01.09.2008/Sayı:202
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Eser Özaltındere

Enosis ve Talat’ın dış politikası

Özlü görüşmelerin özü

Mâlum, Eylül başı Kıbrıs konusundaki “Özlü görüşmelerin” başlama zamanı. O yüzden, geçenlerde iki Rum gazetesinde açıklamaları yayınlanan Rum Sözcüsü Stefanos Stefanu’nun söz konusu söylemlerine değinmekte yarar olduğu düşüncesindeyiz. Bu açıklamalar, gerçekten de ibretle okunması gereken açıklamalardı. Bunlar, çok dikkatli bir şekilde ve satır araları büyüteç altına alınarak okunduğunda ve yorumlandığında; Rum’un yakın zamanda Talat ve Hristofyas’ın gerçekleştirdiği 4 zirve ile nasıl amaçlarına ulaştıklarını, Talat’ı nasıl kendi oyuncakları gibi gördüklerini ve bir kuş yumurtası olarak Türk’ü Rum’a köle etme konusunda onun nasıl “emireri”lik yaptığını, Rumların anlaşma konularının hepsini kendi istedikleri gibi yorumladıklarını, ayrıca da Enosis’i gerçekleştirme bağlamında artık son aşamaya gelindiğini ve bir adım daha atılırsa bir daha geri dönüşü olmayan bir çıkmaza girileceğini çok net bir şekilde görebiliyoruz.

Rum sözcüsünün bu açıklamaları aynı zamanda, daha önceki yazıda derinleştirerek ortaya koymaya çalışılan tespitlerin hepsinin gerçek olduğunu da teyit etmiş oluyor.

Bu açıklamaları satır satır ele almakta yarar bulunuyor.

Çözüm dedikleri Rum planı

Rum sözcünün, Fileleftheros gazetesine verdiği mülakatta dikkat çeken cümleler şunlar:

“…Öncelikle söylememiz gereken; çözüm çerçevesinin Kıbrıs Rum tarafınca yıllardan beri ortaya konulduğudur…”

Demek isteniyor ki; yıllardan, yâni 1960’tan beri Türklerin Rumlara azınlık olarak yamanması konusunda Rumların bıkmadan usanmadan mücadelelerini verdikleri çözüm çerçevesinin doğru olduğu nihayet ortaya çıkmış ve Türk tarafı da bunu tescil etmiştir.

Arkasından devam ediliyor; “…İki bölgeli, iki toplumu, tek egemenliği, tek vatandaşlığı, tek uluslar arası temsiliyeti ve Güvenlik Konseyi’nin ilgili kararlarında belirtildiği şekliyle siyasi eşitliği olan bir federasyon çözümü talep ediyoruz. BM’nin Kıbrıs’la ilgili kararlarına, uluslar arası hukuka ve Avrupa Hukuku’na, 1977-79 Doruk Anlaşmaları’na dayalı bir çözüm talep ediyoruz. Halkın tamamının insan haklarını ve temel özgürlüklerini tesis edecek bir çözüm talep ediyoruz. Bunlar değişmez hedeflerdir…” Yani deniliyor ki; Federasyon iki bölgeli, iki toplumlu düşünülüyor ancak, bunlar tek egemenliği, tek vatandaşlığı olan üniter bir devletin içindeki iki federal bölge olarak yorumlanmalıdır. Diyelim ki öyledir! Peki, bu iki toplumun siyasi eşitliği bulunmayacak mıdır? Evet, bir eşitlik olacaktır belki ama, bu Türk tarafının anladığı manadaki bir siyasi eşitlik olmayıp, BM Güvenlik Konseyi’nde belirlenen eşitlik tanımına uygun bir çerçeveyi içerecektir. Buna göre de bu eşitlik; iki toplum, iki federe birim arasındaki anayasal eşitlik şeklinde ele alınacaktır. Başka bir ifade ile, aynı üniter devlet içerisindeki Türk ve Rum vatandaşların anayasa karşısındaki bireysel anlamdaki eşitliği gibi, iki kesimde de var olan kurum ve yönetimlerin üniter devlet içerisindeki statülerinin birbirine eşit oluşu, birinin diğerine üstün tutulamayacağı bağlamında değerlendirilecektir. Yoksa buradaki eşitlik; iki farklı halkın “iki eşit egemen” veya “egemen eşitler” olarak ayrı kurucu devletlerinden oluşan bir federasyon yapısını gerçekleştirmelerine imkan verecek bir eşitlik olmayacaktır.

Yukarıdaki ilkelerin Enosis’i gerçekleştireceği bilindiği için, Rum sözcü bunları; “değişmez hedefler” olarak nitelendiriyor. Yani, bir anlamda bunlardan vazgeçmelerinin mümkün olmadığını ima ediyor.

Ayrıca, yine aynı sözcü tarafından yukarıda çözümün BM kararlarına ve uluslararası hukuka uygun olması gerektiği dile getirilmişti. Ama, bu ifadelerin arkasında da bir plan olduğu apaçık ortadadır. Bunun hangi anlama geldiği ise, açıklamanın aşağıdaki paragrafında açığa çıkmaktadır.

Rumlar iki kurucu devlete karşı

Açıklamanın bir bölümü var ki, gerçekten çok can alıcı içerikler taşımaktadır. Burada şöyle denilmektedir; “…Bâkir doğuma (iki kurucu devletin birleşerek yeni bir devlet oluşturmasına) tepki gösteriyor ve reddediyoruz. Bunu huysuzluk olsun diye yapmıyoruz. Federasyon ortaklığının iki devletten ve iki halktan kaynaklanacağını tanırsanız o zaman self determinasyon (kendi kaderini belirleme) hakkını ve bunun bir uzantısı olarak ayrılma hakkını da tanırsınız. Çözümle talep ettiğimiz 1960’ta kurulan Kıbrıslı Türk ve Rumların iki toplumlu üniter devletinin iki bölgeli, iki toplumlu federasyon devletine dönüşmesidir. Kıbrıs’ta var olan devlet de birdir, halk da birdir. Türkiye’nin yayılmacı ve ayrılıkçı politikasıyla oluşturulan sözde KKTC, devletlerden bu ayrılıkçı oluşumu tanımamalarını isteyen BM kararlarıyla kınandı. Dolayısıyla bizim tezimiz; uluslararası hukuka ve BM kararlarına tamamen uygundur. Kıbrıs’ta ikinci bir devlet yoktur…”

Şimdi Talat’a sormak lazım: Hani, iki kurucu devlet olacaktı? Hani iki ayrı halk gerçeği yadsınamazdı? Hani self determinasyon hakkı bulunacak ve Kıbrıs Türk Halkı Rumlarla yapamayacağına inandığı an tıpkı Çekler ve Karadağlılar gibi ayrılabilecekti. Daha önceki yazılarda dile getirildiği gibi Rumların bu “Self determinasyon” hakkını vermeyeceği gün gibi aşikârken, ipi başkalarının elinde olan Talat kavram kargaşası yaratarak, yalan söyleyerek, işi laf kalabalığına getirerek bu gerçeğin üzerini örtmeye çalıştı. Amacı tepkileri törpülemek, ayrıca da bir an önce ve kazasız belâsız bir şekilde Kıbrıs Türk Halkı’nın on yıllar boyu verdiği mücadele ile elde ettiği kazanımları yok ederek, onları Rum’a azınlık yapacak anlaşmaların altına imza atmasını sağlayacak zamanı kazanmaktı. Oysa, 1983’te KKTC’nin kurulmasının, Denktaş’ın sürekli “Self determinasyon” hakkını olmazsa olmaz koşul olarak ortaya koymasının ve iki devletli bir konfederasyon temelli çözümü dayatmasının arkasında hep; Rumların Türkleri üniter Rum Cumhuriyeti Devleti içerisinde asimile ederek, Enosis’i gerçekleştirme hedefine ulaşmalarını engelleme politikası yatmaktaydı. Buna karşılık Talat ve kimliksizlerin partisi CTP, sürekli bu konfederasyon talebini eleştirerek; “Denktaş çözüm istemiyor. Çözüm istemediği için de işi yokuşa sürüyor ve iki devletli konfederasyon iddiasından vazgeçmiyor” diyorlardı. Konfederasyon talebini, Kıbrıs Türk Halkı’nın varlığını ve özgürlüğünü koruyacak olan siyasi bir proje değil de, işi zora koşmak sayesinde çözümsüzlüğü kemikleştirmek ve “Türk Milliyetçiliği” ideolojisinin bir uzantısı olarak Denktaş’ın KKTC’yi Türkiye’nin bir ili haline getirme saplantısı olarak görüyorlardı. Bu gün,Talat ve kimliksizler güruhu CTP’nin neden Denktaş’ın konfederasyon çözümündeki ısrarına karşı çıktıkları ve Talat’ın neden yeminiyle bağlı olduğu devletini yok saymak istediği, altına attığı anlaşmalar ve gelinen nokta ile daha iyi anlaşılmaktadır. Rum sözcüsünün söylemlerinde ortaya çıkan siyasi çözüm ile Talat’ın “Birleşik Kıbrıs” hedefi hiç fazlalık bırakmadan üst üste çakışmaktadır. Bu tablo ise; iki kesimlilik ve bölgeliliğin zaman içerisinde kalkacağı, Türklerin ilerleyen süreçte bir azınlık olarak asimile olacağı, Rumların ezici çoğunluğu ve hâkimiyetindeki bir Rum Cumhuriyeti şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Süreç Enosis’i gerçekleştirecek

Bakın burada çok ilginç bir nokta daha vardır. Rumlar iki halk gerçeğini reddedip tek halktan bahsederken ve teslimiyetçi Talat’ta onların dümen suyunda giderken, aynı zamanda Kıbrıs Türk Halkı’nın tüm sömürgeci güçler ve BM tarafından da tescil edilmiş “ayrı bir halk olma” kazanımını da Annan Planı’nın gerisine taşımış oluyorlar. Çünkü, Annan Planı oylamasında, bu planın iki halkın birden referandumuna sunulması, iki ayrı halk gerçekliğinin en somut ve yadsınamaz bir ifadesidir. Şimdi Rum, teslimatçı Talat sayesinde bütün dünyanın kabul ettiği bu durumu yok sayarak, Kıbrıs Türk Halkı’nın resmi olarak onaylanmış bu hakkını da gasp etmek istiyor. Hatta daha da ilginci, Talat ve Hristofyas’ın anlaşması sonucunda ortaya çıkacak çözüm paketi tekrar halkların referandumuna sunulacağı için, bu iki ayrı halk gerçeği bir kez daha dünyanın önünde tescil edilmiş olacak. Ve en acı yanı da; bu yeni referandumla, bir taraftan Kıbrıs Türk Halkı’nın “ayrı bir halk” olduğu ikinci kez ispatlanırken, diğer taraftan aynı referandumla kendisinden “ayrı bir halk” olduğu gerçeğini “ortadan kaldırıp”, “Tek Halk” adı altında Rum çoğunluğun içerisinde eriyip gitmesini “kabul etmesi”, yani harakiri yapması istenecek. Hatta bu konuda tüm sömürgeciler ile AKP’nin yoğun tehdit, baskı ve dayatmalarıyla karşılaşılacak. Herhalde böylesine bir paradigmanın dünyanın hiçbir yerinde yaşanması mümkün değildir.

Dedik ya, açıklamaların bu bölümü çok önemli diye!... Yine burada Rum sözcü; şu anda sömürgecilerin resmi olarak tanıdıkları ve 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti aynen devam edecektir, diyor. Yalnız, eskiden üniter Kıbrıs Cumhuriyeti’nde iki toplumluluk söz konusuyken yeni birleşmeyle birlikte işin içerisine bir de iki kesimlilik giriyor. Tek fark olarak bu ortaya çıkıyor. Rum da bu palavradan değişikliliği, Türklere yapılan bir kıyakmış gibi sunuyor. Ama tabii ki, şu anda olduğu gibi daha sonra da Kıbrıs Cumhuriyeti’nde AB hukukunun özgürlükleri geçerli olacağından ve bunların uygulanmasıyla iki kesimlilik dejenere olacağı için geriye yine 1960’ın iki toplumlu üniter Kıbrıs Cumhuriyeti kalacaktır. Daha sonrasın da ise, iki kesimliliği ortadan kaldıran Rumların toprak satın alması, Türkiye’ye göç, AB nin başka ülkelerine çalışmak için gitme gibi benzer nedenlerle Türklerin nüfusunun azalması sonucunda iki toplumluluk statüsü de dayanaksız kalacak, dolayısıyla bu yapı kendiliğinden lâğv olacak ve son tahlilde Enosis gerçekleşerek Türkler; Ermeniler ile Maronitlerin düzeyinde bir azınlık olarak yaşamaya mahkum kılınacaklardır. Uzun vadede süreç illâ ki böyle işleyecektir. Çünkü zaten, Sampson darbesi olmasaydı Makarios’un planı da Türkleri zaman içerisinde eritmekti. Darbeciler, Türkleri adadan atmak için acele edince Makarios’un bütün planları suya düştü. O yüzden, Rumlar aynı hatayı bir daha tekrarlamayacaklardır. Sabırlı davranacak ve nihai çözümü zamana bırakacaklardır. Sonuçta da ezici çoğunluğunu Rumların oluşturduğu ve Maronit, Ermeni, Yahudi, Türk, Kürt gibi toplulukların da azınlık olarak içinde yer aldığı anlı şanlı “Halkın birliği” böylelikle sağlanmış olacaktır.

AKP ve Talat, Mustafa Kemal çizgisinin karşısında

Bu bölümdeki açıklamalarda bir de; Rum sözcüsünün BM kararları ve Uluslararası Hukuk’a atıf yapmasının nedenleri daha bir belirginlik kazanıyor. Çünkü burada, BM kararları devletlerden KKTC’yi tanımamalarını istiyor, haliyle BM de onu tanımıyor ve dolayısıyla BM kararlarının meşru kabul ettiği tek devlet Rumların kendi devletleri olarak gördükleri Kıbrıs Cumhuriyeti oluyor.

Bu durumda da tabii ki Rumların, politikalarına yeşil ışık yakan ve onların işine gelen, yani tek meşru devlet olarak üniter Kıbrıs Cumhuriyetini tanıyan BM kararlarına ve Uluslararası Hukuk’a dört elle sarılmaları gerekiyor. Sonuç olarak da; “Bakın, biz BM kararlarına ve Uluslararası Hukuk’a sonuna kadar saygı duyan bir devletiz. Bunlara karşı duranlar ise, Türkiye ve KKTC’dir. Uluslararası camianın onları dışlaması gerekir” deme hakkını elde etmiş oluyorlar. Denktaş ve o döneme denk düşen Türkiye Hükümetleri zamanında Rum yanlısı BM kararlarına itiraz edilir ve kişilikli bir devlet olarak o kararın çıkmaması için her türlü diplomatik yol denenirdi. AKP Hükümeti ve sömürgeci taşeronu Talat zamanında ise BM’de KKTC’nin aleyhine olan çok sayıda kararın çıkmasına hiç ses çıkarılmadığı gibi aynı zamanda çanak da tutuldu. Bunun nedeni sadece beceriksizlik olarak açıklanamaz. Bu kararlarla özellikle KKTC’nin her taraftan kıstırılması sağlandı. Amaç, KKTC’nin varlığını uluslararası arenada mahkum etmek ve devleti dumura uğratılmış, dolayısıyla çaresiz kalmış Kıbrıs Türk Halkı’nı BM tarafından resmi olarak tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin içerisine vidalamaktı. AKP’nin bilerek izlediği teslimiyetçi Kıbrıs politikasının önemli bir boyutunu BM nezdindeki bu edilgenlik stratejisi oluşturmuştur. Kıbrıs çıkarması ve dış politikası Mustafa Kemal döneminden sonra Cumhuriyetin ve ideolojisinin övüneceği tek gurur kaynağıydı. İşte AKP, sadece BOP’a hizmet etmek adına değil, aynı zamanda Cumhuriyetin Mustafa kemal çizgisinde yürüyen bu çok önemli dış politika başarısını yok etmek takıntısı bağlamında da Kıbrıs’ı elden çıkarma yolunda büyük bir zevkle yürümektedir.

Rumlar Talat’a güveniyor

Rum sözcü devamla şöyle diyor; “…Çözüm iradesiyle sayın Talat’a inanıyoruz. Gerçekten, Talat; Kıbrıs’ta iki ayrı devlet kurma ülküsü olan ve olmaya devam eden Rauf Denktaş değildir. Kendisinde ne kadar istek ve niyet olduğu pratikte görülecektir. Çünkü her şeyin nihai kriteri pratiktir…”

Görüyorsunuz değil mi? Denktaş’ın iki devletli, iki halklı konfederasyonundan nasıl da nefret ediyorlar. Çünkü, Denktaş’ın konfederal çözümü Kıbrıs Türk Halkı’nın özgürlüğünü ve var oluşunu garanti altına alıyor da ondan… Bu ise, ırkçı Rum milliyetçiliğinin işine gelmiyor. Böyle bir çözümde Enosis’i gerçekleştiremeyeceklerini ve Türkleri asimile edip adadan kovamayacaklarını iyi biliyorlar. Peki, bu ideallerine ulaşabilmek için kime güveniyorlar? Talat’a…Ama, çözüm iradesi olan Talat’a…Yani, çözüm yalancılığı altında Rum yanlısı her ödüne kayıtsız şartsız “evet” diyen ve Kıbrıs Türkü’nün pozisyonunu köleliğine “ramak” kalma noktasına kadar getiren Talat’a…

Ancak, Talat’ın şu ana kadar yaptığı teslimatı, yani tek egemenliği, tek vatandaşlığı, tek kimlikliliği kabul etmesini de yeterli bulmuyorlar. Kapsamlı görüşmelerde bunun içinin de kendi istedikleri gibi doldurulmasını bekliyorlar. Eğer, Talat’ın attığı son imza; Kıbrıs Türkünün Rum’a olan köleliğini hiçbir boşluk bırakmamacasına perçinlerse, işte o zaman onun pratikte “çözüme ne kadar istekli ve niyetli” olduğunu anlayacaklarmış. Yani doymuyorlar. Talat taviz vere vere bir hâl oldu fakat hâlâ yaranamıyor. Kendini Rum’a beğendiremiyor. Dünya tarihi herhalde, Rum karşısında bu kadar ezik ve kişiliksiz duruma düşmüş başka bir devlet başkanına rastlamamıştır.

Rumlar kırmızı çizgilerinden vazgeçmiyorlar

Gelelim, Rum sözcünün kendi duruşlarını nasıl değerlendirdiğine... Bu paragrafta da şöyle deniliyor; “…Başkan, çözüm ilkelerinin hayata geçirilmesine ve bunların talep edilmesine çok bağlı olduğunu pratikte de gösterdi. Talat ile yaptığı 4 görüşmede, Kıbrıs sorununun çözüm zeminini netleştirmeyi başararak da bunu ispat etti. Başkan çözüm ilkelerine bağlıdır ve müzakerelere bu ilkeler temelinde gidecek, kararlılık ve esneklik gösterecek. Evet, Kıbrıs sorunu bir al-ver prosedürüyle çözülecek. Ancak al-ver, ilkeleri silmeyecek ve kırmızı çizgilerimizi aşmayacak…”

Bu bölüm de çok ilginç. Demek ki Hristofyas, Rumların “çözüm ilkeleri” diye yutturdukları ve on yıllardır ısrarla savundukları kırmızı çizgilerine çok bağlı kalmış, Talat ile yaptığı 4 görüşmede de bu ilkelerden sapmamış ve bu ilkeler çerçevesinde “zemini netleştirme” adını verdiği şekliyle, Talat’ı tam manasıyla tufaya getirme başarısını elde etmiş. Çünkü, bu bölümde bir övünme havası var. Talat enayiliğine doymasın… Hristofyas, bu çerçevede kalmak şartıyla bundan sonraki görüşmelerde de gerekirse esneklik gösterebilecekmiş ama, kırmızı çizgilerini koruma doğrultusunda kararlı olacakmış.

Zaten, son cümle her şeyi özetlemektedir. Burada denilmektedir ki; esneklik doğrultusunda al-ver olabilse de, kırmızı çizgilerden hiçbir zaman ödün verilmeyecektir…

Peki o kırmızı çizgiler nelerdi;

a) Tek egemenlik, tek devlet, tek halk, tek meclis, tek kimlik ve tek ekonomi,

b) İki toplumluluk ve onların eşitliği; ama unutulmamalıdır ki bu eşitlik, BM nin kararlarında tanımlanmış olan eşitliktir (bu eşitliğin hangi anlama geldiğini yukarıda açıkladık),

c) İki kesimlilik; ama aynı zamanda, AB hukukunun insan hakları ve temel özgürlüklerine bağlılık (yani derogasyonların olmayışı),

d) Rum göçmenlerin mal-mülklerine dönüşleri,

e) Türkiyeli göçmenlerin bir bölümünün geri gönderilmesi,

f) Türk askerinin adadan çıkarılması.

Bu kırmızı çizgilerin varlığı devam ettikçe ve bunlardan ödün verilmedikçe; “esneklik” olsa ne olur, olmasa ne olur? Örneğin; mallarına dönen Rum göçmen sayısı 70 000 olmayacaktır da, 50 000 olacaktır. Zaten, AB yasaları çerçevesinde iki kesimlilik zaman içerisinde kalkacağına göre bu sayı hiç de önemli değildir. İstisnaları garanti altına alan derogasyonların kabul edilmesi de bir esneklik olarak görülmemelidir. Çünkü, bunların 10-20 yıl gibi sürelere bağlanması söz konusu olursa, bu marjlar yeterli olmadığından, Rum sabırlı davranacak ve bu süreler içerisinde ön hazırlığını yaparak süre bitiminde planları doğrultusunda saldırıya geçecektir. Ya da esneklik; tazminatları ödenerek Türkiye’ye gönderilecek Türkiyelilerin sayısında uygulanacaktır. Veyahut, Türk Bölgesi olarak belirlenen toprak parçasına Yeşilyurt girsin mi girmesin mi tartışmaları, esnekliğin bir göstergesi olarak sunulacaktır. Bunun da iki devletlilik olmadığı sürece bir anlamı yoktur.

İki devlet olmazsa Kıbrıs Türk’ü köle olur

Kim, hangi bahaneyi ileri sürerse sürsün, açıklamalardan da anlaşıldığı biçimiyle ortaya çıkan çok açık bir gerçek vardır ki; o da, iki devletli çözüm olmadığı sürece ideal olduğu iddia edilen çözümün Kıbrıslı Türk’ü kölelikten ve asimilasyondan kurtaramayacağıdır. Çünkü Rum, eski hatalarını yapmayacak, dikkatli davranarak sabırlı olacak, zamanın gelmesini bekleyecek ve küçük küçük kazanımları üst üste koyarak Enosis’i gerçekleştirecektir. Bunun için de başlangıç olarak kırmızı çizgilerinin elde edilmesi yeterlidir. Patrik Hrisostomos ne diyor; “Hristofyas bana taahhütlerde bulundu. Onu dinledim ve destekliyorum…” Rauf Denktaş, işte tüm bu nedenlerden dolayı konfederasyondan hiçbir zaman vazgeçmemiştir.

Bakıyorum da, bu Stefanos Stefanu’nun açıklamalarını okuyan orta zekâdaki herkes, Rumların gerçek niyetlerinin ne olduğunu anlayabilir. Peki, AKP’nin ve Talat’ın çok derin dış politika danışmanları bu son derece berrak gerçekleri göremiyorlar mı? Görüyorlar, görüyorlar… Görüyorlar ama, bilerek ve isteyerek görmezden geliyorlar. Aksi halde, “BOP eş başkanlığının” bir anlamı kalır mı?...

Yüreğimize taş basarak ta olsa, sömürgecilerin emrindeki öncü güçler olan Rum-Yunan ikilisini takdir etmemiz gerekiyor. Hiç bir zaman temel ilkelerinden vazgeçmediler ve ödün vermediler. Özellikle Rumlar, az nüfuslarına karşın, akılcı organizasyonları ve ulusalcılıkları sayesinde sömürgecileri de peşlerine takarak dünyanın her yerinde Kıbrıs Türk Tezleriyle mücadele ettiler ve sonunda sadece KKTC deki değil, Türkiye’deki cephe gerisinde kuluçkaya yatırılmış işbirlikçi kuş yumurtaları aracılığıyla da nihai hedeflerine çok yaklaştılar. Geçmişte olduğu gibi Türkler yine, can vererek elde ettikleri kazanımlarını bozuk para gibi harcayarak masada kaybetmeye mahkum edildiler. Evet, Kıbrıs’ta artık son noktaya yaklaşıldı. Bu noktanın Çanakkale savaşından hiç bir farkı yoktur. Eğer Kıbrıs elden giderse, Türklerin Vatanı Anadolu da büyük risk altına girecektir. Ne pahasına olursa olsun Kıbrıs savaşı kazanılmalıdır. Tabii burada, yasalar çerçevesindeki savaşımdan bahsediliyor. Bütün Mustafa Kemal Devrimcilerine düşen en büyük görevlerden biri, Mustafa Kemal sonrası Cumhuriyet tarihinin en büyük askeri, siyasi ve diplomasi başarısı olan Kıbrıs davasıyla birlikte onun ürünü KKTC’ye sahip çıkılmasıdır. Bu, Mustafa Kemal’e sahip çıkılmasıyla eşdeğerdir. Türkiye de dahil olmak üzere sömürgeci güçlerin BOP çerçevesinde atağa kalktığı,Türkiye’yi ve Doğu Akdeniz’i ele geçirme laboratuarı olarak kullandıkları alan KKTC olmuştur. Bu güçlerin yenilgiye uğrayarak teslim olacakları coğrafya yine Kıbrıs olabilir.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe