nın başlıca destekçilerinden birisi olan Biden, uygulanmazlığının ortaya çıkmasına karşın Irak’ın etnik ve dini temele dayalı olarak üçe bölünmesini savunanların da başında geliyor. Her ABD’li siyasetçi gibi dürüstlük konusundaki sicili de pek parlak değil. Örneğin hukuk eğitimi gördüğü fakültenin en yüksek notlarla mezun olan yarısı arasında bulunduğunu söyleyen Biden’ın 85 mezun arasında 76. olduğu ortaya çıkmıştı.

Türkiye açısından bakacak olursak Biden için “kötünün en kötüsü” olduğunu söyleyebiliriz. Sözde Ermeni Soykırımı tasarısının en büyük destekçilerinden birisi olan Biden, Rum-Yunan ve Ermeni lobilerine olan yakınlığıyla biliniyor. Şimdiye kadar Türkiye karşıtı ne kadar karar varsa hepsinin destekçisi olan Biden daha geçtiğimiz haftalarda Senato’ya Fener Rum Patriği’nin Türkiye tarafından ekümenik olarak tanınması çağrısını içeren bir önerge vermişti. Biden’ı tüm Türkiye’nin tanımasını sağlayan ise en çok eleştirildiği nokta olan düşünmeden konuşma eğilimi. Kıbrıs sorununda da Rum tarafının yanında olan Biden, 1999 yılında Washington’u ziyaret eden dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e, “Siz ABD’ye muhtaçsınız, ancak ABD’nin Türkiye’ye ihtiyacı yok. Kıbrıs sorununu çözün. Kredi verelim” diyerek büyük tepki toplamıştı. Biden aslında Johnson mektubundan bu yana hiçbir şeyin değişmediğini anlatmaya çalışmıştı ama her ne hikmetse Dışişlerimiz anlayamadı!

Kısaca söylemek gerekirse hem Türkiye açısından hem de Üçüncü Dünya açısından Batı cephesinde değişen bir şey yok. Obama yalnızca kulağını tersinden gösteriyor. Örneğin McCain Irak’taki asker sayısının artırılmasını önerirken Obama Irak’tan asker çekilmesi gerektiğini savunuyor. Ama çekilen askerlerin ABD’ye değil Afganistan’a gönderilmesi koşuluyla. Daha şimdiden Afro-Amerikan gibi davranmamaya büyük özen göstererek geçmişini yadsıyan Obama, başkan seçilmesi durumunda bu kez ne kadar vatansever olduğunu kanıtlamak zorunda bırakılacağından hem Türkiye’yi hem Üçüncü Dünya’yı bundan sonra çok daha zor bir dönem bekliyor. Ne idüğü belirsiz Amerikan değerlerinin dünyanın başına daha ne işler açabileceğini kestirebilmek şimdiden zor. Fakat bir gerçek var ki, Obama Beyaz Saray’a girdikten sonra buradan beyazlamış olarak çıkacak.


Pakistan’da koalisyon sona erdi

Navaz Şerif (solda) ve Asıf Ali ZerdariPakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’in istifa etmek zorunda kalmasının ardından Pakistan’da tüm gözler yeni devlet başkanının kim olacağına çevrilmiş durumdaydı. Pakistan Halk Partisi’nin ve Pakistan Müslüman Birliği’nin oluşturduğu koalisyon hükümetini şimdiye kadar bir arada tutan Pervez Müşerref’i koltuktan indirme amacı da ortadan kalkınca, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yarattığı gerilim iyiden iyiye hissedilmeye başlanmıştı. Bu gerilim geçtiğimiz hafta, 6 Eylül’deki başkanlık seçimi için Pakistan Halk Partisi’nin, liderleri Asıf Ali Zerdari’yi aday göstermesiyle birlikte iyice doruğa çıktı.

Ve beklenilen gelişmenin gerçekleşmesi fazla uzun sürmedi. Daha önce Zerdari’yi desteklemek için Pervez Müşerref’in geçen yıl kovduğu yargıçların görevlerine iade edilmemesi şart koşan Navaz Şerif, yargıçların görevlerine iade edilmemesi üzerine partisi Pakistan Müslüman Birliği’ni hükümetten çektiğini ve devlet başkanlığına Yüksek Mahkeme eski başkanlarından Said üz-Zaman Sıddıki’yi aday gösterdiğini duyurdu.

Adı, eşi Benazir Butto’nun başbakanlığı sırasında devlet ihalelerinden aldığı yüzde 10 komisyon nedeniyle “Bay Yüzde 10’a çıkan” Asıf Ali Zerdari, kendilerini yargılayabilecekleri gerekçesiyle yargıçların görevlerine iade edilmesine karşı çıkıyordu. Koalisyonunun bozulmasının bir başka nedeni ise devlet başkanlığı makamının Müşerref zamanında olağanüstü yetkilerle donatılmış olması ve kendilerine karşı kullanılabilme olasılığı. Pakistan Müslüman Birliği Sözcüsü Faruk Sıdık bu durumu, “Biz Müşerref’inki gibi yetkilerle donatılmış sivil bir başkan istemiyoruz” sözleriyle dile getiriyor.

ABD açısından ise durum biraz daha karışık. Afganistan’da Taliban’la büyük bir savaş yürüten ABD’nin, Pervez Müşerref kadar iyi bir işbirlikçi bulması son derece zor. Pakistan Halk Partisi’nin her ne kadar ABD ile son derece yakın ilişkileri olsa da ABD, Asıf Ali Zerdari’yi yeterince tatmin edici bulmuyor. Pervez Müşerref’in yeri gerçekten zor doldurulacak gibi görünüyor.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe