18.08.2008/Sayı:200
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Prof. Dr. Türkkaya Ataövİran sorununda İsrail

Sıradan Amerikalı ve dünya halkları, Irak olaylarının kanlı ve tüm çirkin sonuçlarına bakarak, Amerikan siyasetinin İran’a askerî müdahaleden geri adım atmasını ancak olumlu bir gelişme olarak değerlendirirler. Ne var ki, İsrail devleti ile Washington’daki İsrail yanlısı baskı kümelerinin hiç eksilmeyen ağırlığını duyan resmî Amerikan çevreleri savaş seçeneğinden geri çekilmemekte direniyor. Kuşku yok ki, ABD’nin İran’ı da, Şah zamanında olduğu gibi, kendine bağlayarak zengin petrol ve doğal gazı üstünde egemen olma ve bu ülkeyi de, Irak örneğinde görüldüğü üzere, bölüp parçalama tasarısı vardır. Bunun kendi amaçları uğruna gerekli olduğunu da düşünebilir. Ancak, bu yönelişte İsrail baskısını gerçekçi ölçüler içinde değerlendirmek gerekir. Bu yazının amacı da İsrail’in olası bir savaşı körüklediğinin altını çizmektir. Irak’a benzemeyen İran’a karşı savaşa yönelişin bölge ve dünya barışı açılarından çok yıkıcı sonuçları olduktan başka, bunun sonunda İsrail de, Amerika da daha güvende olmayacaktır. İsrail’in kendi İran karşı-saldırısına hedef olacağı gibi, Washington yönetimleri de ülkeyi düzlüğe çıkaramayacak ölçüde büyük zararlara uğrayacaktır.

ABD yönetimi İran’ın hafif su reaktörlerine sahip olmakla uranyumunu zenginleştirme hakkını da içine alan ama yakından denetlenebilecek bir izlenceyi kabul etse, barışçı yoldan bir uzlaşı bugün bile olabilir. Avrupa Birliği içinde ağır basan Britanya, Fransa ve Almanya’nın ve bu üçünü (EU-3) dışarıdan destekleyen Rusya ile Çin’in istedikleri de budur. Ancak, ABD hiçbir paket antlaşmasının içine İran’a da güvence verecek bir çözümü koymuyor. Washington’a, İsrail’e ve Amerika’daki yaygın İsrail-yanlısı baskı örgütlerine göre, İran’ın sanki gizli tuttuğu bir nükleer silâh yeteneği vardır. ABD, İsrail ve onu destekleyen örgütler bunu kaç kez yinelediler.

Öte yandan, bunun doğru olduğuna ilişkin kanıt yok. Örneğin, Irak’ta bu tür silâhlar konusunda Birleşmiş Milletler baş-denetçiliği yapmış ve Bağdat yönetiminin bunları üretmediğine ilişkin yazanaklara imza koymuş olan, ama üstündeki Amerikan baskılarına dayanamayarak görevinden ayrılmış bulunan (ve benim de New York’ta konuştuğum) Scott Ritter İran’da kitlesel yok edici silâhların üretilmediği kanısındadır. Ayrıca, nükleer silâhların yayılmalarını engelleyen 1968 tarihli antlaşmanın dördüncü maddesi İran’a nükleer enerjiyi barışçı amaçlar uğruna geliştirme hakkını tanıyor. Uranyumun bu çerçevede zenginleştirilebileceği gün gibi açıktır. Washington ile Tel Aviv’in sözlü suçlamaları kanıttan bütünüyle yoksundur. Merkezi Viyana’da olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının (IAEA) saptamasına göre, en fazla yüzde 4.2 olduğu görülen “zenginleştirme” bir nükleer enerji kuruluşunu çalıştırmaya yetebilir, ama bir nükleer silâh yapımına yarayacak güçte değildir. Gerçek durum buyken, ABD ve İsrail dışında hiçbir ulus Birleşmiş Milletler’de, özellikle onun Güvenlik Kurulunda İran’ın bu tür silâhlara gizlice sahip olduğunu ileri sürmemiştir.

Orta Doğu’da nükleer silâhları olan bir devlet gerçekten vardır; o da İsrail’in kendidir. İran’dan farklı olarak, 1968 Antlaşmasını imzalamamıştır. ABD’nin gözünü başka yöne çevirmesi sonucu bu silâhları yapmış, geliştirmiş ve barınaklarına koymuştur. Onları fırlatabilecek olanaklara da sahiptir. Bu nedenle, başka bir devleti nükleer silâh üretmekle suçlaması tutarsızdır. Kaldı ki, İran’ın bunu yapmadığı bir gerçekse, bu suçlama daha da saçmadır. Hele sözden öteye gidemeyen, yani somut kanıtı olmayan bu suçlamadan sonra işi savaşa vardırmak ayrı bir tutarsızlık ve saçmalıktır.

