18.08.2008/Sayı:200
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

...Ve evlad-ı Fatihan:
Havan Hasan (18)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Bugünkü konuşmamız kısa sürebilir, kusura bakma. Bademciklerim iltihaplandığı için, güç ve kısıtlı konuşabiliyorum. İçrem konuşmak istiyor, ancak beden izin vermiyor. Ne tuhaf! Ruh önemli derler ancak beden hükmediyor bizlere sankiyse. Ruhumuz ateşlenmiyor ancak beden bir ateşlendi mi, yataklara düşüyoruz. Şimdi bu, ne demek? Velhasıl, konuşmamız gerek...

“Hasan en son ne yapıyordu, Sağdıç?”

“En son: Suzan’ın kapısına dikilimişti. Suzan, O’na: ‘Bu havada, nasıl ıslanmadan ve çamurlanmadan gelebildiniz?’ diye sormuştu. Hasan da yanıt olarak: ‘Uçarak geldim’ demişti.”

İyi anımsadın, Sağdıç. Şimdi konuşmanın kaldığı yerden devam edebilirim. Sanırım şöyle idi:

“Uçarak mı, Hasan Bey?”

“Evet. Uçarak, Suzan Hanım.”

“Fakat, nasıl?”

“Aşığınız birisinin yürümesi, uçmasından daha zordur, Suzan Hanım.”

“Fakat...”

“Lütfen bitirmeme imkan tanıyınız. Sizi gördüğüm andan itibaren Suzan Hanım, bütün fiiliyatım uçmağa döndü. Yürürken, uçuyorum. Bakarken, uçuyorum. Uzanırken, uçuyorum. Gözlerimi yumduğumda, uçuyorum ve sizi düşünürken, uçuyorum. Sizi, Suzan Hanım.”

“Yani...”

“Yanisi şu, Suzan Hanım: Kabul etmeseniz bile, aşığınız olmak istiyorum.”

“Böyle aniden karşıma çıkıvermeniz ve bu laflar... Hoşlar, fakat daha bugün tanıştık. Siz, herkeslere bu kadar ani mi aşık olursunuz, Hasan Bey?”

“Ani olmayan aşk, aşk değildir zaten, Suzan Hanım. İlk bakışta aşık olamıyorsa biri, aşık olmasındır zaten.”

“Bu beyanlar, sizce de, pek sert değil mi, Hasan Bey?”

“Sert mi?”

“Ayrıca, ikimiz de, aşkın daha ne olup ne olmayacağı hususunda hüküm vermek için epey küçüğüz Hasan Bey, ne dersiniz?”

“Küçük müyüz, Suzan Hanım! Memleketimiz ta içresinden yanarken, bu devirde, anca bir mahlukat küçük kalabilir, Suzan Hanım; o da, ancak: Şerefsizlerdir. Ben, kendimi küçük saymıyorum, ya siz, Suzan Hanım? Ya siz?”

“Beni yanlış anladınız, Hasan Bey...”

“Küçük müyüz, Suzan Hanım? Küçüğüz ha! Ben, maziden birini tanırım. Elinde sancağıyla vatan topraklarına girdiğinde, henüz 10 yaşında olan. O tanıdığım çocuk küçük değildi, Suzan Hanım.”

“Fakat, yine yanlış anlıyorsunuz beni...”

“Ne demek istediyseniz bile, o demek istediğiniz dahi yanlış Suzan Hanım. Hele o ‘Küçük’ lafı. Ben ve milletim, hiçbir zamanlar küçük olmadık. Bugün, memleketin dört yanında, vatan müdafaası yapan o evlatlarımız, küçükler midir? Ya da, ne farkeder, sizi 5 yaşındayken sevseydim ben, yine küçük mü olacaktım? Aşığın küçüğü olmaz, Suzan Hanım, aşkın olur; ancak, ne hazindir ki, sizin deyiminizle: ‘Küçük’ birine tutulmuşum demek ki: Hem yaşça, hem de... Neyse... Bu da, bana, ömr-ü hayatım için bir ders olsun. Buraya uçarak gelmiştim, buradan yürüyerek dönüyorum, Hanımefendi.”

“Hanımefendi mi?”

“Evet. Benim için sadece bir ‘Hanımefendi’siniz artık, ‘Suzan Hanım’ değil... Tekrar hayırlı geceler...”

Balkan kanı böyle olur: Parlar. Söndürme hevesine bile kapılmamalı kişi çünkü söndürmeye çalıştıkça, parlaması daha da artar. Hasan da böyle olmuştu. Suzan, köşklü bir yaşamda hem yaş, hem de başka alanlarda küçük kalmış olabilirdi ancak Hasan, sancağı eline aldığı gün çoktan büyümüştü zaten. Bunu düşünememişti Suzan. Düşünemezdi de. Hasan’ı pek tanımıyordu. Tanışıklığı saatlere dayanıyordu. Ancak Hasan’ın ömrü saatlere bağlı olduğundan artık - askerlik mesleği- o saatler birkaç yıl gibi gelmişti Hasan’a.

“Bence, Hasan’a asıl koyan: Suzan’ın, Hasan kadar, aşkından emin olamamsı. Ne dersin?”

“Ben bu yönde pek bir şey diyemem, Sağdıç.”

“Neden?”

“Yakışık almaz.. Ben, yalnızca seninle sohbet yapıyorum, yorum değil...”

“Neyse...”

Bence de... Hasan, son sözünden sonra, dediği gibi, yürüyerek dönüş yolunu tuttu. Yağmurlar sürüyordular hala. Ve Hasan, tavana bakar gibi, göğe baktı. Gökte de, yatakhanedekiler gibi, çatlaklar vardı. Gözü takıldı. Düşündü: Kalbindeki çatlakları gittiği yere mi götürüyordu. Önce vatan, sonra tavan, şimdi de gök. Çatlak olan vatan, tavan ya da gök değil, Hasan’ın ta kendisiydi belkiyse. Üzüldü. Olanağı olsa, o an, kendini öldürebilirdi ancak bir subay adayına yakışmazdı bu. Uzun aradan sonra ağlamak istedi ancak ağlamak yasaktı. İslim Dayı geldi aklına. Geldiği anda da gitti. Bu çatlaklı duruma, O’nu, sokmak istemedi. Göğe bakarak yürüyordu. Yürümeye devam etti. Gözleri yağmurlarla dolmuştular. Bir bakıma ağlamaktı bu. Doğaçlama bir ağlama. Ancak yasaktı. Bundandır ki, bu yolu seçmişti: Ağlamak istediğinde, yağmura yerleştirmek gözlerini... Hala göğe bakarak yürüyordu. Yürürken, ayağına bir şey takıldı. Bakmak için başını aşağı çevirdiğinde, şimdiye dek ıslanmayan üstü, gözlerindeki yağmurlardan sırılsıklam oldu. Meğer, gözleri şemsiye görevi bile görüyormuş o an. Neyse, aşağı baktı ve fesine takıldığını gördü. Şöyle yüklü bir sinirle, gerilerek, tekme atmak istedi fese. Tam atacakken durdu. Düşündü: “Bir de ben vurmayayım...” diye. Üzresinden atladı geçti. Sinirliydi. Siniri Suzan değildi, kendisiydi. “Nasıl aşık oldum O’na!” diye içresinden sayıklıyordu sürekli. Büyük bir hata yaptığını düşünüyordu.

“Neden öyle düşünüyor ki sürekli?”

“Anlamadım, Sağdıç?”

“Yani, kız, orada, kendini hafif naza çekiyor. İşve naz ediyor, bizim Hasan da köpürüyor birden.”

“Ne yapsındı?”

“Akıllı davranıp, kızın dediklerini sineye çekip, devam etseydi. Nasılsa kız da seviyor Hasan’ı. Ortada mesele yok özünde. Hasan fevri davranıyor.”

“Sağdıç! Sen, sanırım günümüzün cıvık ilişkilerindeki sıyırmış heriflerle karıştırdın Hasan’ı. Daha tanımadın mı? Hasan, mert ve açık biri. Gitti uzatmadan açıldı Suzan’a. Ne yapsındı?”

“Ama, yine öyle tek başına, yapayalnız kaldı işte!”

“İnsan, yalnız kalmayı kendi seçiyorsa, yalnız değildir. Ayrıca, tek başına kalmak da, yalnızlık değildir.”

“De bakalım, yalnızlık ne demektir o zaman?”

“Ne bileyim, herkeslere göre değişir.”

“İyi. Kendin için olanı söyle...”

“Tamam. Benim için yalnızlık: ‘Biz’ sözcüğünü, artık ‘Ben’in yerine kullanmasıdır insanın.”

“Fena değil.”

Neyse... Hata yaptığını düşünerek, yürümeye devam etti Hasan. O denli düşünüyormuş ki demek ki, vardığını bile anlamadı Harbiye’ye. Hemen yatakhanenin penceresine yöneldi. Sarmaşıkları tırmandı. Odaya girdi. Sırılsıklam halinden eser yoktu yatağa uzandığında. Gözlerini kapadı ve uyudu hemen.

Ben de, burada bitireyim konuşmamızı. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgelsin, Sağdıç. İyi akşamlar, iyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe