11.08.2008/Sayı:199
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Fethullahçıların Erzurum Kongresi uyanıklığı

Fethullahçıların Erzurum Kongresi uyanıklığıGeçtiğimiz hafta, Milli Mücadele’nin önemli adımlarından biri olan Erzurum Kongresi’nin toplanmasının yıldönümüydü. 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında düzenlenen Kongrenin yıldönümü sessiz sedasız geçti. İki haftalık zaman zarfında ne bir gazetede ne de başka bir yerde Kongre ile ilgili en küçük bir habere bile rastlayamadık, Zaman gazetesi hariç.

Zaman gazetesinde ise geçtiğimiz Cuma günü Mustafa Armağan’ın konu ile ilgili yazısıyla karşılaştık. Mustafa Armağan, Zaman gazetesinin, Pazar ekinde yazan tarihçisidir. Tarihçiliğinin nereden geldiğini belli değil ama tarihi olayları ideolojik duruşuna ve Fethullahçıların günlük siyasetinin ihtiyaçlarına göre çarpıttığı çok açık.

8 Ağustos günü yayınlanan yazısının başlığı oldukça dikkat çekici: “[89.Yılında Erzurum Kongresi] Sivil Cumhuriyet’in İlk Adımı.” Malum, günümüzde darbe tezgâhları ve bununla ilgili tartışmalar gırla giderken Fethullahçılar da habire sivilleşme, askeri vesayet rejimi gibi kavramları öne çıkarıyorlar. Sanki Türkiye 80 yıldır askeri bir rejim altında yönetiliyormuş gibi bir yanılsama yaratılıyor. Yine bunlara göre Türkiye’de bir sivil iktidar, bir de askeri iktidar var ve bunlar sürekli çatışma halindeler. Cumhuriyet kurulduğundan beri süregelen bu mücadelede, özellikle Ergenekon operasyonu ile birlikte, ilk kez sivil kesim askerin hâkimiyetini kırmaya başlamıştır. Tabi bu çevreler bunu AKP propagandası ile birlikte yapıyorlar. İşte Mustafa Armağan’a göre Erzurum Kongresi böylesi bir sivilleşmenin ilk adımı.

Çünkü Armağan’a göre Kongre üyeleri, Mustafa Kemal’in Kongreye katılmaları için üniformasını çıkarmasını şart koşmuşlar ve Mustafa Kemal de bu şartı kabul edip kongreye katılabilmiş. Mustafa Armağan bunu nereden öğrenmiş peki? Kazım Karabekir’in “İstiklal Harbimizin Esasları” adlı kitabından. Yine bu kitaptan da bir alıntı yapmış, orada da şöyle diyor: “M. Kemal Paşa hazretlerinin Kongreye girmeleri arzusunu heyetimiz kabul etmiyor. Sebebi, sine-i millete sığındığını söylemesine rağmen henüz arkasından üniformasını ve padişah yaveri kordonunu çıkarmıyor. Kongre üniforma ile idare edilecekse o makamda sizi görmek isteriz.” Adamlardaki bilinç düzeyine bakar mısınız? Zannedersiniz Mustafa Armağan 1919’a gitmiş oradan konuşuyor. Burada biraz da Kazım Karabekir’in abartması olduğu söylenebilir.

Buradan şöyle bir sonuç çıkar; Mustafa Armağan’ın bahsettiği bu üyeler öyle kayıtsız şartsız sivilci değillermiş. Çünkü Kongreyi askerin yönetmesi gibi bir ihtimali de göz önünde bulundurabiliyor, hatta şartlara göre kendilerine yakın bir askeri tercih ediyorlar. O zaman soralım; bu insanlar illa ki bir askerin emrine gireceklerse, padişahın yaveri dururken niye Kazım Karabekir’in emri altına girsinler? Bir sonraki yazısında Mustafa Armağan bizi bu hususta da bilgilendirirse çok seviniriz.

Mustafa Armağan’ın çarpıtmaları bununla bitmiyor tabi. “İşte bir tür askeri cunta hareketinin ürünü olan Amasya Tamimi (Genelgesi) ile ‘sivil’ karakterli Erzurum Kongresi arasında geçen yaklaşık bir aylık süre, Milli Mücadele’nin ileriki safhaları üzerinde tayin edici etkileri olacak mühim bir dönüşüme sahne olmuştu.”

Amasya Genelgesi ile Erzurum Kongresi kararlarını karşılaştıran Mustafa Armağan, cuntadan sivil iradeye geçiş gibi müthiş bir tespite imza atıyor. Yani Mustafa Kemal, Amasya Genelgesi’ni yayınladığında ülkede askeri bir cunta kurmaya özlem duyuyormuş ama bir ay sonra Erzurum’da birdenbire sivilleşmiş. Amasya Genelgesi’nin cunta karakterli bir metin olduğunu nasıl anlamış hayret ettik. Mustafa Kemal Amasya Genelgesi yayınlandığında henüz askerlikten istifa etmemişti ama Erzurum Kongresi toplandığında ise artık Osmanlı askeri değildi. Amasya Genelgesi ile Erzurum Kongresi’nin kararları arasındaki benzerlik de göz önüne alınırsa, Mustafa Armağan’ın Amasya Genelgesi’ndeki cunta karakterini neresinden uydurduğu ortaya çıkar.

Mustafa Armağan’ın Türk tarihine ikinci bir katkısı da Milli Mücadele’nin aslında askeri bir harekat olarak değil masa başı bir müzakere hareketi olarak tasarlandığı yorumudur. Buna göre Milli Mücadeleciler ta en başından itibaren Türkiye’nin bağımsızlık sorununu müzakereler yoluyla çözme eğilimindeymişler. Özellikle 8 Ocak 1918’de açıklanan Wilson Prensipleri, masa başı çözüm için temel teşkil ediyormuş ama Mayıs 1919’da Yunan işgali başlayınca barışçıl çözüm önerileri yerine askeri çözüm seçeneği öne çıkmış.

Tarihte bir takım olaylar yorumlanabilir ama bu yorumlama yapılırken tarihi gerçekler göz ardı edilemez. Tarihi gerçekler ortaya koymuştur ki, Wilson Prensipleri herhangi bir barış görüşmesinin değil Sevr Antlaşması’nın temeli olmuştur. Ve Milli Mücadele de esas olarak Wilson Prensipleri doğrultusunda bölünmek ve işgal edilmek istenen vatanın kurtarılması için verilmiştir.

Bütün bunların yanı sıra Anadolu’daki Türkler ile emperyalist işgalciler arasındaki çelişki, müzakere edilerek çözülecek cinsten değildi. O nedenle, gerek kongrelerde gerekse Mustafa Kemal’in çeşitli vesilelerle verdiği söylevlerde işgalci emperyalistlere karşı silahlı mücadele vurgusu ön plana çıkar.

Mustafa Armağan bu kadar çarpıtmayı boş yere bir arada kullanmıyor. Zaten yazısının sonunda da maksadını açık seçik ortaya koyuyor: “Bilelim ki, Erzurum Kongresi, sivil bir şahlanışın tetiğinin çekildiği, halk iradesinin tecelli ettiği tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Bu sivil uyanış, Cumhuriyet’e uzanan demokratik yolculuğun ilk canlı safhasını da başlatmıştı. Bu safha, Takrir-i Sükûn Kanunu ile akamete uğrayacak, ikinci safha için 1925’ten 1945’e kadar sabırla beklememiz gerekecekti. Ne yazık ki, ikinci canlı demokratik safhanın şafağında artık Erzurum Kongresi’ni değil, San Francisco Konferansı’nı bulacağızdır. Sizin anlayacağınız Erzurum Kongresi’nde var olan fakat yolları tıkanan dönüştürücü sivil hareket, bu defa dışarıdan, Batıdan empoze edilecektir. Şimdi de öyle değil mi? Baksanıza, Ergenekon ve kapatma badirelerinden sonra hükümet direksiyonu yeniden AB’ye çevirmekte. İşte Erzurum Kongresi’nin sivil ruhuna bunun için muhtacız.”

Yani buradan da anlaşılıyor ki Mustafa Armağan, Milli Mücadele’ye ve Mustafa Kemal’e, Batı karşıtı olduğu için düşmandır. Oysaki Milli Mücadeleciler, Wilson Prensipleri çerçevesinde oturup Batılılarla anlaşsalardı ne iyi olacaktı! Biz de Batıcı ama sivil bir yönetime sahip olurduk. Bugün de AB’ye falan girmek için o kadar uğraşmak zorunda kalmazdık. Alın size mandacılığın daniskası bir yazı. Kesip duvara asın. Zaten Mustafa Armağan’ın kongreler dönemini çarpıtmasının temel nedeni de mandacılığı. Çünkü bütün kongrelerin ortak kararı “Manda ve himaye kabul edilemez”dir.

Bunlar böyledir işte. Bir taraftan milli irade lafını ağızlarından düşürmezler bir taraftan da Batıdan medet umarlar. Böyle hastalıklı bir zihniyetin ürünüdürler ve milli iradenin ilk tecelli ettiği dönem olan Milli Mücadele döneminin ve Milli Mücadele’nin lideri Mustafa Kemal’in düşmanıdırlar. Çünkü Mustafa Kemal, Batıyı bu topraklara gömen isimdir.


Gül, Büyükanıt ve Sebahat Tuncel aynı masada

Gül, Büyükanıt ve Sebahat Tuncel aynı masadaGeçtiğimiz hafta bazı gelişmeler yoğun gündem dolayısıyla beklendiği kadar ön plana çıkamadı. Bu gelişmelerden biri de Ankara’ya gelen Bahreyn Kralı Hamad bin İsa El-Halife adına Çankaya Köşkü’nde verilen yemekti. İlk bakışta yadırganacak bir durum yok gibi görünüyor. Çünkü özellikle 22 Temmuz’dan sonraki dönemde AKP’nin ve Gül’ün takip ettiği açılım politikası sayesinde Arap ve Afrika dünyasından pek çok konuk Türkiye’yi ziyaret etti ve bu konuklar onuruna kabul törenleri, yemekler ve hatta ödül törenleri de düzenlendi. Bütün bunlar artık Türk insanının alıştığı görüntüler.

Bahreyn Kralı onuruna verilen yemekte ise olağandışı bir manzara vardı. Manzaraya geleceğiz ama önce katılım listesi. 4 Ağustos günü düzenlenen yemeğe, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Dışişleri Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Nafiz Özak, TOBB Yönetim Kurulu Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Ertuğrul Apakan, YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı Murat Mercan, Demokratik Toplum Partisi (DTP) İstanbul Milletvekili Sabahat Tuncel ile çok sayıda yabancı konuk katıldı.

Yukarıdaki listede en dikkat çekici isim hiç şüphesiz DTP’nin dağ deneyimli milletvekili Sebahat Tuncel. Seçim sürecinde cezaevinde bulunan ve söylentilere göre Apo’nun özellikle seçilmesini istediği Sebahat Tuncel, ilk kez Çankaya Köşkü’ne çıktı ve böyle bir davette partisini temsil etti.

İşin garip tarafı ise aynı masada yemek yediği isimlerden birinin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt olması idi. Hatırlarsanız 22 Temmuz seçimlerinden sonra yeni Meclis açılacağı gün düzenlenen töreni, askerler katılmayarak protesto etmişti. Gerekçesi ise askerin DTP’lilerle aynı çatı altında bulunmak istememesi olarak açıklanmıştı. Geçtiğimiz hafta Bahreyn Kralı onuruna verilen yemekte ortaya çıkan manzara askerin bu tavrında aşınma olduğunu ortaya koyuyor. Yemek boyunca Büyükanıt’ın Sebahat Tuncel ile aynı kareye girmemek için yoğun çaba gösterdiği haberleri medyada yer aldı. Gerçekten de Büyükanıt ile Tuncel’i aynı karede gösteren tek bir resim bile yok ama bu durum Büyükanıt ile Tuncel’in aynı masayı paylaştığı gerçeğini değiştirmez. Bu durum, emekliliğine sayılı günler kalan Büyükanıt’ın komutanlık döneminin önemli ayrıntılarından biri olarak tarihteki yerini alacak gibi görünüyor.


Vakit’in İpragaz komedisi

Vakit patlamanın sorumlusu olarak İpragaz firmasını işaret etti ve hem İpragaz’a karşı hem de kartel dediği diğer medya kuruluşlarına karşı yaylım ateşine başladı. Geçtiğimiz hafta Konya’da meydana gelen ve 18 kızın hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan kaçak Kur’an kursu faciası ile ilgili tartışmalar bütün hafta boyunca hararetli bir şekilde sürdü.

Olay bütün gazetelerde facia olarak nitelendirilirken, hemen herkesin dikkat çektiği bir nokta da Kur’an kursunun kaçak olmasıydı. Sonraki günlerde medyada kaçak Kur’an kursları üzerine iktidarı eleştiren haber ve yorumlar da yer aldı.

Ancak bütün bu haber ve yorumlar arasında en dikkat çekeni ise yine her zamanki gibi Vakit gazetesine ait olanıydı. Diğer bütün gazeteler kaçak binada Kur’an kursu veren sakat zihniyeti eleştirirken Vakit gazetesinin bulduğu suçlu ise oldukça ilginçti. Vakit patlamanın sorumlusu olarak İpragaz firmasını işaret etti ve hem İpragaz’a karşı hem de kartel dediği diğer medya kuruluşlarına karşı yaylım ateşine başladı. LPG tankına monte edilmesi gereken gaz alarm cihazı olmadığı için sızma gerçekleştiğini ve elektrik düğmesinin açılması ile birlikte patlamanın gerçekleştiğine dikkat çeken Vakit’e göre suçlu, kaçak binaya o kadar çocuğu doldurup ölümlerine sebep olan kurs yöneticileri değil, kaçak binaya gaz alarmı takmayan İpragazdı.

Yine Vakit gazetesinden Hasan Karakaya, 4 Ağustos tarihli yazısında “Facianın sebebi bina kaçağı mı, binadaki gaz kaçağı mı?” diye soruyordu. Karakaya, “kaçak” ve “Kur’an” kelimelerinin yan yana getirilmesinin dine saygısızlık olduğu gibi klasik demagojiyi yaptıktan sonra bir de suç ortağı buluyor: Küçük çocukların Kur’an öğrenmesine izin vermeyen 28 Şubatçılar.

Bütün bunlar Vakit tayfasının klasik çarpıtma ve hezeyanları. Hüseyin Üzmez vakasında da aynı şeyi yapmışlardı. Hatta Ergenekon operasyonu bile demişlerdi ama şimdilerdi sus pus oldular. Bu olayda da farklı bir şey yapamazlar. Birkaç gün bağırıp çağırırlar sonra da hiçbir şey olmamış gibi işlerine bakarlar.

Bu olayla ilgili en çok tartışılan şeyse çocukların ailelerinin aldıkları tavırdı. Hiçbir aile çocuklarının ölümünden dolayı kursun yetkilileri hakkında yasal bir işlem başlatmazken bir babanın “Kızım köpük dansı yaparken ölmedi. Kızım şehit oldu” yollu açıklamaları kamuoyundan tepki çekti. Vakit de bunun propagandasını yapmaktan geri kalmadı.

Yine geçenlerde tarikat kursları ile ilgili bir haber basına yansıdı. Buna göre Çorum’da Ensar Vakfına ait yaz kursuna devam eden Ö.Y. ve E.G. isimli kızlara, kendilerine hocalık yapan Z.İ. tecavüz etmiş. Acaba Vakitçilerimiz şimdi de “Kızlar gazi oldular” deyip gazi maaşı bağlansın diye kampanya mı başlatacak?


Edibe Sözenin fantazisi

Edibe SözenAKP Genel Başkanvekili Edibe Sözen geçtiğimiz günlerde ilginç bir yasa teklifinde bulundu. Sözen’in, bir yıl çalışarak hazırladığı ve Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu’na gönderdiği teklifte gençlerin “ahlaki açıdan kontrol altına alınması” ve “doğru yola sevkedilmesi” öngörülüyormuş.

Hazırlanan kanun teklifinde birbirinden ilginç maddeler var. Bunlardan birisi, çocukların ve gençlerin sağlıklı ruhsal ve fiziksel gelişimleri için, gazete ve dergilerin şiddet ve cinsellik içeren yayınlar yapmalarının yasaklanmasını öngörüyor. Buna benzer kanunlar zaten mevcut yasaların içinde olduğu için pek dikkate almaya gerek yok. Ama özellikle şu madde çok ilginç: “Pornografik yayın yapan dergilerin, kapalı kırmızı poşette, ağızları dikişli olarak satılmaları zorunlu olacak. Bayiler bunları satarken, tüketicinin TC kimlik numarası ve imzasını alacak, bu numaraları her ayın sonunu takip eden ilk hafta içinde Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’ne yazılı beyanla verecek.”

Bu teklifle ilgili olarak Edibe Hanım fantazi yapmış diyorum ve başka da bir şey demiyorum.

Bir diğer ilginç teklif ise gençlerin ahlaksızlığa yönelmelerine engel olmak için okullara ibadethane açılmasıyla ilgili. Buna göre de; “Devlet, gençlerin sağlıklı ve dengeli gelişimi için, her seviyedeki okulda, her dine mensup öğrenciler için ibadethane alanı kurmakla yükümlü olacak. Bu sorumluluk, özel okullar ve vakıf üniversitelerinde, işletme sahibi/mütevelli heyetlerine verilecek.”

Bu yasa tasarısı da her okula mescit açmak için kılıf olarak hazırlanmış anlaşılan. Ama biraz acemice hazırlanan bir kılıf.


Ertuğrul Özkök’ün mahkumiyeti onandı

Ertuğrul ÖzkökYazarlarımızdan Yekta Güngör Özden’i hiçbir neden olmadan ve belirtmeden APO ile karşılaştırıp ondan aşağıda gösteren yazısından dolayı Ankara Asliye 13. Hukuk Mahkemesi’nin manevi tazminata mahkûm ettiği Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e ilişkin kararın Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nce onandığı öğrenilmiştir. Medyanın duyurmaktan özenle kaçındığı sonucu okuyucularımızın bilgisine sunuyoruz. Şimdi sormak gerekir,

Apo kim Yekta Güngör kim, sen kimsin?

TÜRKSOLU




Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe