| Ali Özsoy |
Sömürgeciliğin
ve
Tarihin tekerrürü ve aşılması Bazı stratejistler tarihi çok sever. Oradan analojiler (benzerlikler) bulurlar. Bugüne uyarlar, düz mantıkla sonuç çıkarıp reçete üretirler. Tarihte analojilerin varlığı gerçekten de şaşırtıcıdır. Ancak bu analojiler mandacıların heveslendiği hazır ve kolaycı reçetelere vesile olmamalı. Çünkü tarihte her yerde ezen-ezilen çelişkisi var. Tarihte ulus gerçeği var. Ve tarihte merkez-çevre ilişkisi uzun süredir var. Dolayısıyla analojilerin saptanması çeşitli senaryoların üretilmesine değil, bilinen bir gerçeğin tekrar tekrar ilanına yani temel çelişkinin ezen ulus ve ezilen ulus arasındaki çelişki olduğuna vesile olmalıdır. Mandacı stratejistler uluslararası gündemin karışıvermesine çok sevindiler; çünkü karışık suları severler. Zannediyorlar ki her hangi bir emperyalist kutup şu dönemde onların yardımına şu anda çok ihtiyaç duyacak ve hemen önemli bir tarihsel şahsiyet oluverecekler. Tarihselliği anlamak ve tarihin diyalektiğini anlamak başka bir şeydir, tarih tekerrürden ibarettir tekerlemesi başka bir şey. Biri tarihe müdahale eder ve tarihi aşar. Diğeri tarihin tekerleğinde jant olur. Her şeyden, mandacılıktan rant elde etme heveslisi entelektüellerin iddiasının tersine kapitalizmin ve uluslararası politikanın çok da karmaşık bir sistematiği olmadığını belirtelim. Ortaokul tarih kitaplarından bile rahatça okunacak bir sömürgecilik tarihi sistemin analizi için yeterlidir, belirtelim. İlk olarak tek bir sömürgeci kutup vardır o da Batıdır. Ancak tarihsel olarak birkaç sömürgeci kutbun varlığını saptarsak, uluslararası çapta sömürgeciler arası kavga daha iyi anlaşılır. 1. İngiliz-Amerikan sömürgeciliği: Anglo-Sakson emperyalizmi de denen bu kutup Atlantik ötesine gidilip, Kızılderili Kıtası’nın gasp edilmesine dayanır. Böylelikle bu çete sömürgeci kastın en tepesine yerleşir. Çünkü hem ilk ganimetin kaynağına hem de diğer kıtaların gaspı için gerekli ilk sıçrama tahtasına el konulmuştur. Bu çete, Portekiz-Hollanda-İngiltere kanalıyla ilk sermaye birikimini merkantilist dönem denen 16.yy’ın başından itibaren sağlamıştır. En sonunda bu çetenin ağabeyliğini ABD üslendi. 2. Fransız sömürgeciliği: Napolyon döneminde Fransız-İngiliz sömürgeci çeteleri arasındaki çelişki üst düzeye sıçradı. En sonunda Fransa, Anglo-Sakson sömürgeciliğin ikincilikte kalan ortağı olma rolüne razı oldu. K. Amerika İngilizce konuşanlara, Afrika Fransızca konuşanlara kaldı. 3. “Geriden gelen” sömürgeciliği: Bu ülkeler “geriden” geldikleri için sözde daha iyi olan sömürgeci çetelerdir. Almanya, Rusya ve en sonunda İtalya kendi çetelerini kurmaya çalıştılar. Genişleme alanı konusunda sıkıntı yaşadılar. Bu yüzden Napolyon sonrası Batı tarihinde yaramaz çocuk olarak suçlandılar. 4. Ve diğerleri… Bunlar ezilen dünyanın sömürülmesinden ezen kutupta yer alarak çıkar sağlayan diğerleridir. Bu ülkeler hiç sömürge olmadılar. Portekiz, İspanya, İskandinav ülkeleri ve yüzölçümü Konya’dan küçük bir sürü Avrupa devleti şu veya bu çetenin himayesinde bolluğa kavuştu. Bir tek Japonya Asya’nın feodal korsanları olarak gecikmiş bir çıkış yaptı. Ama şimdi sadece ABD eklentisi olarak emperyalist refaha tav oldular. Çin ise kafa karıştırıyor. Büyük ve emekçi nüfusu ezilenleri, sömürgeci büyük devlet geleneği diğer tarafı işaret ediyor. İleri veya geri emperyalist var mı? Çok strateji veya taktik meraklısı değiliz. Kastın efendiler tarafı yani emperyalist ezen ülkeler toptan düşmanımızdır. Nitelik farkı gözetmiyoruz. Ancak uzunca süredir ezilenler saflarında uyduruk bir ayrım kafa karışıklığı yaratıyor. Bunun adı “önde giden” ve “geriden gelen” emperyalist ayrımı. Bu sahte ayrım mandacılık düşüncesinin altyapısını oluşturur. “İleri” veya “geri” emperyalist var mıdır? Bunun biz ezilenler için anlamı şu: “Evimize hırsız girdikten sonra hırsızın niteliğini tartışmak gibi bir geleneğimiz yok.” Adamlar 500 yıldır bir kast sistemi kurmuşlar. Bir kısmı kastın efendiler sınıfının biraz üstünde, bir kısmı ise altında kalmış. Hâlâ bize diyorlar ki ben geride kaldım bana sempati duy. Veya ben çok ileriyim seni yanıma alırsam yaşarsın. İsmet Paşa çok mükemmel bir laf etmişti ya: “Büyük devletle ittifak ayıyla yatağa girmek gibidir.” Sınır bölgelerin alacakaranlığı Ancak sağ ve “sol” mandacılarımız sürekli Türkiye’yi Polonya, Sırbistan veya Kafkaslar’daki iki arada bir derede kalmış herhangi bir ülkeyle karıştırıyorlar. Eğer bir Türk yeteri kadar Batıcı yabancılaşmaya maruz kaldıysa bu tür tarihsel analojileri yutup, mandacılığı mantıksal tek çözüm kabul edebilir. Artık yersen. Ama genellikle “cahil” kalan ve jeo-stratejiden hiç çakmayan Türk halkı anti-emperyalist çizgiye daha yatkındır. Mandacılar gerçekten de bulanık suda balık avlama meraklısıdır. Bu yüzden sömürgeci paylaşım sırasında sınır hatlarında kalmış çeşitli coğrafyalardan bol bol örnek verirler. Buralara alacakaranlık kuşağı diyebiliriz. Tarihsel olarak uluslaşamamış ve hep bir veya daha fazla emperyaliste dayanarak var olmaya çalışan grupçukların bulunduğu bölgelerdir. Bu yüzden mandacılarımız hep buralardan yola çıkarak çeşitli stratejiler önerirler. Oysa bu sınır hatlarında sürekli tekrar eden hesaplaşmalar mandacılığın aklanmasının değil, tersinin kanıtıdır. Sömürgecilik bazılarının iddia ettiği gibi değişmemiştir. Sadece insanlığın gerisinde kalmıştır. Dolayısıyla Atatürk’ün Ulusal Kurtuluş ve Tam Bağımsızlık reçetesi de demode değildir. Örneğin kimisi “ABD Kürtleri tercih edecek, çabuk olalım, daha işbirlikçi olalım” diye haykırıp durur. Başka biri Kırım’dan, Kazan’dan örnek verir. Alacakaranlık kuşağını iyi bilelim ve hataya düşmeyelim. Bir tarafta Polonya ve Ukrayna ekseni var. Burası Rus emperyalizmi ile Batı’da yer alan emperyalistler arasındaki kavganın esas ekseni. Polonya’ya 19.yy’dan beri Anglo-Sakson emperyalizmi sahip çıkmış. Önce İngiltere şimdi ABD… Polonya bugün hem Alman hem de Rus düşmanlığıyla Avrupa’daki en Amerikancı ülkedir. Adamlar tarihleri boyunca bir kez bile Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı gündeme almamışlar. Ama bugün ABD’den sonra Irak ve Afganistan’da en çok askeri olan ülkelerden biri Polonya’dır. Ukrayna’da ise Rus karşıtı iki parti var. Biri Amerikan yanlısı biri Alman yanlısı… Dili Rusça’ya çok benzeyen bu ülkenin tek derdi mezhep farkı… Önemli iki diğer eksen Balkanlar ve Kafkasya ekseni. Balkanlarda geleneksel Rus uşaklığına oynayan Sırplar çok şey kaybetti. Geleneksel İngiliz-Amerikan uşaklığıyla ayakta kalmayı planlayan Gürcistan ise son günlerinde sefilleri oynuyor. Sebebi çok basit… İster Rus ister Amerikan olsun, emperyalist bir efendiye dayanarak toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumak aptalca bir yanılsamadır. Seni satarlar. Sen de asla beni niye sattınız diye soramazsın. Çünkü sen zaten kendini satmışsın. Yunanistan ve Ermenistan ise hem Rus hem ABD hem de AB himayesinin keyfini çıkarıyorlar. Bu ayrıcalığın tek nedeni var, o da iki ülkenin de Türk düşmanlığı. Türk ulusu mandacılığı yutmaz Bugünlerde kimi mandacılar Huntington, Barnett veya Dugin gibi emperyalist merkezlerdeki ikinci sınıf strateji memurlarından bol bol esinleniyor ve ezilenlerin yalın gerçekliğini emperyalist mamulü karmaşık yanılsamalarla ikame etmeye çalışıyor. Bu tahliller esas olarak analojiye dayanıyor. Belli grupçuklar ve coğrafyalar gerçekten de 19., 20. ve 21.yy’da sömürgeciler arasındaki kavgada aynı rollere soyunuyor. İsimlendirmeleri çok farklı olabilir ama Menşevik Gürcistan ile Soroscu Gürcistan arasında ne fark var? Mandacılar buradan yola çıkarak tıpkı 1918 İtilafçıları ve İttihatçıları gibi uşaklığa dayanan saflaşmanın propagandasını yapıyorlar. En büyük yanılgıları da buradan kaynaklanıyor. Birincisi Türk ulusu büyük ve egemen bir ulustur. Türklerin karnı alacakaranlık tahlillere toktur. İkincisi Türklüğün tarihinde İtilafçı ve İttihatçı uşaklığı reddeden bir Atatürk mirası vardır. Yani illa analoji kuracaksanız, Sevr soysuzluğuyla sonuçlanan İtilafçılık ve Osmanlı’yı yok eden İttihatçılık uşaklığı halkımız için çok da çekici tarihsel örnekler olamaz. “Sol” mandacılığın kökeni Aslında sol mandacılık olmaz. Mandacılığın sol veya sağ jargonu olur. Ancak halk saflarında “sol” mandacılığın söylemleri etkili olduğu için büyüteci buraya tutuyoruz. Emperyalizmin iki kanadı olduğu gibi Türkiye’de Batıcılığın ve mandacılığın da iki kanadı var. Bir kanat “ileri” olarak adlandırılan Anglo-Sakson emperyalizmidir. Diğeri ise “yükselen” ve “geri” olarak addedilen emperyalist kutuptur. Bazen Almanya bazen Rusya olur. “İleri” emperyalistleri tutanların argümanı onların çok güçlü olduğu ve hep kazanacağıdır. Böylelikle Osmanlı İngiltere’nin veya Türkiye ABD’nin suyuna giderek varlığını koruyabilir. “Geriden gelen” emperyalisti tutanlar ise geriden gelenin bizi daha iyi anladığını veya en azından bize muhtaç olduğunu ileri sürerler. Kapitalist sömürgeciliğin gelişim tarihiyle mandacıların siyasi renkleri arasında da uyum vardır. İngiliz-ABD sömürgeciliği, sömürgeci kastın ezen kesiminde en tepede dururlar. Bu yüzden uluslararası hegemonya araçları liberalizmdir. Kastın biraz altında duran Alman-İtalyan ve bugün Rus emperyalistleri ise liberalizmi değil, korumacılığı ve parlamenter demokrasiyi revize eden devlet kapitalizmini savunurlar. Sonuçta özünde sömürgecilikte birleşirler. “İleriden gitse” de “geriden gelse” de her türlü emperyalist sömürünün keyfini çıkarır. Olan hep bize olur. Bugün sol içerisinde ortaya çıkan iki farklı mandacı akım da aslında Batı sömürgeciliğinin bu tiyatro oyununun figüranlarıdır. Bir kısmına liberal sol ismi veriliyor ki bunlar aslında ABD-İngiliz ve bir ölçüye kadar Fransız-Alman sömürgeciliğinin sözcüsüdür. Bugün esas olarak AKP faşizmini savunuyorlar ancak para ve söylem kaynakları “ileri” emperyalistlerdir. Jargonları soldan çok burjuva liberalizminin sivil toplumculuğu, hür teşebbüsçülüğü ve parlamentarizmidir. İkinci kısma Avrasyacı deniyor ki bunlar Rus emperyalizminin ve bir ölçüye kadar Fransız-Alman emperyalistlerinin sözcüsüdür. Jargonları yine sol değil, Rus versiyonu devlet kapitalizmi, Fransız versiyonu aydınlanmacılık ve Alman militarizmine öykünen sözde ordu taraftarlığıdır. Liberal-Marksizm veya Mandacı-Ulusalcılık mümkün mü? Bu durumda Murat Belge gibi fikir “tüccarlarının” hem Marksist hem de liberal geçinmesi yadırganmayabilir. Kendine Marksizmin Batıcı (ve İngiliz liberalizmini yücelten) köklerinden örnekler bulmakta zorlanmayacaktır. Yine Perinçek veya Arslan Bulut gibi eski hızlı Amerikancıların bugün ulusalcılığı Rusçuluk ile harmanlayıp sahneye fırlamasına da şaşırmamak gerekir. Çünkü onların ulusçuluktan anladıkları Atatürk’ün ezilen ulus isyanı değil, “geriden” gelen Alman veya Rus emperyalistinin yayılmacılığıdır. İlk grup sözde Marksizme özde liberalizme dört elle sarılırlar. Marks uzunca bir dönem İngiliz emperyalizminin Rusya karşıtı Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Hindistan politikalarını savunmuştu. Bunun nedeni İngiliz kapitalizminin sözde çok ileri ve gelişmiş olması, Rus emperyalizminin ise feodal-gerici niteliğinin kapitalizmin ve üretici güçlerin gelişmesini engellediği iddiasıydı. Sırf bu nedenle İrlanda ve Hindistan’da sömürgeciliğe karşı isyanları Marks gerici ilan etmişti. Yine ne hikmetse uluslararası arenada esas politikası Polonya’nın özgürlüğü, Kuzey Amerika’nın Güneye karşı savunulması ve İtalya’nın birliği olan 1. Enternasyonal bu yüzden İngiliz liberal burjuvazisinin ve Başbakan Disraeli’nin sonsuz hoşgörüsüyle yıllarca Londra’yı merkez belledi. Ve yine aynı yıllarda, Marks’ın dünya proletaryasının öncüsü ilan ettiği İngiliz işçi sınıfı herkese oy hakkı ve serbest ticaret temelinde “ileri kapitalizm” ve “ileri demokrasi” programıyla İngiliz sanayi burjuvazisi ve geleneksel liberalizmiyle ittifaktan da öte partisel birlik kurmuş haldeydi. Sonunda Marks’ın kendisi bile liberalizmin ve sömürgeciliğin ilericiliği dogmasını sorguladı. İngiliz proletaryasının devrim kaçkınlığını İrlanda sömürgeciliğine bağladı. Bugünkü liberal solcuların dört elle sarıldığı liberalizmden kalma sivil toplum-siyasal toplum karşıtlığı tezlerini, sınıf mücadelesi lehine terk etti. Ancak günümüzün liberal-Marksistleri yine de haklı diyebiliriz. “Sol” maskeli “fikir orospuluğu” için literatürden alıntı yapacak birkaç cümle bulabilirler. Bu liberaller bugün solu ABD zulmünden ve AKP iktidarından yana olunması gerektiğine ikna etmeye çalışıyorlar. Anti-otoriterizm ve sivillik fetişistlerinin ABD militarizmi ve AKP faşizminin en has savunucuları durumuna düşmeleri, temsil ettikleri çizginin solla ne kadar alâkalı olduğunu göstermeye yeter sanırız. Mandacı-“ulusalcı”lar ise solun Marksist geleneğinden çok antiemperyalist geleneğinden silah çalmaya çalışıyorlar. Solculuk adına Rusçuluğu savunurken, bazen de laiklik adına birden ABD’nin kucağına atlayıveriyorlar. İnsanın aklına şöyle bir soru gelebilir: “Madem emperyalizmi savunacaksınız bari en güçlüsünü savunun.” Yok, bunların misyonu bu değil. Geriden gelen emperyalistin bize daha çok ihtiyaç duyduğunu savunurlar. Bu yüzden Rusya’nın kendilerini tutmasıyla veya ABD’nin AKP’yi desteklemesine rağmen laik denge unsuru olarak kendilerini de kollamasıyla övünürler. Şimdi bir düşünün. Sol adına siyaset yürüten iki kanat da ne kadar pespaye bir konumda değil mi? Kemalist hayalet ve İttihatçı ve İtilafçı “ahmaklar” Solun ve Atatürkçülüğün kendisinin bu düşkünlerle uzaktan yakından alakalı olmadığı kesindir. Ancak ezilen dünyada mandacılığın bu iki kanadının da sınıfsal ve tarihsel kökenleri olduğunu ve bunlara karşı ifşa çalışmasının bitmeyeceğini belirtmek zorundayız. Birinci kanat mandacılık ezilen uluslara kastın en tepesindeki gücün kanatları altına girmeyi öğütler. Böylelikle liberalizmin mucizesi ve en büyük emperyalistin ezici ve ilerletici gücü bizi çağ atlatıp, kastın ezenler kutbuna çekiverecektir. İkinci kanat ise hep geriden gelen ve kaybeden emperyaliste oynamayı öğütler. Böylelikle bizi daha iyi anlayan kayırmak zorunda olan “geri kalmış” emperyalist sömürgeci tahakkümden biraz olsun bizi kurtaracak (her halde çok hayırsever olduklarından) ve kendi ulusal kapitalizmimizi kurarak sömürgeci kastın üst sınıfına atlayıvermemize izin verecektir. Bu iki tezin ortak noktaları sömürgeciliğe teslimiyettir. Birincisi kozmopolitizm ve liberalizmi esas alır, ikincisi ise sözde ulusçu ve devletçi renkleri kullanmaya çalışır. Bu yüzden bugünkü mandacılar “sol”cu da olsa sağcı da olsa tarihsel olarak hep aynı iki geleneği zamanımıza taşırlar. Soylarını soplarını üç kuşak takip ederseniz bile, dedelerinin tavrından hemen geleneklerini açığa çıkarabilirsiniz. Bir kısmı İtilafçı-İngilizci gelenekten gelir. Sağ veya sol liberalizmin, dinci veya laik Kürtçülüğün ve dinci-kürtçü-liberal- “sol”cu koalisyonunun ekseni Ahrar Partisi’nden bugüne aynıdır. Bir kısmı İttiahatçı gelenekten gelir. Kaybeden atın jokeyleridirler. 1914’te de, 1939’da da Almancıdırlar. Bugün de Avrasyacılar. İşin ilginci söz konusu olan Türkiye’nin sömürgeci sistemden kopması, bağımsız olması ve kapitalizmin dışına çıkması ise bu düşman kardeşler hemen birbirine sarılırlar. 1923-38 arası hem İttihatçılar hem İtilafçılar Atatürk düşmanıydı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda kucaklaştılar. İtilafçılar İngiliz uşaklığından kalma eski ilişkilerle Kürt isyanı çıkarırken, aynı günlerde İttihatçılar komitacılık günlerinin özgüveniyle Atatürk’ü İzmir’de öldürmeye kalktılar. İki mandacı gelenek de İngiliz himayesinde buluşmuştular. Yine 1960 sonrası gelen Atatürkçü atılım ve Deniz’lerin yarattığı devrimci kabarış karşısında, hem İtilafçılar hem de İttihatçılar tekrar ABD’nin kucağında kucaklaştılar. Bazılarının zannettiğinin tersine her iki gelenek ne Kemalizmi temsil eder ne de Kemalizme yakın durur. Bir kanat çağdaşlaşma kavramını diğeri uluslaşma kavramını kirletir. Ancak iki kanat da Atatürk devrimciliğinin düşmanıdır. Ne yazık ki gerçekten de Atatürk kendi iktidar döneminde bile “Tek Adam” olarak kalmak zorunda kaldı. Kemalizm bu topraklarda kendi örgütsel ve fikirsel geleneğini yaratamadan mandacılık tekrar egemen oldu. Atatürk’ün 1914’teki saptaması şuydu: İngiltere Savaşı kazanırsa Türkiye parçalanacak. Almanya kazanırsa topyekûn Almanya’nın sömürgesi olacağız. Bu yüzden İttihatçı mandacılığa da, İtilafçı mandacılığa da karşı Türk Tezini savundu. Türk’ün Tek Adamı olmayı seçti. Atatürk her koşulda felaket müjdeleyen mandacılığın her türlüsüne bu yüzden öfkeliydi: “Mandacılar diyorlar ki, bizi bağımsız bırakmayacaklar. Onlar ne düşünürlerse düşünsünler ortada bir gerçek var. Her ulus bir devlet halini alıyor ve bir Türk ulusu vardır. Bizi bağımsız bırakmazlar düşüncesi maneviyat bitkinliğinden doğan bir iman eksikliğidir. Bir an için kabul ve teslim edelim ki, bizi devlet olarak yaşatmayacaklar, o halde bunu biz mi isteyelim? Ahmaklar, memleketi Amerikan mandasına, İngiliz koruyuculuğuna bırakmakla kurtulacak sanıyorlar. Kendi rahatlarını sağlamak için bütün bir vatanı ve tarih boyunca devam edip gelen Türk bağımsızlığını feda ediyorlar. Oh ne ala! Mücadele yerine mandayı kabul edeceğiz ve rahata kavuşacağız! Bu ne gaflet, bu ne körlük, bu ne budalalık… İstanbul’un yüce kişileri de bu fikirde. İçlerinden biri çıkıp da ya istiklal ya ölüm diyemiyor.” Bu sözlerin üstüne daha ne denebilir? Bugünün Atatürkçü devrimcilerine düşen görev belli: Halka ahmaklık propagandası yapan her türden mandacılara inat “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” parolasının siyasi ve örgütsel hattını yeniden kurmak… Hayaletinden bile korktukları Atatürkçülüğü capcanlı tekrar karşılarına çıkarmak.
|