| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Feuerbach, Malthus, Proudhon
İlki Alman, ikincisi İngiliz ve sonuncusu Fransız olan bu üç yazar Marx’ı ve onu izleyenleri hem bir ölçüde etkilediler, hem de onlar tarafından eleştiri konusu oldular. Hıristiyanlığın Özü (1841) başlıklı yapıtında Tanrı düşüncesinin insanlığın iç doğasının yansıması olduğunu savunan Ludwig Andreas Feuerbach (1804-72) Marx’ı, Engels’i ve daha sonra gelenleri kapitalizme karşı savaşımda kimi düşünceleriyle etkiledi. İlk iktisat kuramcılarından sayılan David Ricardo’da (1772-1823) izleri görülen Thomas Robert Malthus (1766-1834) nüfus artışıyla gıda olanaklarının uyuşmadığını ileri sürerken yoksullara yardıma karşı çıktığından işçi sınıfı temsilcilerinin eleştiri odağı oldu. Pierre-Joseph Proudhon (1809-65) Mülk Nedir? (1840) adlı kitabında (büyük sermaye için) “hırsızlıktır” diyerek epeyi yürek oynatmıştı. Bu üçünün de sonraki düşünceler üstünde, bu arada Marx’ın ve başkalarının çevreyi değerlendirmelerinin yerine biraz daha oturmasında doğrudan ya da dolaylı etkileri var. Bu nedenle, onların da kısa bir sözünü etmek zorundayız. Ama sözü gene Marx’ın doğanın ve emekçinin sömürülmesi kuramına getirmeden önce, anlamlı bir deneyimini anımsatmakta yarar var. Marx doktora çalışması Nisan 1841’de onaylandıktan sonra, Bonn Üniversitesinin öğretim üyeleri arasına girmeyi tasarlıyordu. İnançlarını paylaştığı Bruno Bauer’in oradaki işine egemen düşüncelere aykırı öğretilerinden ötürü son verildiğini görünce, Kolonya kentinin yükselen orta sınıfını simgeleyen ama Genç Hegelciler’in yazı kurulunda ağır bastığı Rheinische Zeitung adlı gazeteye geçip yedi ay içinde onun yayın yöneticisi oldu. Konumuz yönünden önemlisi onun orada sözde “odun hırsızlığı” üstüne olan yazısıdır. Marx’ın bu yazısında ele aldığı konu sıradan bir olay değildi. Tam karşıtı, köylünün ortak topraklardaki son hakkının elinden alınışının eleştirisiydi. Köylü çoktan devrilmiş, uzun süredir yerde yatan ve er ya da geç çürüyecek kütüklerle odunları alıp götürme alışkanlığındaydı. Gelenek onlara bu hakkı veriyordu. Almanya’daki sözde temsilciler meclisi yüzyılların bu uygulamasını bu bez “hırsızlık” başlığı altına soktu. Köylünün gene yüzyılların böğürtlen toplama alışkanlığı da “hırsızlık” oluyordu. Sonuçta, bu “hırsızlıkları” yapanlar toprağa el koymuş olan para babaları için ücretsiz çalışmak zorundaydılar. Büyük toprak sahipleriyle birlikte eylem yürüten devlet sıradan yurttaşı yalnız “suçlu” konumuna sokmakla kalmıyor, yoksulun doğayla bağlantısı da, bu bağlantı yalnız yaşamı sürdürebilmek için olsa bile, ortadan kaldırılıyordu. Parası olanlar da yeri bölüşüp onun sahibi oluyorlardı. Marx’ın bu bölüşüme karşı çıkışı siyasal ekonomiye girişinin başlangıcıydı. Gazetedeki beş aylık fırtınalı yayın yönetmenliğinden sonra oradan da ayrılmak zorunda kaldı. Feuerbach’a, onun katkısına ve yanlışına dönelim. Marx’ın Hegelci görüşten kopuşu da bu dönemeçle örtüşüyor. Hegelciler tarihin gelişmesini usun gelişmesinin bir yansıması olarak görmüşlerdi. Marx’ın tavrı daha çok Feuerbach’ın savunduğu Hegelci düşünüşün eleştirisinde görüldü. Feuerbach’ın olgucu (felsefî anlamda, ‘pozitif’) dine karşı ileri sürmekle yetindiği kısıtlı maddeciliği eleştirisinde odaklaşıyordu. Feuerbach insanlığın Tanrı’yı kendi görünümünde düşündüğünü, oysa maddeye dayalı dünyanın kendi gerçeğinden kaynaklandığını ve Hıristiyanlığın doğa-dışı bencilliğinin insanın doğayla birleşmesi sonucu ortadan kalkabileceğini söylemişti. Marx’a göre, Feuerbach’ın da üstünde durduğu bu “zihinsel” (spekülatif) kavrayış daha maddeci incelemelere yer vermeliydi. Feuerbach’a göre de, tüm bilim doğanın üstüne oturtulmalıydı. Marx’a göre, Feuerbach Hegelci yaklaşımın tinselcilikten (spiritüalizm) uzaklaşır gibi görünerek sonuçta onu “felsefe adına” ama eski yerine yerleştirdiğini göstermiş, gerçek maddecilikle bilimi bağdaştırmıştı. Ancak, Feuerbach doğanın üstünde yoğunlaşırken, siyasetle bağlantısını savsaklamıştı. Marx bu noktadan hareketle insanın, kişi ya da toplum olarak, doğayla yabancılaşmasına tepki diye öne sürülen tüm felsefî “çözümlere” karşı çıktı. Daha sonra yazdıklarında, Feuerbach’ın yalnızca düşünsel düzeyde kalan ve tarihsel gelişimle uyuşmayan önerilerini bir yana itti. Marx Feuerbach’da, Epikuros’da olduğu gibi, o günlerin dinsel inanışının eleştirisini bulmuştur ki, bu tavır daha sonra gelişen maddeci dünya görüşünün ayrılmaz bir parçasıdır. Marx’ın yukarıda sözü geçen gazeteden ayrılışından sonraki ilk önemli çalışmasının Hegel’in Sağcı Felsefesinin Eleştirisi olması da doğaldır. Bunda Feuerbach bir ölçüde esin kaynağıdır. Kendini, onun yardımıyla, Hegel ülkücülüğünden kurtardığı söylenebilir. Malthus’un Nüfus Üstüne Deneme adlı çalışması da konumuzla ilgilidir. Bu yapıtı kendi yaşam süresince altı kez basıldı. Baskılar içinde değişiklikler, giderek çelişiler var. O denli ki, birinciyle ikinci baskı ayrı kitaplar gibi görülebilir. Yazdıklarının insanların yaşamaları için gerekli olan gıda (en iyi kestirmeyle) aritmetik olarak (1, 2, 3, 4, 5, 6) artarken, nüfusun (denetlenmeyecek olursa) geometrik (1, 2, 4, 8, 16, 32) çoğaldığı biçiminde özetlenebileceği genel kanıdır. Gerçekte, yeni baskılarda yaptığı değişiklikler de göz önünde tutulduğunda, konu daha çetrefildir. Ancak, “Tanrı” anlamına kullandığı Yüce Varlığın insanın yiyecekten daha fazla üremesini tasarladığı düşüncesindedir. Evlilik öncesi doğumlara konacak kısıtlamalar, kıtlık ve veba gibi silip süpürücü salgınlar insanların üremelerini dizginleyecektir. Ancak, Malthus’a göre, insanlar da nüfus artışı ve gıda sınırlamasının yarattığı çelişkiye körükle gitmemelidirler. Örneğin, yoksullara, birtakım Britanya yasalarının (Poor Laws) öngördüğü, sınırlı yardımlar gereksizdir. Kendi sözcüklerimle söyleyeyim ki, ölüme bir tür yargılı olan birtakım ‘baldırı çıplakları’ yapay olarak yaşatmağa çalışmak anlamsızdır. Hızlı nüfus artışı furyasında onların yaşamını uzatmak çelişkiyi ancak büyütür. Malthus’a göre, Yaradan’ın insanların içine yerleştirdiği “sahiplik duygusu”nda Britanya Yoksul Yasaları gibi ‘doğa-dışı’ müdahalelerin yeri yoktur. Hıristiyan yaklaşımının siyasal ekonomi kuramı görünümünde böylesine ortaya atılışı hem az gelirlilerin haklarına saldırıları kolaylaştırmış, hem de insanla doğanın birleşmesi önündeki engelleri pekiştirmiştir. Malthus’u Marx’tan önce eleştiren Engels’ti. Ondan da önceye gidilebilir. Kimilerine göre, Malthus’un yanlışı çelişkiyi insanların doğayı zayıflatan kararlarına değil, doğanın doğrudan kendine bağlamasıydı. Örneğin, Britanya’da köylü kırlık bölgelerden alınıp büyük kentlere doldurulmuştu. Bu tavırda doğanın kendi yasaları çiğneniyor, üreticiliği kırpılıyordu. Ama nüfusun küçük bir azınlığının karnı toktu. Engels İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu adlı çalışmasında Manchester kenti içinde nasıl iki dünya oluştuğunu anlatır. Bir yanda veremli, kurşundan zehirlenmiş işçiler havasız, karanlık ve izbe barınaklarda çürük patatesle açlıklarını bastırmağa çalışırken, öte yanda gül bahçeleri ortasındaki villalarında yaşayan bir avuç insanın sofrasından yalnız kuş sütü eksiktir. Avrupa’nın tüm büyük kentleri böyledir. İşçi sınıfı küresel bir sınıf olurken, doğa da küresel çapta kirlenmekte ve yoksullaşmaktadır. “Düşünürler dünyayı çeşitli yönlerden yorumladılar; önemli olan onu değiştirmektir” yargısı bu koşullar çelişkiyle bağlantılı olarak yerine oturmaktadır. Doğayla tarih bu noktada iç içe geçmekte, giderek, doğanın varlıkbilimsel (ontolojik) olarak üstünlüğü yadsınmadan, maddeci düşünce tarih yorumunda öne çıkmış oluyor. Başka bir deyişle, tarihin maddeci kavramıyla doğanın maddeci kavramı birleşiyor ve birlikte doğal tarihi oluşturuyorlar. Bu arada, küre yaşının milyonlarca yıl olduğu ortaya çıkıyorsa, Tevrat’tan ve İncil’den, altı gün süren “Ol!” buyruğuyla yaradılış ve yedinci gün “dinlenme” yorumundan da uzaklaşmış oluyoruz. Marx’ın ve onu izleyenlerin üstünde Proudhon’un (olumlu ve olumsuz) etkilerinin daha fazla olduğu söylenebilir. Daha çok Mülkiyet Nedir? ve Yoksulluğun Felsefesi adlı yapıtlarıyla bilinir. Birincisinde büyük sermayenin “çalıntı” olduğunu ileri sürmüştür. Bu yargısı küçük mülkler için geçerli değildir. O denli ki, kapitalist düzende tek tek mal üreten kişiler arasında “hakça bir alış-veriş”in sözünü de eder. Düşünce yönteminde Hegel eytişimselliğini (diyalektiğini) basitleştirerek her oluşumu “iyi” ve kötü” yanlarıyla görmeğe çalışır. Ona göre, bu ikisi arasında bir birlik vardır ve toplum tarihi de düşüncelerin savaşımından bileşiktir. Proudhon’un verdiği örneklerin ayrıntılarına inersek, Marx’ı, Engels’i ve sonrakileri olumlu etkileyen yanları görürüz. Birçok Marksçı Mülkiyet Nedir? çalışmasını övmüştür. Örneğin, ormanlar tüm yurttaşlara aittir. Bugünkü kuşakların arkadan gelenleri topraktan ve onun vereceği ürünlerden yıkma, yakma, kırıp dökme ya da satışla yoksun bırakamayacakları inancı Kutsal Aile gibi yapıtlarda görülür. Bu düşüncelerde Proudhon’un etkisi vardır. Özel mülkün eleştirel açıdan ilk incelemesinin Proudhon’a ait olduğu bile söylenebilir. Siyasal iktisatı bilimsel açıdan ilk ele alan herhalde odur. Daha sonraki Marksçı yayınlarda bu gerçeğin yerine oturduğu görülür. Ancak, Yoksulluğun Felsefesi eleştiriler almıştır. Proudhon değer kavramıyla konuya girerek iş bölümü, makineleşme, sermaye sahipleri arasında yarışma ve tekelcilik gibi bağlantıları ele alır. Marksçılara göre, Proudhon iş bölümünü, hele küresel düzeyde iş bölümünü, yeterince anlamamıştır. Bir ülke içinde büyük kentlerle kırsal bölgeler arasındaki çelişkinin bile sözünü etmiyor. Makinelerin de neden ve nasıl ortaya çıktıklarına doğru tanılar koyamıyor. İnsanın doğa üstünde egemen oluşunu anlatırken, en fazla gereksimin duyulanların en önce üretildiklerini ve en ucuz olduklarını, gösterişli ürünlerin ise arkadan geldiklerini söylüyor. Oysa, gerçekte, gösterişli mallar gibi gereksiz olanı üretmek daha kolay ve daha pahalı olabilmektedir. Bütün bunların sonucu olarak, üretim güçleri durmadan büyümekte, toplumsal ilişkiler de yıkıma uğramaktadır. Proudhon bu gelişmenin kalın çizgilerini iyi göremiyor ve belirgin biçimde ortaya koyamıyor. Toplum içindeki bu temel bağlantıların yanı sıra, doğa ile toplum arasında da “metabolik” bir ilişki vardır, yani canlıların hareketiyle oluşan biyolojik ve kimyasal değişim söz konusudur. Proudhon’un yeterince ele almadığı, ama Marx’ın, Engels’in ve onları izleyenlerin üstüne daha fazla eğildikleri konu budur.
|