Görünenin ardındaki gerçek şu ki, İran’la ilgili olarak yaratılan yapay bunalımın tetikçisi İsrail’dir. Toprak yönünden ufak ama bölgemizde nükleer silâhlara sahip tek devlet olan İsrail’in bu tavrında şu inançlar var: İran (önceleri Saddam Hüseyin önderliğindeki Irak’ın algılanış biçiminde olduğu gibi) İsrail için bir tehdittir. Bu İslâmcı yönetim nükleer silâhlara da sahiptir. Öte yandan, bu inanç doğruları yansıtmadıktan başka, yanlışlıkları kanıtlanmıştır da. Ama ABD yönetimi İsrail’in bu sunuşunun savunuculuğu yapmakta, Birleşmiş Milletler’deki temsilcileri İsrail sözcüleri gibi davranmaktadırlar.

Yukarıdaki değerlendirme yalnız benim bir yakıştırmam değildir. Amerika’nın BM katındaki Büyükelçisi John Bolton, 22 Mayıs 2006’da “B’nai B’rith” toplantısında bu Orta Doğu devletinin resmî temsilcisiymiş gibi konuştuğunda, ondan sonra söz alan İsrail Büyükelçisi Dan Gillerman Amerikalıyı açıkçası kendi ülkesinin başka bir diplomatı gibi sunmuş, New York’taki İsrail heyetinin böylece BM’deki en kalabalık diplomasi temsilciliklerinden olduğunu vurgulamıştı. Bu sözleri görmezden gelinemeyecek bir gerçeği yansıtıyor. Amerika’da İsrail’in görüşlerini savunan diplomatik konumda ya da onun dışında, resmî ya da sivil, birçok kuruluş ve kişi var. Kamu ve özel sektördeki bu bireyler ve kuruluşlar İsrail’in çıkarlarını koruyan, geliştiren ve uygulayan uzantılarıdır.

İsrail baskı kümeleri yakın ve uzun erimli yaygın müdahalelere, sanki olağanmış gibi, öylesine alışmışlardır ki, İsrail resmî temsilcisi kamuya açık bir toplantıda Amerikan Büyükelçisini kendi diplomatıymış gibi tanımlayabilmektedir. Bu kuruluşların içinde en etkilisi (kısaca AIPAC diye bilinen) Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesidir. Bu kuruluş Beyaz Saray’da, ona bağlı tüm yürütme dallarında ve ABD Kongresi ile onun alt yapısında, hiçbir ülkeye ya da ülkeler toplamına tanınmayan biçimde, özgür ve etkili eylem yürütmektedir. Sanki AIPAC İsrail devletinin uygulamada bir temsilcisidir. Ancak, Amerika’nın resmî kütüklerine yabancı bir devletin temsilcisi niteliğiyle geçmemiştir. AIPAC’ın iki üst düzey yöneticisi İran’a ilişkin ve “gizli” nitelikteki kimi Amerikan belgelerini resmî olmayan yollardan İsrail devletinin eline ulaştırmışlardır. Bunları kabul etmekle İsrail devleti de Amerikan yasalarını çiğnemekte özgür olduğuna inanmaktadır. ABD ile İsrail kendilerini birbirinin “dostu” kabul ediyorlarsa, böylesine bir gizli alış-veriş dostluğun çerçevesini aşar. Buna karışan Amerikan yurttaşlarının bağlılığı kendi uluslarına olmalıdır. Oysa, İsrail’i destekleyen Amerikalılar için İsrail önce gelir. Hele konu savaşı, yani başkalarının yaşam haklarını, bu arada ölebilecek Amerikalıları da ilgilendiriyorsa, İsrail’in çıkarlarını öne geçirip bunların savunmasını yalnız İran değil, Amerikan kanıyla da ödettirmek “baskı kümesi” örgütlenmesini çok ileri noktalara taşımaktır. Altı-buçuk milyonluk İsrail 300 milyonluk Amerikan kitlesine güvenlik siyaseti yazdırma işlevini yükleniyor. Ya AIPAC gibi örgütlerin yetkileri kısılmalı ya da resmen yabancı bir devletin temsilcisi olarak yazılmalıdırlar.

İsrail’in günlük çabalarıyla Amerika gibi devletin, Orta Doğu bölgesinin ve tüm dünyanın sonuçları belirsiz yeni bir savaşa itilmesi onaylanamaz bir durumdur. İran ne İsrail’i tehdit ediyor, ne de Amerika’yı. İsrail hem bilgisizlik ya da önyargı, hem abarttığı bir korku ya da (ruhbilim deyimiyle) “paranoya” sonucu İran’ı düşüncelerde bir tehdit konumuna getirip oturtmuştur. Sanki, kürenin en önemli sorunu budur. Kendi yapmak istediğini Amerika’ya yaptırma peşindedir. Bu konuda öylesine katı ve saldırgandır ki, sorun diplomatik yoldan çözülecek olsa bu çözüme karşı çıkacaktır. Görünen o ki, diplomasi yollarının kapanması için elinden geleni ardına koymuyor. İsrail bir süreden beri ve üstünde ayak direterek savaş seçeneğinde kararlıdır. İstediği olursa, İran’ın da, Irak gibi, parçalanacağını ve doğal kaynaklarına, ABD ile birlikte, el koyacağını düşlüyor.

Tüm bu önyargılı tavırlarını savunurken elinde bir inandırma silâhı var: “Yahudi düşmanlığı” suçlaması. Bu kozu, daha çok, geçmiş yılların “Yahudi soykırımı” yüzünden suçluluk ruhbilimsel karmaşası içinde olan Avrupalılara karşı kullanıyor. Sanki İsrail’i ve İsrail yanlısı baskı kümelerini eleştirmek başlı başına bir Yahudi düşmanlığıdır. Yahudi çevrelerinin verdikleri sayılara göre, bu dinden (ya da bir ölçüde ırktan) olan altı milyona yakın kişi Nazizm’in gaz odalarında, fırınlarında ya da idam mangaları önünde can vermişlerdir. Bu olaylardan ötürü “antisemitizm” damgasını yemek istemeyenler İsrail’e ve yandaşlarına hak veriyor ya da hak vermiş görünüyorlar.

Bu çabalar sonunda, başta Amerika olmak üzere, dünya gene Orta Doğu’da yeni çatışmaya doğru sürükleniyor. İsrail ve ABD dışında, bu savaşı isteyen de yok. Amerikalıların çoğunluğu ise, daha başka konularda olduğu gibi, bunda da yeterli bilgi sahibi değillerdir. Hele konu nükleer bomba olduğunda, Amerikan halkının sorunu türlü yanlarıyla görmesi zor ya da olanaksızdır. “Nükleer bomba” deyince, sıradan Amerikalının usuna Hiroşima ve Nagazaki örnekleri gelir. Bu iki Japon adasına atom bombalarını atan Amerika’dan başkası değildi. Nükleer alandaki bilgi barışçı amaçlar için de kullanılabilir, ama sıradan Amerikan yurttaşının algılaması bu yönde değildir. Ne bu gerçeği yeterince bilir, ne 1968 Antlaşmasının barışçı araştırmaları onaylayan dördüncü maddesinden haberlidir, ne de İsrail’in Tevrat masalındaki Samson gibi dünyanın çatısını da yıkacak bir konuma doğru yol aldığını izlemektedir.

Savaşın İsrail’e ve Amerika’ya güvenlik sağlayacağı savunmasının gerçeklik derecesi de çok tartışma götürür. Bu yazı İsrail’le ilgili olduğundan, Amerika’yı şimdilik bir yana koyalım. İsrail İran örneğinde de oradaki yönetimle o ülke halkı arasındaki “İranlılık” bağını görmezden geliyor. ABD Irak’a saldırmadan önce bu ülke yurttaşlarının Amerikan askerlerini güller ve karanfillerle kurtarıcı gibi karşılayacaklarına ilişkin aldatmacanın ne denli yanlış olduğunu beş yıllık deneyim yeterince ortaya koydu. Geçmişiyle gurur duyan İran’da birtakım tarihsel ve siyasal bağlar bu ülke insanlarıyla yönetimi “İranlılık”ta bir araya getirir. İkisine ayrı şeylermiş gibi bakmak yanlıştır. Condolizza Rice’ın bile kabul ettiği gibi, “İran Irak da değildir.”

İsrail’in nükleer savaş başlıkları vardır, ama onların yeri koruncaklardır. Onun dışındaki silâhlarıyla kendi sınırına çok yakın olan Hizbullah hedeflerini bile kolay kolay vuramamıştır. Hizbullah’ı kesin yenilgiye uğratması da olanak dışı görünüyor. İsrail’in (ve Amerika’nın) görüşünün tam karşıtı, Hizbullah devleti olmayan bir terörist örgüt de değildir. 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgâl girişimine bir tepki olarak (başta Şiîler olmak üzere) Lübnan halkının bir savunması gibi oluşmuştu.

İran toprağı acımasızca bombalanırken, Tahran yönetiminin eli-kolu bağlı duracağı yanlış bir hesaptır. Konuyu gene İsrail’le sınırlarsak, İran ve Hizbullah füzelerini bu küçük ülkeye yollayacaktır. İran uzun-erimli füzelerini gönderecek, Hizbullah İsrail’in kuzeyini pamuk ipliği gibi atacaktır. FKÖ ile birleşen Hamas da Gazze ve Batı Yakasından saldırıya geçecektir. İsrail sınırları dışındaki her türlü temsilcilikleri de bu karşı-saldırının parçası olabilir. Bütün bunların dengelemi, hem ölen yurttaşları ve hem de ekonomik zararları yönünden, İsrail’e çok pahalıya patlayacak. İsrail’in “İran tehdidi” dediği şey bugün sözden ibarettir. Ama kendine saldırı yapıldıktan sonra silâhlar konuşunca, bu sözde tehlikenin yanlış siyaset yüzünden nasıl gerçekleşebileceği de gözler önünde belirir. Buna gerek kalmaması genel bir istektir.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe