18.08.2008/Sayı:200
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya A. Mete Türkmen

İran ABD’ye direnebilir mi?

Burjuva Devrimi ve Batı’da “Ulus Devlet”in ortaya çıkışı

Aydınlanmacı felsefenin en temel yanılgılarından biri, ulus devlet modelinin 1789 Fransız Devrimi’nden sonra başladığını savunmasıdır. Aslına bakıldığında bu düşünce Avrupa ve Kuzey Amerika Devletleri için doğrudur, ama diğer dünya devletleri için geçerli değildir.

1789 Fransız Devrimi, Batı aristokrasisine ve Katolik Kilisesi’ne karşı yapılan bir “Burjuva Devrimi” idi. Burjuva devrimi, batı aristokrasisine karşı çıkarken, onun oluşturduğu feodal yapıyı yıkmayı hedefliyordu. Kiliseye karşı çıkarken de dinden arındırılmış, diğer bir değişle laikleşmiş bir devlet yapısı öngörüyordu.

Bu noktada Burjuva Devrimi olarak Fransa Devrimi’nin oluşturduğu devlet düzenini şöyle formüle etmemiz doğru olacaktır:

1- Devlet, ufak feodal devletçikler yerine daha geniş alana yayılmış ve çıkar birliğine dayanmış bir yapıda olacak.

2- Devlet, gücünü tanrı ve onun yeryüzü temsilcisi olan Kiliseden değil, halktan alacak.

Fransız Devrimi’nden sonra burjuvanın en büyük yönelimi, oluşturduğu sermayeye yeni bir “Pazar” yaratmaktı. Çünkü burjuva elindeki sermayeyi hem yatırıma, hem de tüketime sunmak zorundaydı, aksi takdirde yaşam alanı kalmayacaktı. Bu da “her burjuvanın sabit bir pazarı olması” demekti. İşte bu “Pazar”, oluşturulacak yeni çıkar birliğinin temelini oluşturuyordu.

Burjuva, kendi pazarına uygun bir birey de yaratmak zorundaydı. Bunun için pazarı oluşturan her bireyi öncelikle kilise baskısından çıkarması ve kendi hükümranlığına alması gerekmekteydi. Bunun için de devlet, pazarın oluşturduğu her kişiyi bir “birey”e çevirme yoluna girmek zorundaydı.

Burjuva, kendi yaşam alanı olan “pazar” ve “birey”i yarattıktan sonra artık bir “millet” oluşturabilirdi. Nitekim Batıda devletler de böyle oluştu. Önce bir devlet kuruldu, sonra da o devletin “milleti” yaratıldı. Nitekim ne Fransa, ne Almanya, ne de İtalya devletleri kurulduğunda, ne Fransız halkından, ne de Alman ya da İtalyan halklarından bahsedebilirdik. Tüm bu halklar devlet oluştuktan sonra yaratılan halklardı.

Doğu’nun medeniyete dayanan ulus yapısı

Doğu’ya baktığımızda ise durum tam tersi işlemiştir. Çünkü Doğu devletleri, tarihsel bir gerçeklik üzerine kurulmuştur. Özellikle 4000 yıllık Asya tarihine baktığımız zaman Çin, Hint, Türk, İran, Arap uygarlıklarını görebilirsiniz. Buralarda uygarlıklar düzeyinde uluslaşma başlamış ve devlet düzenleri de oturmuştur.

Oluşan Doğu devletleri, Batıdaki gibi bir pazar çevresinde oluşmamış ve hiçbir çıkar birliği gözetmemiştir. Doğu devletleri, tarih içersinde aynı coğrafyayı paylaşanların oluşturduğu medeniyetlerin bir yansıması olarak karşımıza çıkmıştır.

Bu, Batıdaki oluşum gibi yapay değildir. Yani devletten sonra millet oluşmamış; aksine her Doğu medeniyeti, halkının omuzları üzerinde kurulmuş ve daha sonra devletleşmiştir. Mesela Çin’de tarihten gelen “Hanedanlar Yönetimleri” olmuş olsa da, medeniyet içinde Çin kimliği hep baki kalmış ve devletin temel yapısını oluşturmuştur. Bu örnekleri diğer Doğu medeniyetleri için de çoğaltabiliriz.

Ancak, Batı medeniyeti bu tip bir uluslaşmayı hiçbir zaman sindirememiş, hatta yok saymıştır. Sömürge çağında Batı, Doğu’da kendi “pazar” ve “birey” anlayışına göre devletçikler oluşturmayı hedeflemiş ve bu noktada her medeniyeti parçalamayı öngörmüştür.

Bu parçalama sonucunda oluşan her küçük devletçik bir “pazar”, her kişi de kendi kültürüne yabancılaşmış bir “birey” olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Asya’da oluşan tüm sömürge karşıtı savaşlar da bu parçalanmaya karşı duruşlar sonucunda yaşanmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde ilk Türkiye’de başlayan ve özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Asya’da yayılma gösteren “sömürgeleşme karşıtı Kurtuluş Savaşları”nın karakterinde antiemperyalizm, milliyetçilik ve sosyalizm vardır. Bunu Hindistan’dan Vietnam’a, Çin’den Myanmar’a kadar her ülkenin Kurtuluş Savaşları’nda görmekteyiz.

Bu noktada bir toparlama yapmak gerekirse şunu çok rahat söyleyebiliriz: Asya’daki ulus devletin temelinde iki faktör önem taşımaktadır:

a- Köklü bir medeniyete dayanmak,

b- Emperyalist Batıcı güçlere karşı antiemperyalist, milliyetçi ve sosyalist Kurtuluş Savaşı vermiş olmak.

İran’ın uluslaşma süreci

İşte bu çerçevede İran’ın yapısını ve yaklaşmakta olan Amerika saldırısını değerlendirmekte yarar vardır.

İran, Doğu medeniyetleri arasında en eski medeniyetlerinden biridir. Şimdiki İran toprakları üzerinde 5000 yıl önce var olan toplulukların tamamına “Aryan Toplulukları” adının verildiğini söylersek, “İran” isminin nereden geldiğini de görmüş oluruz.

İran, tek bir coğrafyayı ve o coğrafyada yaşayan toplulukların tamamını kapsamaktadır. Bu toplulukların hepsi daha 5000 yıl öncesinden gelen bir medeniyetin temelleri üzerine oluşmuştur. Nitekim tarih boyunca kurulan 12 imparatorluk döneminde de İranlılık bilinci korunmuştur. Nitekim İran topluluklarının hepsinin aynı dönemde İslam inancına geçmiş olması bu bilincin bir başka göstergesidir.

Bu noktadan baktığımızda İran için “köklü bir medeniyete dayanmasından” dolayı ulus devlet olma özelliği taşıdığını söyleyebiliriz.

Ancak bu noktada İran’ın yakın tarihine bakmamız gerekiyor. Özellikle 20. yüzyıl başından itibaren İran Devleti’nin yapısı bize İran’ın şimdi nerede durduğunu gösterecektir.

İran 20.yüzyıla Kaçar Hanedanı’nın yönetiminde girdiğinde topraklarının yarısını İngiltere ve Rusya’ya kaybetmiş ve dış müdahaleler ile parlamenter monarşi kurmak zorunda kalmıştır. Diğer bir deyişle, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma döneminin bir benzerini İran Kaçar Hanedanı ile yaşamaktadır.

İşte bu yapı hüküm sürerken 1908 yılında İran’da petrol bulundu. Aynı dönemde yayılmacı emelleri olan Rusya ve İngiltere’nin bölgede etkin olma çabaları giderek artar ve sonunda 1921 yılında İngiltere’nin desteği ile Kazak komutan Rıza Şah, Kaçar Hanedanı dönemine son vererek İran yönetiminin başına geçer.

Yani İran’daki gerçeklik Osmanlı gerçekliği ile birebir örtüşmektedir: Yöneticilerin tamamı Batı emperyalistlerinden birilerine dayanarak devlete el koyma ve Batı’dan gelen direktifler doğrultusunda ülkeyi yönetme amacındadır.

İşte bu noktada Türk Ulusu, Mustafa Kemal Atatürk ile kendini koruma refleksiyle hem Osmanlı’ya, hem de emperyalistlere karşı mücadeleye girişmiştir. İran’da ise tam tersi işlemiş ve İngiltere desteği ile kurulan Pehlevi Hanedanlığı kurulmuştur.

1923 yılı sonrasında Mustafa Kemal Atatürk, ulusal ve halkçı değerler içinde tam bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken, Rıza Şah Pehlevi, İngiltere’nin gölgesinde halkından kopuk bir monarşi hükümranlığı yaşatmaya çalışıyordu. Nitekim bu çaba 1941’e kadar devam etti.

2. Dünya Savaşı’nda hiçbir emperyal güç Türkiye’yi işgal etmeyi göze alamazken; İngiltere ve Rusya İran’ı güneyden ve kuzeyden işgal etmiş; Rıza Şah Pehlevi de canını Güney Afrika’ya sığınarak kurtarmıştı.

2. Dünya Savaşı sonrasında bu sefer ABD ve İngiltere’nin tam desteği ile Rıza Şah Pehlevi’nin oğlu Muhammed Rıza Pehlevi İran’ın başına geçti. Ama bu sefer ülkede bazı demokratik açılımlar (!) da yapılmış ve parlamenter monarşi kurulmuştur.

Ama ABD’nin demokratik açılımı başına çok kısa bir sürede iş açacaktı. İran, içten içe kaynamaya başdı. Tam bu sırada TUDEH Partisi lideri Muhammed Musaddık yönetimindeki “Ulusalcı Cephe” petrolü devletleştirme kararını İran Parlamentosu’ndan geçirdi. Şah, her ne kadar bu karara karşı çıksa da, ülkede yaşanan 1951 ayaklanmasından sonra bu kararı onamak zorunda kaldı ve Muhammed Musaddık’ı Başbakanlığa getirdi.

İran, Muhammed Mussaddık Başbakanlığında tarihi bir fırsat yakaladı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’sinin yaşadığı ulusalcı başkaldırının bir benzeri İran’da da başlama aşamasına geldi. Öyle ki, ulusalcı ayaklanmalardan korkan Muhammed Rıza Pehlevi Roma’ya kaçtı. Ama Şah’ın büyük destekçileri ABD ve İngiltere “yılanın (!) başını küçükken ezme” kararı aldı ve 1953 yılında CIA destekli bir operasyon ile Musaddık yönetimini devirdi. Böylece hem Şah İran’a dönebildi, hem de İran’daki “Ulusalcı Devrim” süreci tamamıyla ezilmiş oldu.

1953 yılındaki darbeden sonra Şah iyice otokratlaştı. Ancak gene de 1960’lı yıllarda TUDEH Partisi ile onun gençlik yapılanmaları olan “Halkın Fedaileri” ve “Halkın Mücahitleri” aktif olmaya çalıştı. Ama bu etkinlikleri gittikçe zayıfladı. Bu zayıflamada Şah’ın otokrat yapısının etkisi olmasıyla birlikte, asıl sebep, sert şekilde ezilen sol hareketin yerinde ulemaların yükselmeye başlaması oldu. Ulemaların yükselmesine hızlandıran en önemli faktör ise Şah’ın 1962 yılında “Ak Devrim” adı ile yaptığı ve ülke ekonomisini modern kapitalizme açan büyük değişim hareketiydi.

Şah, “Ak Devrim” ile ülkede ciddi bir özelleştirme ile birlikte toprak reformunu ve sanayileşmeyi öngörüyordu. O zamana kadar İran’ın kırsal kesimine toprak ağaları, şehirlerine de küçük ve orta büyüklükte işletmeler hakimdir. Ancak tüm bu sosyal yapı üzerinde bir Ulema yani mollalar birliği bulunuyordu ki, yapılan “Ak Devrim”e duyulan tepkiler onların yönlendirmesiyle etkili olmaya başlamıştı. Başka bir değişle 1950’lerde Şah’a karşı ulusal tepki yerini 1960’larda mollaların yönlendirdiği yeni bir tepkiler silsilesine bırakmıştı. Ve nihayetinde gelişen hareketler 1979 yılına kadar büyüyerek devam etti ve sonunda “İslam Devrimi”ne sebep oldu.

İslam Devrimi ulus bilincini zayıflattı

İran, 5000 yılda oluşturduğu medeniyetini 1979 yılında bir kenara attı. Artık ülkede insanları birbirine bağlayan tek faktör din olurken, herkese kendi etnik kökenini ön plana koymanın yolunu açtı.

Ülkenin devrimden sonraki yerel yönetsel yapısı 30 bölgeye bölünerek değiştirildi. Ama en ilginci bu idari bölgelerin etnik kökenlere göre anılması oldu. Kürtlerin yaşadığı bölge “Kürdistan”, Belucilerin yaşadığı bölge “Belucistan” Azerilerin yaşadığı iki bölge “Batı Azerbaycan” ve “Doğu Azerbaycan”, Gilakilerin yaşadığı bölge “Gilan” adlarıyla anıldı.

Her bölgenin başında merkezden atanan bir vali olmak ile birlikte, yerel idare asıl şehir ve köy meclisleri tarafından yönetilir oldu. İran Anayasası’nın 7. maddesi genel meclis ile birlikte bu meclisleri “devletin karar alma ve yürütme organı” olarak tanımlıyor. Nitekim bu maddeden yola çıkan Kürdistan eyaleti, 2005 yılında Kürtçeyi yerel mecliste Farsça ile birlikte kullanmaya başladı. Bu karara İran Meclisi hiçbir tepki göstermedi.

Tüm bu bilgilerin ışığında 20.yüzyıl İran tarihini değerlendirdiğimizde rahatlıkla şu çıkarımı yapabilmekteyiz: İran, Asya’daki ulus devletlerin temelindeki ilk faktörü, yani “köklü bir medeniyete dayanmayı” kusursuz bir şekilde yaşamıştır. “İranlılık” bir tarihsel gerçeklik olarak 5000 yıldır yaşamayı başarmıştır.

Ancak İran’ın 20.yüzyıl tarihine baktığımızda kendi medeniyetini yaşatabilmek için emperyalist güçler ile işbirliği yaptığını görüyoruz. Ancak her yaptığı işbirliğinde zararlı çıkan İran olmuş ve kendi kimliğinden kopmak zorunda kalmıştır. 1979 yılında ise ulus kimliğini bir kenara attı ve yerine “ümmet” kimliği yerleştirdi.

Bu “ümmet” kimliğin yerleşmesindeki en büyük faktör İran’ın hiçbir zaman emperyalist Batıcı güçlere karşı antiemperyalist, milliyetçi ve sosyalist Kurtuluş Savaşı vermiş olmamasıdır. Yani Asya’daki ulus devletin ikinci temel faktörünü yaşamamış olmasıdır.

Ulus bilinci zayıf İran, ABD’ye direnebilir mi?

Aylardır yaklaştığını söylediğimiz ve uzun süredir hazırlıkları süren ABD’nin İran operasyonu ne kadar başarılı olur?

Her iki ülkenin elindeki silah gücünü düşündükçe operasyonun sonucu belli gibi gözüküyor. İran’ın elindeki silah teknolojisi ile ABD ve yandaşlarına uzun süre direnmesi zor gözüküyor.

Ancak İran’ın direncini asıl kıran faktör kendi yönetim şekli ve toplum yapısıdır. İran’ın yerel idari yapısını çok parçalı yapması ve “ümmet” toplumu olarak dini kurallara bağlı olması, gireceği savaşta kendisine ciddi zarar verecektir. Olası savaş döneminde yerel idareler merkez ile çelişebileceği gibi, ümmet yapısı “ulusal seferberlik” yapılmasını engelleyecektir.

ABD’ye karşı mücadeleye girecek her devletin başarılı olabilmesi, tam ve bağımsız bir devlete sahip olmasına bağlıdır. Bu da gerçek Atatürkçülüğün bize çizdiği yoldan başka bir şey değildir.

Atatürkçü çizgimizden sapmamak zorundayız.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe