Fethullahçıların Erzurum Kongresi uyanıklığı
Geçtiğimiz hafta, Milli Mücadele’nin önemli adımlarından biri olan Erzurum Kongresi’nin toplanmasının yıldönümüydü. 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında düzenlenen Kongrenin yıldönümü sessiz sedasız geçti. İki haftalık zaman zarfında ne bir gazetede ne de başka bir yerde Kongre ile ilgili en küçük bir habere bile rastlayamadık, Zaman gazetesi hariç.
Zaman gazetesinde ise geçtiğimiz Cuma günü Mustafa Armağan’ın konu ile ilgili yazısıyla karşılaştık. Mustafa Armağan, Zaman gazetesinin, Pazar ekinde yazan tarihçisidir. Tarihçiliğinin nereden geldiğini belli değil ama tarihi olayları ideolojik duruşuna ve Fethullahçıların günlük siyasetinin ihtiyaçlarına göre çarpıttığı çok açık.
8 Ağustos günü yayınlanan yazısının başlığı oldukça dikkat çekici: “[89.Yılında Erzurum Kongresi] Sivil Cumhuriyet’in İlk Adımı.” Malum, günümüzde darbe tezgâhları ve bununla ilgili tartışmalar gırla giderken Fethullahçılar da habire sivilleşme, askeri vesayet rejimi gibi kavramları öne çıkarıyorlar. Sanki Türkiye 80 yıldır askeri bir rejim altında yönetiliyormuş gibi bir yanılsama yaratılıyor. Yine bunlara göre Türkiye’de bir sivil iktidar, bir de askeri iktidar var ve bunlar sürekli çatışma halindeler. Cumhuriyet kurulduğundan beri süregelen bu mücadelede, özellikle Ergenekon operasyonu ile birlikte, ilk kez sivil kesim askerin hâkimiyetini kırmaya başlamıştır. Tabi bu çevreler bunu AKP propagandası ile birlikte yapıyorlar. İşte Mustafa Armağan’a göre Erzurum Kongresi böylesi bir sivilleşmenin ilk adımı.
Çünkü Armağan’a göre Kongre üyeleri, Mustafa Kemal’in Kongreye katılmaları için üniformasını çıkarmasını şart koşmuşlar ve Mustafa Kemal de bu şartı kabul edip kongreye katılabilmiş. Mustafa Armağan bunu nereden öğrenmiş peki? Kazım Karabekir’in “İstiklal Harbimizin Esasları” adlı kitabından. Yine bu kitaptan da bir alıntı yapmış, orada da şöyle diyor: “M. Kemal Paşa hazretlerinin Kongreye girmeleri arzusunu heyetimiz kabul etmiyor. Sebebi, sine-i millete sığındığını söylemesine rağmen henüz arkasından üniformasını ve padişah yaveri kordonunu çıkarmıyor. Kongre üniforma ile idare edilecekse o makamda sizi görmek isteriz.” Adamlardaki bilinç düzeyine bakar mısınız? Zannedersiniz Mustafa Armağan 1919’a gitmiş oradan konuşuyor. Burada biraz da Kazım Karabekir’in abartması olduğu söylenebilir.
Buradan şöyle bir sonuç çıkar; Mustafa Armağan’ın bahsettiği bu üyeler öyle kayıtsız şartsız sivilci değillermiş. Çünkü Kongreyi askerin yönetmesi gibi bir ihtimali de göz önünde bulundurabiliyor, hatta şartlara göre kendilerine yakın bir askeri tercih ediyorlar. O zaman soralım; bu insanlar illa ki bir askerin emrine gireceklerse, padişahın yaveri dururken niye Kazım Karabekir’in emri altına girsinler? Bir sonraki yazısında Mustafa Armağan bizi bu hususta da bilgilendirirse çok seviniriz.
Mustafa Armağan’ın çarpıtmaları bununla bitmiyor tabi. “İşte bir tür askeri cunta hareketinin ürünü olan Amasya Tamimi (Genelgesi) ile ‘sivil’ karakterli Erzurum Kongresi arasında geçen yaklaşık bir aylık süre, Milli Mücadele’nin ileriki safhaları üzerinde tayin edici etkileri olacak mühim bir dönüşüme sahne olmuştu.”
Amasya Genelgesi ile Erzurum Kongresi kararlarını karşılaştıran Mustafa Armağan, cuntadan sivil iradeye geçiş gibi müthiş bir tespite imza atıyor. Yani Mustafa Kemal, Amasya Genelgesi’ni yayınladığında ülkede askeri bir cunta kurmaya özlem duyuyormuş ama bir ay sonra Erzurum’da birdenbire sivilleşmiş. Amasya Genelgesi’nin cunta karakterli bir metin olduğunu nasıl anlamış hayret ettik. Mustafa Kemal Amasya Genelgesi yayınlandığında henüz askerlikten istifa etmemişti ama Erzurum Kongresi toplandığında ise artık Osmanlı askeri değildi. Amasya Genelgesi ile Erzurum Kongresi’nin kararları arasındaki benzerlik de göz önüne alınırsa, Mustafa Armağan’ın Amasya Genelgesi’ndeki cunta karakterini neresinden uydurduğu ortaya çıkar.
Mustafa Armağan’ın Türk tarihine ikinci bir katkısı da Milli Mücadele’nin aslında askeri bir harekat olarak değil masa başı bir müzakere hareketi olarak tasarlandığı yorumudur. Buna göre Milli Mücadeleciler ta en başından itibaren Türkiye’nin bağımsızlık sorununu müzakereler yoluyla çözme eğilimindeymişler. Özellikle 8 Ocak 1918’de açıklanan Wilson Prensipleri, masa başı çözüm için temel teşkil ediyormuş ama Mayıs 1919’da Yunan işgali başlayınca barışçıl çözüm önerileri yerine askeri çözüm seçeneği öne çıkmış.
Tarihte bir takım olaylar yorumlanabilir ama bu yorumlama yapılırken tarihi gerçekler göz ardı edilemez. Tarihi gerçekler ortaya koymuştur ki, Wilson Prensipleri herhangi bir barış görüşmesinin değil Sevr Antlaşması’nın temeli olmuştur. Ve Milli Mücadele de esas olarak Wilson Prensipleri doğrultusunda bölünmek ve işgal edilmek istenen vatanın kurtarılması için verilmiştir.
Bütün bunların yanı sıra Anadolu’daki Türkler ile emperyalist işgalciler arasındaki çelişki, müzakere edilerek çözülecek cinsten değildi. O nedenle, gerek kongrelerde gerekse Mustafa Kemal’in çeşitli vesilelerle verdiği söylevlerde işgalci emperyalistlere karşı silahlı mücadele vurgusu ön plana çıkar.
Mustafa Armağan bu kadar çarpıtmayı boş yere bir arada kullanmıyor. Zaten yazısının sonunda da maksadını açık seçik ortaya koyuyor: “Bilelim ki, Erzurum Kongresi, sivil bir şahlanışın tetiğinin çekildiği, halk iradesinin tecelli ettiği tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Bu sivil uyanış, Cumhuriyet’e uzanan demokratik yolculuğun ilk canlı safhasını da başlatmıştı. Bu safha, Takrir-i Sükûn Kanunu ile akamete uğrayacak, ikinci safha için 1925’ten 1945’e kadar sabırla beklememiz gerekecekti. Ne yazık ki, ikinci canlı demokratik safhanın şafağında artık Erzurum Kongresi’ni değil, San Francisco Konferansı’nı bulacağızdır. Sizin anlayacağınız Erzurum Kongresi’nde var olan fakat yolları tıkanan dönüştürücü sivil hareket, bu defa dışarıdan, Batıdan empoze edilecektir. Şimdi de öyle değil mi? Baksanıza, Ergenekon ve kapatma badirelerinden sonra hükümet direksiyonu yeniden AB’ye çevirmekte. İşte Erzurum Kongresi’nin sivil ruhuna bunun için muhtacız.”
Yani buradan da anlaşılıyor ki Mustafa Armağan, Milli Mücadele’ye ve Mustafa Kemal’e, Batı karşıtı olduğu için düşmandır. Oysaki Milli Mücadeleciler, Wilson Prensipleri çerçevesinde oturup Batılılarla anlaşsalardı ne iyi olacaktı! Biz de Batıcı ama sivil bir yönetime sahip olurduk. Bugün de AB’ye falan girmek için o kadar uğraşmak zorunda kalmazdık. Alın size mandacılığın daniskası bir yazı. Kesip duvara asın. Zaten Mustafa Armağan’ın kongreler dönemini çarpıtmasının temel nedeni de mandacılığı. Çünkü bütün kongrelerin ortak kararı “Manda ve himaye kabul edilemez”dir.
Bunlar böyledir işte. Bir taraftan milli irade lafını ağızlarından düşürmezler bir taraftan da Batıdan medet umarlar. Böyle hastalıklı bir zihniyetin ürünüdürler ve milli iradenin ilk tecelli ettiği dönem olan Milli Mücadele döneminin ve Milli Mücadele’nin lideri Mustafa Kemal’in düşmanıdırlar. Çünkü Mustafa Kemal, Batıyı bu topraklara gömen isimdir.
|