11.08.2008/Sayı:199
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye  

...Ve evlad-ı Fatihan:
Havan Hasan (17)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Birkaç gündür konuşamadık. Biraz yoğundum. Ancak ne yaparsın, hayal kurmakla meşguldüm. Şimdi sen yadırgarsın beni. Evet, gerçekçi biriyimdir ancak her gerçek bir zamanlar hayal değil miydi? Öyleydi. Hayaller, gerçeklerin çocukluğudur. Ben de bu çocukluğu yaşadım işte. Bu çocukluk da ayrı bir yetenek. Velhasıl, konuşmamız gerek...

Hasan, tavana bakıyordu hala. Fes de hala dışradaydı. Suzan’ı düşünüyordu Hasan. Şimdi çıkıp buradan, Aşiyan’a dadanmak vardı. Ancak.... Neyse. Daha duralım burada. Öncelikli konular var daha: Vatan. Şimdi şu yatakta yatan, Hasan değil de başkası olaydı, Suzan’ı düşünmeyi sürdürürdü. Hasan, ikisini de düşünüyordu aynı anda. Demiştim ya önceki konuşmalarımızda: Hasan, savaştığı kalple seviyor; sevdiği kalple de savaşıyordu. Suzan ve vatan ayrı değil, aynı şeylerdiler. Suzan’sız vatan, vatansız Suzan sevilemez idi. Hasan, tavana bakıyordu hala. Tavan: vatan toprakları kadar çatlaktı. Tavan çatlaklarının onarılması tek günlük bir işti; aynı şey vatan toprakları için de geçerli miydi acaba? Geçerli idi. Vatanın kurtarılması tek günlük bir işti; ancak hangi gündü? Sorun da buydu zaten. Hangi gün kurtulacaktı vatan? Birgün kurtulacaktı... Keşke o gün, bugün olaydı. Tam şimdi, Hasan düşünürken Suzan’ı, vatan da kurtulaydı. Daha gün bitmemişti. Daha vardı günün bitmesine. Şu an, yatakhaneye biri gelse, gözleri yüksek sesle konuşan biri örneğin, sevinç ve hırsla bağırsa ki:

“Vatan kurtuldu, arkadaşlar!”

Ardından biz de aynı şiddetde yanıt versek ki:

“Zaten ne zaman esir oldu ki?”

Akla hayale sığmayan bir şey özünde: Türk yurdunun tutsak olması. Biz, ne an ve ne zaman tutsak olduk ki? Bunu kavradığımız gün, bu işgal de biticek zaten. Hasan, tavana bakıyordu hala. Bir şeye uzun bakarsan, canlanır gibi olur ya; tavan da, çatlaklar da canlanıyordular sankiyse. Çatlaklar hızlı bir biçim ilerliyor ve genişliyordular. Aynı: Osmanlı’nın son yüzyılı gibi. Hasan’ın ömrü denli sürmüştü Osmanlı’nın son yüzyılı: Yalnız ve uzayan bir sakız kısalığında. Hasan ile Osmanlı arasındaki fark ise: Osmanlı son yüzyılını geviş getirmiş, Hasan ise ileriye bakmıştı; bakıyordu da hala. Hasan, tavana bakıyordu. Biliyordu ki: Osmanlı, kendisinden daha önce ölecekti. Ölüm, Allah’ın emri; ya sonrası? Ortada bir ceset mi kalacaktı, yoksa giden yerine bir gelen bırakacak mıydı? Şimdiden demek güç idi. Ancak, biraz tarih varsa, Türk’ün yenilmeyeceği bilinmeliydi. Ne dediydi Napolyon: “Türkle yenilemez” idi. Yenilmeyecektik çünkü yenmek zorundaydık. Yenilsek, Türk: Bir tükürük gibi kalacaktı yolun kenarında. Bu olamazdı. Ancak, çatlaklar da büyüyordu. Hem tavanda, hem de vatanda. Tavandaki çatlaklar boğacak gibi oldu Hasan’ı. Yataylıklarından kurtulup, ip gibi sallanıyordular yatakhanenin ortasına. Sankiyse, tüm vatanperverleri asacaktılar. Ah be tavanlar! Topunuz, birgün taban olasınız! Olasınız da, sizlerin çiğneye çiğneye geçelim o gün üzrelerinizden. Aynen birgün düşmana yapacağımız gibi. Çatlaklar sarkmayı sürdüre dursun, şu an Antep’de 3 kişi asıldı. Trabzon’da 5 kişi. 2 köy basıldı Mersin’de. 4 köy yakıldı Aydın’da. Kerkük’de 10 kişi kurşuna dizildi. Ve Istanbul’da 40 kişi öldü açlıktan. Çatlaklar sarkmayı sürdüre dursun, bir Ermeni tarafından ırzına geçilen Vanlı Emine, doğurdu ilk çocuğunu 15 yaşında. Adını: Murat koydu. Babasının kim olduğu söylenmeyecek. Kin beslemesin diye. Bizim töremizde yoktur bu. Bitlis’de ırzına geçilen başka bir Emine, ölü doğurdu çocuğunu. Ölü doğururken, kendi de öldü garibim. Bu, gün gelip, Avrupa’lara denmeyecek. Duygu sömürüsü ve yalan yoktur bizde. Ve çatlaklar sarkmayı sürdüre dursun, yurdun değişik yörelerinde halk toplantılar yapmaya başlamıştılar. Balıkesir’de, İzmir, Urfa, Elazığ, Diyarbakır, Edirne ve Istanbul’da. İnsanlar, bir şeyler mi diyordular? Elbet. Kim dediklerini anlayacak, o an, O anlayan kurtaracaktı vatanı. Acaba kimdi O?

Şu an, yıl şimdi olmasa da, örneğin 1928 olsa ya da 38, ya da 48; bu ara da, neden 1938 derken düğümlendi boğazım? Neyse, herhal bir kuruntudur. Dediğime geri dönersem: Yıl 1928 olsa. Vatan kurtulmuş örneğin. Bir kolumda Suzan, diğerinde doğacak çocuğum yürüyoruz Üsküp’de. Bak, Üsküp derken de düğümlendi boğazım. Tövbe, tövbe... Nedendir, Sağdıç? Neyse, yıl 1928... Suzan, çocuk ve ben yürüyoruz. Hadi, Üsküp yerine Istanbul olsun. Yürüyoruz Boğaz kenarında. Yalnızca biz ve milletimiz var. Ne İngiliz zırhlısı, ne de o zırhı parlatan işbirlikçiler kalmış vatanda. Hepsi gerisin geri hakettikleri yerlere gönderilmiş. İçremize aldığımız her solukta, özgür bir yurdun özgür yurttaşlarının soluğunu duyuyoruz. Sonra bir yağmur başlıyor. Bizim yağmurumuz. Camilerin, han ve hamamların kurşun çatılarına daktilolar gibi değiyor: Bizim yağmurumuz. Sonra birden güneş. Bizim güneşimiz. Islak saçlı kızlarımızın sarı saçlı şemsiyesi: Bizim güneşimiz. Ne güzel şimdi böyle düşünmek. Şu anda. Dışrada düşman yılan gibi dolanır dolaşırken. Bizim yağmurumuzda ıslanıp, bizim güneşimizde ısınırken: Güzel oluyor, şimdiden, özgür bir 1928 yılını düşünmek. Ancak, şimdi zift ve zamk gibi 1918 yılı bir. Allah kahretsin bu yılı, Sağdıç! Allah, bir daha bu yılı bize göstermesin.

“İnşallah, amin.”

Bir kuru ‘Amin’ çok kereler yetmiyor be, Sağdıç. Bu millet kaç kez ‘Amin!’ dedi kaç şeylere. Ne yazık ki, çoğu kendileri gibi toprak oldu o ‘Amin’lerin. Ancak, şu an, değişik bir şey hissediyordu Hasan. Tavandan sarkan o çatlak ipler, urgan gibi değil de, göğe yükselen birer merdivenlere dönmüştüler sankiyse. Tutup o iplerden birini, ta göğün en göğüne dek tırmanabilirdi. Tırmanabilirdi bütün bir milletini de sırtına alarak. Öyle tutulmaz ve güçlü duyuyordu kendini Hasan. Bundan sonra hep duyacaktı da...

Hasan, hala tavana bakıyordu. Baka baka ters dönmüştü Hasan. Tavan, taban olmuştu sonunda. Yani, Hasan artık tabana bakıyordu. Tabana bakmak: Türk’ün son yüzyıldır yaptığı da bu değil miydi, değil midir, Sağdıç? Ancak, şu an, Hasan, tavandan tabana bakıyordu. Bir zamanlar atalarının yaptığı gibi yani. O zamanlar tavan: Osmanlı, taban: Dünya idi. Ancak bir kum saati gibi devran ters dönmüştü bir an. Taban, tavan olmuştu. Belkiyse, şimdi, ters dönen kum saatinin son tanesini yaşıyoruz. Birazdan bir el yine saati ters çevirecek. Bu kesin. Bu el kim olacak? ‘Uzayan kol bizden olsun’ derler. Bu el de bizden olsun. Zaten olacak! Nereden mi biliyorum, Sağdıç? Tarih, tersini kanıtlayamamıştır da, ondan. Hasan, tabana bakıyordu. Birden, yataktan kalktığını düşledi. Tavanda yürüyordu Hasan. Çatlaklara düşmemeye çalışıyordu. Zaten bazı çatlaklar da havaya dikik duruyordular. Hasan, tavan da yürüyerek, yatakhaneden çıktı. Koridor boyunca ilerliyordu. Koridor, ters de olsa, düz de olsa aynı koridordu işte: Tıpkı yaşam gibi. Neyse... Koridoru bitirip, okulun çıkış kapısına doğru yöneldi. Merdivenlere baka baka, indi bu kez merdivenleri. Ve kapı... Açtı kapıyı. Ve başka bir kapı: Istanbul. Bir de baktı ki: Bir tek Istanbul ters değil. Istanbul’ a da bu yakışırdı. Çıktı kapıdan Hasan. Yürüdü boyunca Boğaz’ın. İnsanları gördü. Aç ve tutsak insanları. İnsanların Türk olanlarını. Tersinden baksa da Hasan, tutsaklık ve açlık, aynı Istanbul gibi, terslik tanımıyordular. Onlar da düzdüler. Yine aç açtı, tutsak da tutsak. Şimdi ne olacaktı? Hasan yürümeyi sürdürdü. Düşmanı gördü yeniden. Birkaçı yanından geçti. Ses çıkartamadı bile sinirden. Yumruklarını sıktı. Sıkınca birden bozlandı gök. Meğer sıkarken yumruğunu, yağmur bulutunu da sıkmış yanlışlıkla. Yanındaki buluttan yağmurlar yağmaya başladılar. Bir fıskiye denli tersti yağmurların dökülüşü. Sonra, yağmur bulutu bir köpek gibi koşa koşa SultanAhmet’in oraya gitti. Bu yağmurun sahibi, belkiyse, SultanAhmet idi. Bozlanan gök yeniden mavilendi. Yürümeyi sürdürdü Hasan. Bir minareye takılmayım derken, düştü yere. Kalktı. Düşman geçiyordu yanından, Istanbullu geçiyordu. Boğaz’daki zırhlılar yine aynı makamda duruyordular. Kavak ağaçlarının saçlarını okşuyordu Hasan. Zıplayıp denize değmeye, Boğaz’a değmeye çalışıyordu. Çalışıyordu ki, birden, Suzan’ı gördü. Görünce de yıkıldı. Çünkü Suzan da, aynı Istanbul gibi, ters değildi. Zıplayıp dokunmak istedi, yapamadı. Bağırdı, sesi gitmedi. O an, içresine kötü bir çizik atıldı sankiyse. Ve o an, tavanda yürüdüğünü düşünmeyi bıraktı. Eskisi gibi tavana bakmayı yeğledi. Yeniden yatağındaydı Hasan. Ve Hasan, hala tavana bakıyordu ve gün olmuştu çoktan akşam.

Akşam: Bir çok duygunun annesi. Ve hüznün dayanılmaz ve bitmez dadısı. Hasan, ‘Neden Suzan’ı ters gördüğünü’ düşünüyordu. Birden birkaç dize yuvarlandı içresine, şöyle ki:

Hüzünler bana anne diyor

anne mi o da ne

Ben en son bir bıçaklara anne demiştim

o bıçaklar da beni sevmemiştiler hiç

O günden beri benimçin anne

beni sevmeyen kadınlardır hep.

İçlenmişti Hasan. Kendi annesi olmadığından, hüzünlerin annesi olmuştu artık. Ve akşamları daha iyi anlıyordu bu yokluğu. Gündüzleri tek başına yaşayabilir insan. Ancak akşam ve gece için aynısı sözkonusu değil. Akşam bir tahtarevalli gibi. Bir yana oturunca, boşluk: En acı yanıyla bir dolunay gibi karşına dikiliveriyor. Karşında bir tabut gibi yükselen: Yokluk. Ve oturduğumuz yerden kalksak bile, inmiyor o boşluk. Hasan, hala tavana bakıyordu. Ve o boşluk inmiyordu gözünün önünden. O boşluk ki: Akşam ve anne. Şimdi bir de, Suzan vardı tabi. İçresine cidden oturmuştu, Suzan’ı o ters görmesi. İçresi sinirden kıvranıyordu. Sankiyse, açmış gibi içresi kazınıyordu. 3 tane ‘içresi’ dedim peşisıra. Bunca dedikten sonra, pek içresi kalmamıştı Hasan’ın. Yalnızca kendisi kalmıştı. Dayanamıyordu. Kalktı yataktan. Hızla sokağa attı kendini. Farkında değilmiş, meğer hızlı bir yağmurlar almış Istanbul’u; Hasan düşünür ve bakarken tavana. Nasıl olduğunu anlamadan, içresindeki ateş-i Suzan’la denk, soluğu Aşiyan’da aldı. Baktı köşklere. Suzan’ın dediğini anımsadı: Saçaklı köşk. Baktı. En saçaklı köşke doğru yöneldi. Serseri mermiler gibi ilerliyordu. Düşünmeden çaldı kapıyı. Yalnızca 1 kez. Açıldı kapı. Karşısında birden gördü Suzan’ı. Suzan şaşırmıştı. Hasan, kapıyı Suzan’ın açacağından öyle emindi ki: Şaşırmak için vakit bile harcamamıştı. Hemen bir “Hayırlı akşamlar.” dedi. Suzan susakalmıştı. O an, bir hayaleti beklemediği gibi beklemiyordu Hasan’ı. Hasan, sessizlikten yararlanıp: “Suzan Ha...” diyecekken tam, Suzan attı şaşkınlığını; ancak, yine de şaşkın olarak girdi söze:

“Fakat... Siz?”

“Evet... Ben.”

Suzan, o an, Hasan’ı süzdü tepeden tırnağa ve:

“Bu yağmurda... Böyle... Islanmadan, çamurlanmadan nasıl geldiniz?”

“Uçarak, Suzan Hanım. Uçarak geldim.”

Ben de uçarak, konuşmayı burada bitireyim, Sağdıç. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe