01.09.2008/Sayı:202
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Tuğrul Çelik

Kürt-İslam Faşizmi için
Gül gibi geçen bir yıl

Kürtlerin CumhurbaşkanıTravmanın birinci yılı

Yaşadığımız en ağır travmanın üzerinden bir yıl geçti. Daha eskiden başlarsak, 12 Mart’tan, o zamanlar yaşanan günlerin, yaşanan işkencelerin, kurşunların; hayatta kalanlar için de hapishanelerin akıllarda bıraktığı ağır travmadan daha ağır olanının üzerinden bir yıl geçti.

İçeriden çıktıktan sonra, o zamanlar, devrimciler durmuyor, kaldıkları yerden devam diyorlardı mücadeleye. O zamanlar, bunların esamesi okunmuyordu Türkiye’de. Devrimciler daha fazla sokakları doldururken, onların da saldırıları artıyordu sadece. Kırda, darağacında, dört duvar arasında devrimciler ölüyordu, ama durduramıyorlardı.

Yine bir 12 geldi. 12 Eylül’de bu sefer dozaj artmıştı. İşkencenin günü, ölü sayısı ve içeridekilerin sayısı... Hani 12 Mart’tan sonra, içerden çıkar çıkmaz mücadeleyi bırakılan yerden devam ettirecek olanlardı içeridekiler.

Ama olmadı…

22 Temmuz seçimlerinin hemen ardından gelen cumhurbaşkanlığı seçimi, yaşanan iki darbeden daha ağır gelmişti işte. Eskiden çok hatalar olmuştu, ama olay bu noktaya gelirken hiçbir şey yapılmamıştı.

Bir gezi dönüşü uçaktan bir türbanlı iniyor. Yanında da O. Hani okulun giriş kapısına “bu faşisti sokmayın okula” diye resmini koyduğumuz vardı ya. O işte. “Kahrolsun Amerika!” diye bağıran devrimci gençliğe saldıran, gazetelerinde onları hedef gösteren O ve onlar değil miydi?

İşte O, Abdullah Gül, bugün en tepeye çıkalı bir yıl olmuş.

TRT’de spikerin ağzından, yüzündeki neşeyle birlikte dökülenler… “Sayın seyirciler. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına seçilmesinde birinci yılı bugün doldu.”

Abdullah Gül-El Beşir

Abdullah Gül - George W. Bush

Abdullah Gül - Necmettin Erbakan

Abdullah Gül - Mahmud Ahmedinejad

Gül’ün Afrika zirvesi kapsamında soykırımcı El-Beşir’le görüşmesi. (resim 1)

Bush’un Gül’ü Amerika’ya daveti ve müttefikliğin getirdiği samimiyet. (resim 2)

“Kayıp trilyon davası” sanığı Gül aynı davadan hükümlü Erbakan’ı affetti. (resim 3)

Irak’a saldırı öncesi olduğu gibi Gül bu kez de Ahmedinejad’ı
İstanbul’a daveti. (resim 4)

Gül kimin cumhurbaşkanı?

Hatırlanırsa Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olur olmaz soluğu “bölge” dediği Güneydoğu’da almıştı. Gezi kapsamına bakılırsa bir teşekkür gezisi olmuştu. AKP, tüm Doğu ve Güneydoğu’da aldığı %70’lik oy oranıyla ya birinci parti ya da DTP’nin ardından ikinci parti olarak çıkmıştı.

Gezi boyunca Hakkari, Siirt, Şırnak ve Diyarbakır’ı ziyaret eden Gül, geziye Van’dan başlamıştı. Van’ın önemi de şu: Van, Said-i Kürdi’nin hayalini kurduğu “Şeriatçı Kürdistan”ın başkenti olarak düşündüğü şehirdi.

Gezisi boyunca Gül, belediye ve sivil toplum kuruluşlarından brifing almıştı. PKK’nın denetimindeki sivil toplum kuruluşlarının verdiği brifingin tek konusu da “Kürt sorunu” ve PKK’ya af talepleri olmuştu.

DTP’li belediye başkanlarının Gül sevgisi geziye yansımıştı. “Sizin gelmenizle bölgede huzur umudu belirdi.” diyen başkanlara Gül’ün cevabı da “bölge”li olmuştu. “Bunu hepimiz istiyoruz. Hepimiz bu ülkenin insanlarıyız ve bölgenin hassasiyetlerini biliyoruz.”

Gül, birinci yılında da bu gezisine vurgu yaptı. Cumhurbaşkanı olunca ilk ziyaretini Van, Hakkari, Şırnak, Siirt ve Diyarbakır’a yaptığını, orada inanılmaz bir sevgiyle karşılaştığını, bunun da kendi şahsında devlete olan güvenin bir yansıması olduğunu yineledi.

Gül, gösterilen sevgiye bakılırsa, Kürtlerin beklediği beyaz atlı. prensi ve Atatürk’ün cumhuriyetinin yerine kurmak istedikleri Kürt-İslam devletinin de Kürtlerin gözündeki temsilcisi olmuştu. Kürtlerin de öyle bir devlete güven sorunları olamaz da zaten.

Gül, bu bir yılı değerlendirirken laf arasında bir gerçekliği de ortaya koydu. “Geçen sene önemli mesafeler alındı. ABD bu konunun içerisine sokulabilmiştir.” diyen Gül’ün bu söyledikleriyle, yaşadığımız bir yıllık sürece baktığımızda, Amerika’nın planlarını gerçekleştirmek için en uygun ortamı da bulmuş olduğunu görüyoruz.

TÜRKSOLU olarak Gül’ün kimin cumhurbaşkanı olduğu sorusuna, yaptığı bu ilk gezisinden yola çıkarak “Kürtlerin Cumhurbaşkanı” demiştik.

Ortada Amerika’nın bir büyük projesi varken ve Türkiye’yi ortadan kaldıracak bir planın da ortağı iken bugün Gül’e herhalde Türklerin Cumhurbaşkanı dışında herkesin diyebiliriz. Zaten öyle demişti. “Herkesin cumhurbaşkanı olacağım.”

Gül’lü Köşkte neler oluyor?

Geçtiğimiz bir yıla baktığımızda dolu dolu geçen bir yıl görüyoruz. Batılı gazetecilerin çalışma temposunu “çılgın” şeklinde değerlendirmeleri gerçekten de çok doğru.

Neden mi? Çünkü bir yılda 116 kanundan 114’üyle birlikte 1300 küsur kararnameye onay, 17 farklı ülkeye yapılan 21 ziyaret, bu da yaklaşık 17 günde bir (tatiller dahil) ziyaret eder, 6 af dosyasından 3’üne onay 1’ine red, ziyaret için dış ülkelere gidilmediği zamanlarda dışarıdan gelen ziyaretçileri kabulleri başka bir kelimeyle tanımlamak mümkün değil.

Bitti mi? Bir de Benazir Butto ile görüşen son lider olma ve Japonya’ya giden ilk cumhurbaşkanı olma gibi performansları var Gül’ün. Bunlar da eksik kalmasın.

Birinci yılında, vatandaşlar arasında ayrım yapmadığını, yeminine sadık kalıp vicdanının rahat olduğunu belirten Gül, bu ayrım yapmama konusunda gösterdiği titizliği(!) seçilir seçilmez “bölge” dediği Güneydoğu’ya giderek göstermişti.

Onay konusundaki performansı için “Benden önce görev yapan cumhurbaşkanları kaç yasa veto etmiş buna bir bakın. Gelen yasaları veto ettim diye övünmem. Arzu ederim ki hiç olmasın.” diyen Gül, farkına dikkat çekmiş.

Gül’e kimsenin bir şey dediği yok zaten. Gelen yasayı onaylamış. Tayyip yasa yapıyor, Gül onaylıyor. Yasa yapan mantıkla, onu onaylayıp uygulanır hale getirecek mantık aynı olduktan sonra… Veto yiyen bir iki kanun varmış, onlar da durum çakılmasın vetoları. Bu kadar yoğun tempoya bakılırsa işler bayrama kadar yetişsin telaşındalar herhalde.

Türbanın üniversitelerde yasaklanması konusunda Anayasa mahkemesinin kararı üzerine “Başörtüsü ile ilgili bir anayasa hukukçusu çıkmış, onunla karar almışlarsa doğru-yanlış bunu savunacak değilim.” şeklinde bir açıklama yapan Gül, siyasiler üstü bir tavır aldığı görüntüsü çizmeye çalışadursun, Çukurambar’da Tayyip’le gizli kapaklı olmadığını söylese de görüşüyor. O zaman Tayyip AKP’li değil mi de baş başa görüşülebiliyor?

Savunmasını görüşmenin gizli kapaklı olmadığını, kendilerinin haber verdiğini söylese de Gül şunu da ekliyor. “Bizim de bir araya gelip, rahat konuşabilme ihtiyacımız oluyor.”

“Herkesin cumhurbaşkanı” o zaman şuna cevap versin. Oradaki “Biz” kim? “Rahat konuşabilme ihtiyacı”na engel olanlar kimler ki baş başa görüşmelere gerek duyuluyor? “Herkes”in dışında olanlar da var o zaman.

Gül’lü köşkün dışına çıktık. Geri dönelim.

Gül’ün değerlendirmesine devam edecek olursak, “Cumhurbaşkanı olduğum sürece içinde sivil toplumu, meclisin içindeki ve dışındaki partileri ayrım yapmadan Köşk’e davet ettim.” Diyen Gül, Köşk’teki “Çankaya Sofrası” geleneğine yaptığı katkıyı da ortaya koyuyor. Resepsiyonlardan birine hatırlanacağı üzere DTP İstanbul Milletvekili Sabahat Tuncel de davet edilmişti. Gül’ün Güneydoğu gezisine bir çeşit iade-i ziyaret. Bir yanda gezinin propagandasını terör karşıtlığı üzerinden yapacaksın, sonra PKK’yla görüşüp brifing alacaksın, üstüne de PKK’yı Köşk’e yemeğe davet edeceksin. Yapılan, Çankaya’yı halka ve dünyaya açmak adı altında, PKK’ya açmaktan başka bir şey değil.

Dış politikanın Gül’ü

Gül’ün bir yıl içinde yaptığı dış ülke ziyaretleri ve dışarıdan gelen liderlere yaptığı ev sahipliği, Çankaya’nın da dış politika açısından bir araç haline gelmesine neden oldu. Neden mi?

Gül için “Çankaya’yı halka ve dünyaya açtı” diye bahseden şeriatçı basın cumhurbaşkanlığının dış politikasının oturduğu dört ayaktan bahsediyor. Bunlar, özellikle dünyada ve Türkiye’nin kendi coğrafyasındaki büyük güçlerle ilişkileri temelli olmak üzere, Türk cumhuriyetleri ile “kısmen duraksamış” ilişkileri geliştirmek, komşu ülkelerle işbirliği ve dış politikada izlenen “barış sever” politikanın devamını içeren bir politika olarak karşımıza çıkıyor.

Bir yıla baktığımızda Gül’ün bu politikayı izlediğini görebiliyoruz. Bölgedeki büyük güçten öte “stratejik müttefik” Amerika’yla olan ilişkiler açısından politika son derece iyi ilerliyor. 2008’in ilk ayında Gül, Bush tarafından Beyaz Saray’da ağırlanmıştı. Kameralara birden bir kare yakalandı. Bush’un eli Gül’ün sırtında Pış Pış yapıyordu. Gül, Bush’a sırtını sıvazlattıktan sonra gezilerini sürdürdü, ama sırtını başka bir yerlere sıvazlattı mı bilemiyoruz.

Ziyaretleri dışında, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, İngiltere Kraliçesi Elizabeth, Suudi Kralı Abdullah bin Abdülaziz, Irak Cumhurbaşkanı Talabani, Afrika zirvesi için gelen başta Sudan’dan El-Beşir olmak üzere Afrikalı liderler ve en son olarak da İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad gibi isimler Gül’ün misafirleri oldu.

Rusya-Gürcistan gerginliği sonrası ortaya atılan “Kafkas İstikrar ve Barış Platformu”nun mimarlarından Gül’ün bu misafirlerinin bazılarının eskiden beri bugün adı Kafkas Platformu olan tarihi “Kafkas Seddi”nin bileşenleri olması tesadüf olmasa gerek.

Irak’a saldırı öncesi Irak Devlet Başkan yardımcısı Taha Yasin Ramazan’la son görüşmeyi yapan Gül, geçenlerdeki ziyaretinde Ahmedinejad’la görüşüyor, hem de Ramazan’la görüştüğü üslupla. Ve Irak işgal ediliyor. Sıra İran’da.

Bush “seninle çok iş yapacağız” der gibi Gül’ün sırtını boşuna okşamamış gördüğümüz kadarıyla. Irak işgali öncesi görüşürken Gül Başbakan’dı. Bugün cumhurbaşkanı.

İsrail’le olan ilişikler, hiç olmadığı kadar iyi. Bunda da Gül-Tayyip ikilisinin rolü inkar edilemez zaten.

Geçen yıl Kasım ayında Gül-Peres buluşmasında, konuşulan temel mesele İran’dı. Peres, İran’ı nükleer çalışmalardan dolayı Gül’e şikayet etmiş, Gül de “İran’ın nükleer çalışmaları ve uzun menzilli füze geliştirmeleri bizi de rahatsız ediyor. Bundan memnun değiliz. Siz İranlıların her söylediğine bakmayın. Retoriktir bunlar. Ciddiye almıyoruz biz söylediği sözleri. Neleri yapmamaları gerektiğini onlara iletiyoruz” diyerek Peres’in yüreğine su serpmişti. Bugün sürecin ilerlediğini görüyoruz.

Kafkas Projesi dâhilinde Ermenistan’la da görüşmeler yapılacak. Belki de Türkiye-Ermenistan maçında futbol bahanesiyle.

Kim kimi affediyor?

Gül son günlerde Erbakan’ı affıyla gündeme geldi. Ama ortada ilginç bir durum var. “Kayıp trilyon davası”nda hüküm giymiş olan Erbakan’ı aynı davanın sanığı affediyor.

Davada Gül’e takipsizlik kararının çıkmasından sonra yapılan itiraza ilginç bir kararla yanıt verildi. Davada zarar görenin maliye olduğunu, bundan dolayı Maliye Bakanlığı’nın taraf olduğunu ve dosyanın Maliye Bakanlığına yani Kemal Unakıtan’a gönderilip, ondan sonra karara varılacağı açıklandı.

Sonuç? Deminki ilginç durum daha da ilginçleşti.

Gül, Erbakan’ı affediyor. Dava dosyaları maliye bakanlığına gönderiliyor. Unakıtan’a bağlı hale geliyor. Unakıtan Gül’ü affediyor. Unakıtan, meclise şikayet ediliyor. Mecliste çoğunluk olan AKP, Unakıtan’ı affediyor. Buna dayanışma mı dersiniz, kadrolaşma mı dersiniz bilmem ama ben faşizm diyorum.

Af geldi, dava bitti.

Üniversiteler dikensiz Gül bahçesi oluyor

Gül, rektör atamaları konusunda da eleştiriler aldığını söylüyor. Dicle Üniversitesi rektörünün daha önce AKPden aday olduğunu kabul eden Gül, birçok rektörün de diğer partilerde çalışmaları olduğunu, atanan 28 adaydan 22’sinin 1. sıradakiler olduğunu vurgulayarak durumu kurtarmaya çalışsa da, üniversitelerdeki durum ortada.

Rektör seçilir seçilmez AKP’li belediye başkanını ziyarete giden Uludağ Üniversitesi Rektörü Mete Cengiz’in kestiği üzerinde de “Durmak yok, yola devam!” yazılı pasta olsun, Gazi Rektörü Rıza Ayhan’ın “Dekanlıktan istifa ederseniz bizi rahatlatırsınız aksi halde sıkıntılar yaşayabilirsiniz.” tehditleri olsun durumu ortaya koyuyor.

Bizden-bizden olmayan ayrımı üzerine yapılan atamalar, üniversitedeki durumu da bizden-bizden olmayan haline kısa zamanda getirecek gibi görünüyor.

Bu konuda Gül de hemfikir. “YÖK içinde bölünmüşlük vardı. Bunun yerine bilimsel rekabet ve kalitenin artırılması gerekiyordu.” diyor ve uygulamaların sonucu için de şöyle diyor: “Bölünmüşlük azaldı.”

Evet, bölünmüşlük azalıyor, çünkü üniversiteye de türdeşlik geliyor. Bizden-bizden olmayan dengesi “bizden olmayan”ın tarafının sıfırlanmasına doğru gidecek.

Bu durumda Gül, rektörlerin seçilme şeklinin değiştirilmesini ve yeni bir sistemle cumhurbaşkanının bu işe karışmaması gibi bir öneriyi kolaylıkla yapabiliyor.

Belli bir süreden sonra rektörleri üniversiteler kendileri seçecek olsa bile, seçim kurulundakilerin tercihlerinin ne yönde olacağı şimdiden belli zaten. Gül, sanki kaygısı varmış gibi davranıyor. Çünkü bu aralar “Cumhuriyetin Onuncu Yılı” belgeselinin ortaya çıkarılması ve cumhurbaşkanlığının sitesinde yayınlanması gibi ataklarla ve “Rektörleri milletvekili gibi seçmeyelim” çıkışlarıyla yeni bir “herkesin cumhurbaşkanıyım” pozlarına bürünüyor.

Bir yıl bitti. Gelecek yıllara Allah kerim…

Gül, birinci yıl için yaptığı açıklamaları şöyle noktalıyor. Türkiye’nin geleceği için görüşünü şu cümleyle belirtiyor: “Hayal edilemeyecek seviyelere geleceğiz.”

Gül için hayal edemeyeceği yerler olabilir. Öyle ya Irak işgali öncesi Irak’la yapılan görüşmelerde, Gül başbakandı ve Amerika’nın savaş elçisi görevini yapmıştı. Bugün de cumhurbaşkanı ve Türkiye yeni bir tekrar sürecinin yine içinde.

Süreç böyle giderken bizler hayal kurmuyoruz, sadece Gül’ün hayal edemeyeceği seviyelerin gerçekleşeceği günler için hazırlanıyoruz.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe