| Okan İşbecer |
Dev-Yol’dan Nur-Yol’a
Serdar’ın faili meçhul hayatı Her şey Serdar Turgut’un 27 Temmuz tarihli “Faili meçhul hayatım” adlı yazısıyla başladı. Açıklanan Ergenekon iddianamesi, ortaya atılan iddialar nedeniyle oldukça tartışıldı ve hâlâ tartışılmakta. Bu tartışmayı yürütenlerden biri de Serdar Turgut. Ancak Serdar Turgut bunu yaparken sadece Ergenekon operasyonunu değil kendini de sorgulayarak bir sonuca varmaya çalışıyor. Biliyorsunuz söz konusu iddianamede Türkiye’nin yakın tarihine yön veren birtakım toplumsal olaylar ve hatta siyasi cinayetlerin neredeyse tamamı Ergenekon örgütüne yükleniyor. Özellikle 80 öncesindeki toplumsal olaylar da Ergenekon’un işi olarak ortaya konuyor Türkiye’de darbe ortamı oluşturmak için sağ-sol çatışmasının söz konusu örgüt tarafından yaratıldığı iddia ediliyor. 80 öncesinde hızlı bir Dev-Yol militanı olan Serdar Turgut işte bu süreci sorgulayarak oyuna getirildiğini düşünüyor ve “54 yıllık yaşamımı boşu boşuna yaşamışım gibi hissettim” diyor. “Bir zamanlar taşıdığım idealleri düşündüm acıyla... O idealler uğruna yaptıklarımızı, arkadaşlarımı, yakın çevremde birçoğunun acıyla dolu hayatını tekrar hatırladım. Öldürülen gençleri, alındıktan bir ay sonra üniversiteye dönebilen genç kızın işkenceden tükenmiş vücudunu ve korkuyla bakan gözlerini hatırladım. O gözler karşısında çaresizliğimi, sonra onlarca cenaze töreninde havalara kalkmış sol yumruklarımızı, marşlarımızı, ‘100 bin Dev-Yol militanı var’ denilmesini, bizi dövüştürmelerin yarattığı ‘Memleket iç savaşa gidiyor’ korkusunu hatırladım. Biz yaşıyoruz zannederken meğerse bir kukladan ibaretmişiz. Hayatımız faili meçhullerle dolu hatta kendi hayatımızın da faili meçhul. Kukla gibi oynatmışlar bizi, kırdırdılar birbirimize, böldüler bölüştürdüler, hiç bıkmadılar... Yaşlanmaya hazırlanan bir insanın, yaşamının aslında anlamsız, inandığı hemen her şeyin bir oyundan ibaret olduğunu düşünmeye başlamasının, beyne vurduğu darbenin gücünü anlatsam inanmazsınız.” Serdar Turgut’un iddianameyi okuduktan sonra yaptığı muhasebenin özeti kısaca böyle. Gördüğünüz gibi gayet dramatik bir üslupla kaleme alınmış olan yazıdan anladığımız bir tek şey var. Herkesin adını duyunca bile bıyık altından sırıttığı Ergenekon iddianamesi, Serdar Turgut’u ikna etmiş. Hem sadece ikna etmekle de kalmamış Serdar Turgut’un kendini sorgulamasını sağlamış. Bundan sonrası ise Serdar Turgut açısından umutsuz, hazin bir hikâye. Faşistin istediği insan tipi İşte Serdar Turgut’un yeni dönem için kendine çizdiği yol haritası: “İlk tepkim de ‘Bu kadar duygusalım diye teslim mi olacağım?’, gayet tabii ki hayır. Olmayacağım... Artık bizleri dindar-laik veya Türk-Kürt diye bölemeyecekler. Bu toplumun insanları kendi üzerlerine kurulacak oyunu kolay kolay yutmaz. Bundan böyle hayatlarımızı karşıtlıklar üstüne değil, ortak noktalarımız üstüne kuracağız. Birbiriyle kavga ettirilmek istenen insanlar, karşıdakilerle ortak noktaları arayıp bulacağız Ben dindar olmayan bir insan olarak, dindarın yaşam biçimini, özgürlüklerini savunacağım. Onlardan da aynı tavrı bekleyeceğim. Bu tavrın teorisini yapacağız önümüzdeki dönemde. Mahkemenin sonucu ne olur bilinmez ama iddianame daha şimdiden güzel bir sonuç verdi bence. Tahmin ediyorum ki; bu aralar benim gibi kendi geçmişiyle hesaplaşan insan sayısı çok olacak. Bu olursa aynı oyunları bir daha oynayamamalarını sağlarız gibi geliyor. Hele üzerimizdeki şu pislikleri bir atalım da; geleceğe bakarız...” Görüldüğü gibi Serdar Turgut Kürt-İslamcıların dümen suyuna girmiş. Ve bu haleti ruhiye ile çıkması da pek mümkün olacak gibi görünmüyor. Çünkü O artık bütün geçmişinden, Ergenekon’dan, hatta kendisinden bile nefret eden bir adamdır. Ergenekon’un temizlenmesi için yemin etmiş bir adamdır. Bunun için her şeyi yapabilecek bir adamdır. Açıkçası bu insan tipi tam da faşistin istediği insan tipidir. Faşistin yarattığı gerçeklikten kopuk kurguyu gerçek zannedip hayatını ona göre yönlendirmek ve faşistin düşmanını düşman olarak algılayıp onunla mücadele etmek. İşte Serdar Turgut’un hazin hikâyesi burada başlıyor.
Ergenekon ve Akşam İşte bu bağlamda değerlendirildiğinde Ergenekon operasyonunda Akşam gazetesinin aldığı tavır da daha net olarak ortaya çıkıyor. Emekli Paşaların gözaltına alındığı son operasyon Türkiye’de adeta deprem etkisi yaratırken gazetelerin attığı manşetler alınan tavır konusunda önemli bir gösterge oldu. Akşam gazetesinin 2 Temmuz günkü manşeti “Üçüncü dalgada iki orgeneral”di. Diğer gazete manşetleriyle karşılaştırdığımızda oldukça ortada kalan bir manşet olduğu söylenebilir. Daha önceki operasyonlarda yazarlarından birinin de (Güler Kömürcü) gözaltına alındığını dikkate alırsak böyle bir itidalli tavır belki anlaşılabilir. Sonuçta 1 Temmuz tarihinde gerçekleştirilen 7. dalga operasyonda yine Karamehmet grubuna ait Tercüman gazetesinin genel yayın yönetmeni de gözaltına alınmıştı. Bu durum Karamehmet için ciddi bir tehditti ve ihtiyatlı olması gerekiyordu. Grubun ana gazetesi olan Akşam gazetesinin böyle orta yollu bir tavır almasının sebebini buna bağlamak mantıklı olabilirdi belki ama kesinlikle gerçeğin bütününü ortaya koyamazdı. Serdar Turgut’un yukarıya da bir kısmını aldığımız yazısından anlaşılıyor ki, sebep sadece Karamehmet’in çekinceleri değilmiş. Akşam gazetesinin başındaki adam kendini artık Ergenekon’un temizlenmesine adayan biri olunca Akşam gazetesinin tavrı da ufak ufak değişikliğe uğradı. Serdar’ın Ergenekon temizliği Akşam’dan başladı Buradan hemen geçtiğimiz hafta başında Serdar Turgut’un Yeni Şafak gazetesinden Mehmet Gündem’le yaptığı röportaja geçelim. Ama öncelikle röportajın ne kadar samimi bir ortamda geçtiğinin altını çizelim. Öyle ki, Mehmet Gündem ve Serdar Turgut senli-benli konuşuyorlar. Gündem’in baş maddesi olarak Ergenekon mevzusu ile başlayan röportajda oldukça ilgin ayrıntılar var: M.G. “Ergenekon haberlerine mesafeliydiniz…” S.T. “Eskiden birçok arkadaşım tutuklanmıştı ve suçsuzdu, acaba yine mi bu yanlışı sürdürüyor devlet diye düşündüm. Suçlu olup olmadığı belirsiz ve kendini savunma imkânı olmayan insanlar ertesi gün gazetelerde “suçlu” görülerek haberleştirildiler ki bunu çok ayıp buluyorum. Fakat iddianame ortaya çıkınca Ergenekon hakkında en çok haberi ben yapıyorum.” Gerçekten de Ergenekon iddianamesinin açıklanmasından sonra Akşam gazetesinde bir anda Ergenekon ile ilgili haberlerin sayısı katlandı. Hatta iş öyle bir noktaya geldi ki, Akşam gazetesi Tarafvari manşetler atmaya başladı. Mesela 18 Temmuz tarihli gazetenin manşeti, “6’sı Kurmay Albay 20 subaya Ergenekon sorgusu” idi. Genelkurmay’ın muvazzaf askerleri de soruşturmaya dâhil ettiği belirtilen haber, Genelkurmay Başkanlığı tarafından yalanlanmıştı. Bir diğer önemli husus ise Güler Kömürcü’nün kovulması olayı ile ilgiliydi. Bildiğiniz gibi Akşam’ın “derin yazar”ı, “derin yenge” olduktan sonra gazetedeki işine son verilmişti. Bakın Serdar Turgut bu konu ile ilgili neler söylüyor: “Çok önceden atmayı düşünüyordum ama gözaltına alındı. Düşmüş bir kadına bir tekme de ben vurmak istemedim. Kömürcü’yü Ergenekon’dan beraat ettiği gün atmaya karar verdim fakat gitti Ergenekon’dan hapse düşmüş bir adamla evlendi, artık fikirleri dolayısıyla suçlanan bir insan durumunu aştı ve olayın magazin figürü haline geldi. Bunu taşıyamazdım.” Bu sözlerle birlikte taşlar biraz daha yerli yerine oturuyor. Serdar Turgut yukarıda bahsettiğimiz hesaplaşma sürecine kendi gazetesinden başlıyor ve Güler Kömürcü’nün işine son veriyor. Güler Kömürcü’nün Zekeriya Öztürk ile evlenmesi gerçekten de bardağı taşıran son damla oldu gibi görünüyor ama bir de bunun Serdar Turgut açısından başka bir sebebi daha var. Yaşadığı travmadan dolayı psikolojisi bozulan Turgut’un Ergenekon’da adı geçen herkesten nefret eder hale gelmesi. Zaten röportajın başlığı da “Ergenekon’da adı geçen herkesten nefret ediyorum.” Bu arada aklımıza şu geldi. Serdar Turgut, Ergenekon iddianamesinde adı geçen herkesten nefret ettiğini beyan etmiş ama Ergenekon iddianamesinde Serdar Turgut’un da adı geçiyor. Bu durumda Serdar Turgut’un kendini de kovması veyahut intihar filan etmesi gerekmez mi? Serdar sadece Ergenekon’dan değil Cumhuriyet’ten de nefret ediyor Söz nefretten açılmışken Serdar Turgut ve Ergenekon bahsine devam edelim. Mehmet Gündem’in, “Şimdi bu kadar kötülüğün olabileceğini düşünebiliyor musunuz?” sorusuna Serdar Turgut “Evet düşünüyorum. Bu yüzden cumhuriyet büyük bir başarısızlıktır.” diye cevap veriyor. Hoppala, şimdi cumhuriyet de nereden çıktı demeyin ve Serdar Turgut’a kulak vermeye devam edin. “Bu ilişkiler mi cumhuriyeti başarısız kıldı, yoksa cumhuriyet mi bu kirlenmişliği doğurdu?” şeklinde sorulan çanak soruya bakın nasıl cevap veriyor: “İkisi de var ama cumhuriyetin kökenlerine inmek yanlış olur. Atatürk ve arkadaşları gizli bir örgüttü, silahlı mücadele veriyorlardı diye eleştiri getirmek doğru değil. İttihat ve Terakki böyleydi, cesur insanlardı bu sistemi kurdular ama sistem Türk halkında travma oluşturdu. Şapka giyilecek, şu müzik dinlenecek, şöyle yaşanacak diye dayatmalar başladı. Otoriter bir sistem. Yaptıklarını anlatmayı ve halkı ikna etmeyi hiç denemediler.” İşte bu sözler klasik ikinci cumhuriyetçi, Atatürk düşmanı tezler. Zannedersiniz karşınızda Serdar Turgut değil de Murat Belge ya da Mehmet Altan var. Ayrıca yukarıdaki sözlerin, yakın zamanda Mehmet Mir Dengir Fırat tarafından da sarfedildiğini belirtelim. Buradan şu sonuç çıkar, Serdar Turgut, AKP’nin ideolojik etki alanına tamamen girmiştir ve artık yaptığı ve yapacağı solcu edebiyatının hiçbir kıymeti yoktur. Serdar’dan türban incileri Bu röportajı okurken Serdar Turgut’un aslında çok ateşli bir türban savunucusu olduğunu öğrendik. Hatta üniversitede asistanken türban yasağına uymadığı için asistanlıktan olmuş. Yok yok, Serdar üniversiteye türbanlı girmeye çalıştığı için asistanlıktan olmamış. Biz iyisi mi sözü yeniden Serdar’a bırakalım: “Üniversitelerdeki türban yasağını anlamış değilim. Ben bu yüzden üniversiteden atıldım; Ankara Hukuk Fakültesi’nde asistandım, anarşi var diye kapıda jandarmayla birlikte nöbet beklerdik. Dekan, türbanlıları almayacaksın emri vermiş. Dev-Sol’un kalesi bir okulda üç-beş tane türbanlı olsa ne olacak. O kızları içeri aldım, dekan bağırdı çağırdı, ben de ona bağırdım… Maaş almaya gittiğimde ‘sizin maaşınız yok’ dediler. YÖK çizmiş üstümüzü. Türkiye hâlâ böyle, yıllar sonra benzer şeyleri yaşamak ne üzücü.” Gördünüz mü bizim Serdar aslında ne kadar kahraman bir türban savunucusuymuş. Gerçi işin sonunun böyle biteceğini bilse yine aynı fedakârlığı yapar mıydı pek emin değilim. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıl Akşam gazetesinde Elif Çakır isimli türbanlı bir kız köşe yazıları yazmaya başlamıştı. Bunun üzerine medya camiasında büyük bir tartışma başlamıştı “Türbanlı köşe yazarı olur mu olmaz mı” diye. O zaman Serdar Turgut türbanlı yazara köşe açan yayın yönetmeni olarak yazarını korumaya çalışmış ve hatta Milliyet’ten Sedat Ergin’le sert polemiklere girmişti. Ancak söz konusu türbanlı köşe yazarının Akşam’daki macerası pek uzun sürmedi. Serdar Turgut röportajında bu olaydan, “Başörtülü yazar çalıştırdık ama maaşta anlaşamadık, belki daha fazlasını hak ediyordu ama ben veremedim, ayrıldı.” diye hayıflanarak bahsediyor. Serdar, Fethullah’a göz kırpıyor Yazımızın başında Serdar Turgut’un 27 Temmuz tarihli yazısından bahsetmiştik. Bahsi geçen yazıda Serdar Turgut, dindar olmayan biri olarak, dindarın yaşam biçimini, özgürlüklerini savunacağını, bu tavrın ideolojisini dindarlarla birlikte yapacaklarını ve aynı tavrı onlardan da beklediğini söyleyen Turgut, işe Cemil Meriç’i insanlara tanıtarak başlayacakmış. Fethullah ile ilgili beraat kararı verildiğinde herkes Fethullah Türkiye’ye nasıl dönecek diye tartışırken Serdar Turgut, Fethullah’ı Türk Milletine nasıl yamarım onu tartışıyordu. Bunun için Cemil Meriç örneğinden yola çıkan Turgut, İslâm’ı anlayan solcuların bu yolu açabileceğini yazmıştı. Cemil Meriç ayrı bir yazı konusu olduğu için burada girmeyeceğiz ama burada şunu vurgulamak istiyoruz ki, Serdar Turgut bir süreden beri Fethullah’a göz kırpıyor. Hatta göz kırpmanın ötesinde yıkama yağlama evresine geçmiş. Tekrar röportaja dönecek olursak, “Gülen’e düşünsel olarak kendimizi hazırlamaktan kastın ne?” Sorunsa şöyle cevap veriyor: “Uzun yıllardır onun hakkında şehir efsaneleri çıktı, -bazen biz de etkilendik- ben onun partizanca söylenmiş efsanelerdeki insan olmadığına eminim. Gülen’in döndüğü bir Türkiye’de diyalogların daha yumuşak olacağını düşünüyorum, çünkü buna hizmet ettiğini biliyorum. Türkiye’ye gelse, konuşsak, topluma, normale dönmemize çok yararı olacağını düşünüyorum. Cemil Meriç gibi Gülen’in de fikirlerini çalışmamız gerekiyor.” Ne kadar güzel değil mi? Bir-iki hafta önce Pensilvanya’da Fethullah’ın elini öpen Mehmet Gündem soruyor, yeni Fethullahçı adayı da mülakattaymışçasına cevaplıyor. Danışıklı dövüş desek değil, kurgu desek o da değil. Bu arada Serdar Turgut, Cemil Meriç projesini gerçekleştirmeye başladı. 15 Ağustos Cuma günü Cemil Meriç ile ilgili yazı dizisi Akşam’da başladı. Bu yazı dizisinde çeşitli yazar ve “düşünür”lerin Cemil Meriç’le ilgili değerlendirmeleri yer alıyor. Söz konusu “düşünürlerden” birkaçının ismini verirsek başlatılan kampanyanın niteliği açık olarak anlaşılır. Hilmi Yavuz, Murat Belge, Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç, İsmet Özel, Mustafa Armağan, Ahmet Turan Alkan, Naci Bostancı gibi ağırlıklı olarak Zaman gazetesinin yazar kadrosunun yer aldığı dizide Murat Belge’nin rolü de çeşit olmak herhalde. Böylelikle Serdar Turgut’un rahata ermesi için geriye bir şey kalıyor. O da çok değerli “Hocaefendisi”nin bir an önce Türkiye’ye teşrif etmesi. Şöyle karşılıklı iki diyalog yaparlarsa belki Serdar Turgut da rahata erebilir. Serdar’daki bu değişimin sebebi ne? Bayram değil seyran değil, Serdar Fethullah’ı niye öptü? Bu sorunun cevabı aslında hem basit hem de karmaşık. Biliyorsunuz Serdar Turgut 2005 yılında bir beyin kanaması geçirerek ölümden dönmüştü. Hastalık sürecini atlatıp gazetedeki köşesinde yerini aldığı zaman “Allah’tan yardım istedim, dinin, dua etmenin faydasını gördüm, ateist olmadığımı anladım” yollu bir yazı yazmıştı. Belki kimileri Serdar’ın bugünkü halini o zamanki hidayete ermenin sonucu zannedebilirler. Serdar Turgut aslında medya camiasının en aykırı yazarlarından biri olarak bilinir. Zaman zaman kendini boşlukta hissettiğinde penis yazıları yazarak içindeki boşluğu doldurmaya çalışır. Bu tür yazıların derdine derman olmadığının farkına mı vardı da böyle bir yolu seçti acaba diye kendime sormadan edemedim. Her neyse. Serdar’ın geçirdiği değişimin bir tek açıklaması var, hizaya gelmek. Bugüne kadar gelişen siyasi olaylara göre konumlanan büyük medyanın diğer kalemleri gibi Serdar Turgut da AKP’nin mutlak gücü karşısında diz çökmeyi tercih etti. Özellikle Ergenekon operasyonu ile birlikte AKP yeniden sazı eline alırken bu kesimin güvendiği tek şey kapatma davasıydı. Ama bu da AKP’nin lehine sonuçlanınca her ne kadar “AKP’ye sert ihtar” tarzı manşetler atsalar da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını kestiren bu kesimler yavaş yavaş hizaya gelmeye gayret gösteriyorlar. Serdar’daki bu büyük değişimin sebeplerinden biri de Karamehmet’in karanlık geleceği. Çok yakında sıranın Karamehmet’e geleceğini gören Serdar, çareyi Fethullah’a teslim olmakta buldu. En azından böylelikle koltuğu kaybetmem diye düşünüyor olabilir. Ne diyelim, Serdar kendine Ergun Babahan olma rolü biçtiyse kendisine hayatta başarılar dilemekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Ama şimdiden belirtelim bu yazılarla zor.
|