11.08.2008/Sayı:199
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Eser Özaltındere

Cumhurbaşkanı Talat’ın dayanılmaz teslimiyetçiliği (2)
Talat’ın gerçek misyonu

Mehmet Ali Talat - Tayyip ErdoğanKurucu Devlet kandırmacası

Ancak Rumların bilerek öyle yorumladıkları gibi Kurucu Devlet, “Eyalet” anlamında değerlendirildiğinde tek egemenlikten bahsetmek mümkün olabilir ki, o zaman da iki toplum kavramı kullanılsa dahi, Türk Toplumu’nun yaşadığı “Eyalet”in self determinasyon hakkı olmayabilir. Çünkü bu iki toplum; ayrı ayrı iki halk değil de tek bir halkın iki parçası olarak görülebilir. Nitekim Hristofyas; “Tek halk, tek ekonomi ve tek vatandaşlık”tan bahsediyor. Öte yandan, diğer bir açıdan bakıldığında; eyalet olarak statülendirilip tek egemenliğin sahibi üniter devlete tâbi olunması durumunda, toplum değil de dili, dini, etnik kökeni farklı ve eşit bir halk ol-arak görülerek self determinasyon hakkının elde edilebilmesinin söz konusu olabileceği ileri sürülebilir. Fakat, bu da kolay bir iş değildir. Başka bir ifade ile Rum, Kıbrıslı Türk’e; tek egemenliği kabul etmiş bir eyaletken, kendi kaderini belirleme hakkı olan ayrı ve eşit bir halk statüsünü hayatta vermez. Verse de zaten, Kıbrıs Türk Halkı bu hakkı kullandığında, ilk bölümde de örneklendiği gibi devletinden olmuş, tutunacak dalı kalmamış, Türkiye’den kopmuş ve on yıllardır tüm zorluklara karşın elde ettiği tüm kazanımlarını kaybetmiş zavallı bir halk olarak çaresizliğe itilmiş ve yapayalnız kalmış bir durumda bulunacaktır. Peki, yine böyle bir hak verildiğinde ve Rum bu hakkın kullanılmasında zorluk çıkardığında, yani kendi kaderini belirleme hakkı çerçevesinde “Devletten ayrılma” talebine rest çektiğinde ya da 1963’te olduğu gibi Türkleri devletten kovduğunda Kıbrıslı Türk’ün haklarını kim koruyacaktır? Türkiye ve TSK koruyamaz. Çünkü, tek egemenlik ve tek devletlilikle AB’ye üye olan ve toprakları AB toprağı sayılan “Birleşik Kıbrıs”ta Türkiye’nin garantörlük hakları ortadan kalkacağı veya sembolik olacağı için TSK nın müdahalesi de söz konusu olamayacaktır. Nitekim, Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyani de gelmek istedikleri noktayı açıkça ilan etmiştir; “Kıbrıs’ta, artık Garantörlük Antlaşmalarına gerek kalmamıştır. Tüm sorunlar AB Hukuku ve İnsan Hakları çerçevesinde çözülecektir….”

AB’ye güvenmek ne kadar doğru?

Dolayısıyla, Türkiye devreden çıkınca geriye bir tek AB’ye güvenmek kalmaktadır ki, sömürgeci AB’nin “ne mal” olduğu da şimdiye kadar verdiği sözlerin hiç birisini tutmamasıyla test edilmiştir. AB’yi bir kurtarıcı olarak görmek ve Kıbrıs Türk toplumunun geleceğini bu sömürgecilerin insafına bırakmak son derece risklidir.

Diğer taraftan ise, ister “Eyalet”, ister “Kurucu Devlet” olarak tanımlansın, eğer bu oluşumun AB iç hukukuna göre “istisnai” olması gereken durumu “Birincil Hukuk” olarak kabul edilip bu istisnai durum, her iki tarafın belirleyeceği bir süreye kadar AB Hukuku tarafından garanti altına alınmazsa, bu iki devletlilikte bir işe yaramayacak ve iki toplumluluk, iki kesimlilik gibi ayrımlar AB nezdinde açılacak davalarla AB müktesabatına aykırı olduğu için ortadan kaldırılacaktır. Zaten “Birincil Hukuk” ilan edilmesi tehlikesini ortadan kaldırmak için Hristofyas ve Papadopulos’un ortaklık anlaşmasında bu hususa yer verilmiş ve ilke anlaşmasına varılmıştır.

Kısacası, nereden bakılırsa bakılsın sorun çok çetrefillidir ve tek egemenlik kavramı her şeyi berbat etmektedir. Teori ve pratikte büyük boşluklar bulunmaktadır. Bu kadar büyük belirsizlik ve boşlukların bulunduğu anlaşmalar, yüzde yüz Kıbrıs Türk Halkı’nın ve Türkiye’nin aleyhine olacaktır.

Görüldüğü gibi Talat’ın izlediği dış politika sayesinde bütün diplomatik kavramlar ve terimler arap saçına dönmüştür. Esasında bu özellikle yapılıyor. O karambolde ve kaşla göz arasında teslimat işi çok daha kolay olsun isteniyor. Bu toz duman içerisinde atılan imzalarla dört bir tarafından kıstırılan halkın bu ketenpere tezgahına uyanmaması sağlanmaya çalışılıyor. Baksanıza, Talat’ın basın sözcüsü Hasan Erçakıca ne diyor; “Kurulacak Yeni Devlet’te, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nden ve KKTC’den bazı unsurlar bulunacak.” Gelin de çözün bu bilmeceyi!... Bilerek oluşturulan bu kavram kargaşasını ve belirsizliği hem Türkiye’deki hem de KKTC’deki teslimiyetçi komprador basın bilerek daha da körüklüyor. Nitekim, yukarıda örneğini verdiğimiz kraldan çok kralcı gazeteci de Talat’ı aklamak adına mantıklıymış gibi görünen bazı söylemler sarf ediyor ama, konu daha derinlemesine ve uygun kavramlarla irdelendiğinde hiçte onun anlattıkları kadar iyimser bir görüntü vermiyor.

Talat-Denktaş farkı

Oysa, Denktaş zamanında tüm dış politikayla ilgili kurumlar uzun yıllara yayılan müzakerelerde ciddi bir devlet anlayışıyla uluslararası teamüllere, standart kavramlara, anlaşmalara ve terimlere dayanarak mükemmel bir bütünlük içerisinde diplomasi üretirken ve bunların meyveleri alınmaya başlanmışken,tüm sömürgeci güçler devreye girerek sistemin, kuş yumurtası Talat önderliğinde büyük bir karmaşayla yoğrulmasını ve sömürgeci çıkarlarına hizmet eden bir kıvama gelmesini sağladılar. Örneğin, Denktaş zamanında mal-mülk sorunu netliği olan bir çözüm noktasına ulaşmıştı. Sanıyorum Kipriyanu ile vardıkları anlaşmada Rum tarafında kalan Türk mallarıyla, Türk tarafında kalan Rum mallarının topyekün bir bilançosu çıkarılacak ve kim kime ne kadar borçluysa bu toptan ödenecekti. En kolay ve sorunsuz çözüm buydu. Ama, işleri karıştırmak isteyenler bu çözüm yolundan rahatsız oldular ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin devreye girmesini sağlayarak tam bir karmaşa ve çözümsüzlük yarattılar. Arkasından da iç hukuk masalıyla “Mal Tanzim Komisyonu” oluşturuldu. Ancak mal-mülk konusunda bir arpa boyu mesafe kat edilemedi. Hatta karışıklık daha da arttı. Çözüm de çözüm diye tutturanlar, işleri daha da karmaşıklaştırarak ve çorbaya çevirerek çözümsüzlüğü daha da kemikleştirdiler.

Talat, bu süreçten çıkamaz. Çünkü bu süreç, bir noktada tıkanmak zorundadır. Eğer o tıkanıklılığı, her zaman yaptığı gibi hiç kimseyi ve kurumu dikkate almadan sömürgeci güçlerin talimatları doğrultusunda kendi ideolojisi ve yöntemleriyle açmaya kalkarsa onun son hamlesini yapması söz konusu olabilir. Eğer bu hamleye izin verilirse, bu Kıbrıs Türk Halkının kayıtsız şartsız Rum’a azınlık ve köle olarak yamandığı yok oluş noktasına taşınır ki, bunun bir daha geri dönüşü olmaz. O yüzden Talat, çok yakından izlenmeli ve hiçbir şekilde son hamlesini yapmasına izin verilmemelidir. Ya da Talat, aşamayacağı engellerle karşılaştığında durmak zorunda kalabilir. İşte o kırmızı hat ise, Talat’ın Denktaş karşısındaki iflasının ilanı olacaktır. Çünkü Denktaş, büyük bir lidere yakışan öngörüsüyle Rumların Enosis niyetlerini ve uzlaşmaz tutumlarını önceden görmüş ve politikasını buna göre yapılandırmıştı.O yüzden her önüne gelen anlaşmaya imza atmamış, Kıbrıs Türk Halkının en küçük hakkına dahi sahip çıkmış ve böylelikle halkının geleceğini riske etmemişti. Oysa teslimatçı Talat, bunun böyle olmadığını, uzlaşmaz ve çözüme karşı olanın Denktaş olduğunu iddia etmiş, çözümsüzlükten Rumları sorumlu tutmamış ve kendisinin çözümü gerçekleştirebileceğini ileri sürmüştü. Bu gelişmeler bağlamında ise, içi kof çözüm kandırmacasının arkasına saklanarak karşısına çıkarılan her anlaşmayı imzalamıştı. Eğer süreç tıkanırsa, sadece Denktaş haklı çıkmakla kalmayacak, Kıbrıs Türk Halkı aynı zamanda, gelecek yıllardaki müzakerelerde Talat’ın altına imza koyduğu anlaşmalar nedeniyle ipotek altına girmiş olmasından dolayı büyük zorluklarla karşılaşacaktır. Çünkü, Talat’ın imzaladığı başta tek egemenlik, tek yurttaşlık ve tek temsiliyet olmak üzere bütün anlaşmalar, BM kararları haline geldiğinden dolayı, bundan sonraki tüm müzakereler de KKTC’nin karşısına birer engel olarak çıkarılacaktır.

Talat’ın gerçek misyonu

Talat çok acele ediyor çünkü; komprador sol ideolojisinden kaynaklanan, Kıbrıs gerçeğine uymayan, “Halkların kardeşliği” sloganına körü körüne bağlı kalan ve tüm dokularına işlemiş “Birleşik Kıbrıs” adı altındaki Kıbrıs Türkü’nü Rum’a köle etme idealini bir an önce saplantılı bir şekilde hayata geçirmeye bakıyor. Bakın!Eşi bile; “Talat, Birleşik Kıbrıs hedefini gerçekleştirmeden makamını bırakmaz” diyor. Talat, CTP’nin balonunun patladığını ve halk nezdindeki inandırıcılığının yok olduğunu görüyor. O yüzden de sömürgecilerin çıkarları doğrultusunda her anlaşmaya alel acele imza atarak, Kıbrıs Türkü’nü köleleştirme operasyonunu bir daha geri dönülemeyecek noktalara taşımak istiyor. Böylelikle; “Bu imzalarla, kelepçelere öyle bir kilit atayım ki, bir daha o kilitleri açmaya hiçbir iktidarın gücü yetmesin” demeye getiriyor. Nitekim, Rum Dışişleri eski Bakanı Rolandis, Hristofyas’a hitaben; “Ne alacaksak şimdi almalıyız,Talat bir daha seçilemeyecek” diyerek ellerini çabuk tutmalarını öneriyor ve kendi devletinin tanınmasını istemeyen dünyadaki tek Cumhurbaşkanı örneği olan Talat’ın gerçek misyonunun ne olduğunu da kuşku götürmez bir şekilde ortaya koymuş oluyor.

Talat AKP’den güç alıyor

Kısacası, teslimiyetçi ve teslimatçı Talat, her türlü şartta Kıbrıs Türk Halkına onarılmaz boyutlarda zarar veren bir garâbet olarak anılacaktır.

Bugün Kıbrıs’ta halkın büyük bir çoğunluğu bütün bu olan bitenden tek başına kendilerini ve Talat’ı sorumlu tutmuyorlar. KKTC’deki hiçbir politikacının özellikle dış politika konusunda kendi başına hareket edemeyeceğini ve muhakkak surette Türkiye’nin yönlendirmeleri doğrultusundaki politikalar çerçevesinde icraatlarda bulunabileceğini ileri sürüyorlar. Kısacası, bütün olumsuzlukların gerçek mimarının AKP hükümeti olduğunu ima ediyorlar. Haksız da değiller. Nitekim, 25 Temmuz’daki Hristofyas-Talat 4. görüşmesinde tek egemenlik çerçevesinde alınan “Kapsamlı görüşmelere başlama” kararını sömürgeciler ABD ve AB ile birlikte Türkiye Dışişleri de memnuniyetle karşılayarak AKP’nin dış politikasının kimlere hizmet ettiğini çok güzel bir şekilde ortaya koymuştur. Rauf Denktaş’ın da dediği gibi; “Talat’a cesaret veren AKP Hükümetidir.”

Bugünkü noktada her iki tarafta uygulanan teslimiyetçi dış politikalar, Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC’nin varlığını tehlikeye atar noktaya gelmiş durumdadır. İlgililere saygı ile duyurulur….



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe