| Tuğrul Çelik |
Ergenekon iddianamesinin ekleri de kamuoyuna sunuldu
İddianameyle yatıp kalkanlar İddianame yola devam ediyor… İddianameyi incelemeye koyulanlar tam “iddianame bitti” derlerken ek belge klasörleri ortaya çıktı. Hem de içindeki her şeyle. Yaklaşık 2500 sayfalık Ergenekon iddianamesinin tamamen belli bir amaca hizmet etmek üzere hazırlandığı gün geçtikçe daha net ortaya çıkıyor. Geçen hafta TÜRKSOLU’ndaki değerlendirmemizde bunun birkaç örneği verilmişti. İddianameye bakınca savcının olaylara bakış açısın “ben yazdım oldu” şeklinde olduğu çok açık. Öyle ki, ortaya attığı iddiaları destekleyecek kanıtının olmamasını bile kanıt olarak değerlendiriyor. Öte yandan bulunabilen kanıtlar da o kadar zorlama ki, insanın inanası gelmiyor. Savcımız elindeki malzemeye bakıp bundan ne çıkarabilirim deyip sıvamış kolları ve “güldürürken düşündüren” misali kanıtlar ortaya çıkmış. Bakıyorsunuz, okuyorsunuz ve gülüyorsunuz ama bir yandan da faşist bakış açısının ya da faşist temenninin sınırlarının gerçek dışılığının hangi noktalara kadar uzanabildiğini de görüp düşünüyorsunuz. Daha açıklanmadan önce, içeriği ile ilgili olarak çokça haber yapılan iddianame açıklandıktan sonra da basına gün doğdu. 2500 sayfalık yeni malzemeyi alan yazar takımı alıyor eline makası ve başlıyor iddianameden parçalar seçmeye. Tam bir “bozdur bozdur harca” olayı. Kürt-İslamcı basın için Orduya, Cumhuriyete, Atatürk’e saldırma aracı olan iddianameden, hemen hemen hepsi farklı bir parçayı alıp sunuyor önümüze. Şimdi de yeni bir aşamaya gelindi. İddianamenin ek klasörleri de artık önümüzde. Bunun yeni bir süreci başlatacağını da şimdiden söyleyebiliriz. İddianameyi incelemekle meşgul olanlara, incelenmesi iddianamenin kendisinden daha zor olan bin bilgi yumağı daha eklenmiş durumda. Bilgi yumağından kastımız klasör içeriklerinin bir kısmının da davayla ilgisi olmayan belgeler olduğu ortaya çıkması. Hiçbir ayrıştırmaya gerek duyulmadan toplanan belgelere bakınca bu sürecin 12 Mart ve 12 Eylül’ün yöntemleriyle ne kadar benzerlik taşıdığı geliyor hemen akla. Baskınlar, el koyup götürülen, toplanan kitaplar… Faşizmin çok da yaratıcı olmadığını, kendini tekrarladığını daha önce de söylemiştik. Yanılmadığımız yine ortada. Şimdi Kürt-İslam faşizminin hukuku ancak bu kadar olur dedirtecek iddianamenin ek klasörlerinden çıkanlara göz atalım. Bilelim ki faşistin belirgin özelliğidir gerçeklikten kopuk oluşu. Onun için tek gerçeklik kafasındaki gerçekliktir. Burada da Ergenekon’dur, onunla tasfiye etmek istediği güçlerdir ve varmak istediği hedeftir. Onu da kendisi değil Amerika seçmiştir. İddianamede Ergenekon’u 600 yıllık efsanevi Agarta’ya bağlayan savcının, dava ile ilgili olarak nitelendirip ek klasöre alarak sunduğu belgelerden bazıları: Ergenekon’un “azılının azılısının azılısı işkenceci”leri Ek delil klasörlerinden 404 no’lu klasörü açanların göreceği bir belge Ergenekon vahşetini(!) ortaya koyuyor. İşte belgenin başlığı: “İnsanlık tarihinin en büyük vahşetini 7,5 yıldan bu yana aldıkları 41 trilyon dolar karşılığı tamamen suçsuz bir insana karşı Türk hükümeti ve MİT müsteşarı adına uygulayan ve uygulatan Rus hükümeti ile işbirliği yapanların listesi ve aldıkları vahşet ücretleri.” İnsanlık tarihinin en büyük vahşeti denildiğine göre Amerika’nın Kızılderililere yaptığı katliamdan daha dehşet verici bir durumla karşı karşıyayız Savcıya göre. Bu vahşet nasıl yapılmış? Klasörde diş kıranlar ile ilgili bir kısım da varmış. Kim kaç diş kırmış diye karşısında yazıyormuş. Peki işin en önemli tarafı bu vahşetin mimarları kimler? Belgede adı geçen 1343 isim var. Zaten bu büyük vahşeti ancak kalabalık bir ekip yapabilir. İşkencecilerin kategorileri de var belgede. İşkencedeki hünerlerine göre, azılı ve azılının azılısının azılısı gibi derecelerden bahsediliyormuş. Siyaset, iş dünyası ve sanat çevresinden bu işkence uzmanlarının(!), “Ölüm işkencesine ve vahşetine katılan MİT’çi sanatçılar”ın başında da Fatih Ürek geliyormuş, “yılan dansı” işkence yöntemiyle. Vay be diyoruz Savcı beye.
Agarta’dan Ergenekon’a çıkan yol fayansçıdan geçiyor Ergenekon iddianamesinde kanıt olarak Agarta tarikatı, Türk-Ortodoks Patrikhanesi ve sanıkların katıldığı kilise toplantıları ilişkilendirilip, gündeme getirilmişti hatırlanırsa. Şimdi de bunlara ek olarak, ek klasörlerde ortaya çıkan belgelere göre Amerika merkezli ve patrikhaneyle de ilişkili olan Scientology tarikatının Ergenekon’la ilişkilerinde yeni bir detay yakalanmış Savcı tarafından. Ergenekon sanıklarından İhsan Göktaş, Scientology tarikatının Türkiye temsilcisiymiş. Göktaş’ın telefonlarının dinlenmesiyle elde edilen kanıtlara göre Ergenekon onunla hep fayansçı, halı dükkânı ve oto galerisinde görüşüyormuş. Savcı yakında iddianamede daha önce belirttiği Agarta’ya açılan kapılardan biri olarak buluşulan fayansçıdaki özel bir fayansın altını gösterebilir. Çünkü iddianame ve ek delil içerdiği söylenen ek klasörlere bakınca savcının bunu diyebilecek çapta olduğunu görebiliyoruz. Ya da ancak bunu diyebilecek çapta. Sağlık çalışanları da Ergenekoncu Geçen haftaki sayımızda iddianameyi değerlendiren “Ergenekon iddianamesi: Kürt-İslam hukukunun faşist yüzü” başlıklı yazımızda, Ergenekon savcısının ele geçirilen belgelerdeki yazım benzerliklerine dikkat çekmek için verdiği “Yazı metinlerinin giriş gelişme ve sonuç bölümü şeklinde belirli bir akademik sıralamada yazıldığı” komik örneğinden sonra ironi yaparak “Öyleyse bütün Türkçe öğretmenleri Ergenekoncu” demiştik. Operasyonda ele geçirilen bir belgeye göre, olası telefon dinlemelere karşı Ergenekoncular bir taktik geliştirmiş ve alternatif bir konuşma tarzı yaratmışlar. Ortaya çıkartılan “Paralel Konuşma Kılavuzu” notuna dayanarak şöyle bir sistem geliştirildiği öne sürülüyor. Polis dinlemesine karşı sağlık ile ilgili terimlerin seçildiği kodlar üzerinden ve kişilerin gerçek adları yerine kod adları kullanılarak yapılıyormuş tüm konuşmalar. Kod adıyla yapılan konuşmaları dinleyenler bir röntgen cihazının Türkiye’ye getirilmesini ve pazarlanması üzerine bir diyalog dinleyeceklerdi sadece. Kılavuzda Genelkurmay’dan, Sağlık Bakanlığı, MİT’ten tabipler odası, silahtan cihaz, askerden doktor, istihbarat görevlisinden hemşire, politikacıdan hasta, gizli servisten de ilaç firması şeklinde bahsediliyor. Savcının ek klasördeki bu belgelere dayanarak ortaya sürdüğü kanıtlardan yola çıkılarak tüm sağlık çalışanlarının yaptıkları herhangi bir iş görüşmesinden dolayı Ergenekoncu ilan edilmeleri olası. Bu faşizm ortamında, bu savcıyla olur mu olur. Faşizmin hukuku özel hayatın gizliliğini ortadan kaldırıyor Faşizmin halk ve vatan düşmanlığını daha önce de ortaya koymuştuk. Faşizmin bakış açısıyla hazırlanan Ergenekon iddianamesinin de Kürt-İslam hukukunun tescilli bir belgesi olarak halk düşmanı yönünü ortaya koymak gerekiyor. Faşizmin ürünü her şey halka düşmandır. Bunun ilk sınama noktası özel hayatın gizliliği konusu. İddianameden sonra eklerinin de kamuoyuna sunulmasıyla artık her isteyenin internetten buna ulaşması çok kolay. Ek klasör içeriğinden 297 no’lu delil klasörü binlerce insana ait binlerce özel bilgi içeriyor. Savcı Zekeriya Öz’ün yürüttüğü Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınanlara ait telefon görüşmeleri, telefon kayıtlarını ve kayıtlı telefon numaraları delil klasörlerine dahil edildi. Tek telefondan bile yüzlerce telefon numarası olduğu varsayılırsa mevcut kişisel telefon numaralarının sayısı epey kabarık hale geliyor. Numaraların bu kadar çok sayıda olması aşağı yukarı bu numaraların sahiplerinin sayısının da epey kabarık olduğunu ortaya koyuyor. Delil klasörlerinde adı geçen ve numaraları başta olmak üzere çeşitli kişisel bilgileri ortaya çıkarılıp deşifre edilenlerin sadece Ergenekon soruşturmasının sanıkları olmaması da işin daha vahim yönü. Yani soruşturma süresince ne tanık ne de sanık olmuş bir sürü insana ait kişisel bilgiler de tanıkların ya da sanıklarınmış gibi deşifre edilip kamuoyuna, gözler önüne sürülmüş oldu. Birçok kişi aslında farkında bile olmadan soruşturmanın sanığıymış gibi değerlendiriliyor. Soruşturmayla hiçbir ilişkisi olmayan mahalledeki sütçüden taksi şoförüne, aile üyelerinden arkadaşlara, akrabalardan iş arkadaşlarına kadar ne kadar telefon kayıtlıysa o kadar kişi afişe edildi. İddianamede geçen suça ait deliller dışında olanların da dosyaya koyulmuş olması, iddianameye kaydedilmesi, soruşturmayla hiç ilgisi olmadan deşifre edilmiş olması hukuka aykırı bir anlayışın, aslında hukuksuzluğun bir örneği olmakla birlikte, Kürt-İslam faşizminin hukukunun bir örneği olarak karşımızda. Faşistin hukuk gibi bir derdi olmadığı için, mağdur olan halkı düşünmek gibi bir derdi olmadığı için böyle bir iddianame, böyle bir soruşturmayı izliyoruz hep birlikte. TÜRKSOLU’nda daha önce, Ergenekon’la esas hedefin Türk Ordusu, Atatürk ve Cumhuriyet olduğunu belirmiş ve şöyle demiştik: “Eğer Ergenekon’da hedef suçlular olsaydı bugün suçluları tartışırdık, ama Türk Ordusu’nu ve Atatürk’ü tartışıyoruz.” Burada da Faşizmin bakış açısı aynı. Temelde de hiç değişmiyor zaten. Dünyada da öyle değil mi? Hitler’in, Mussolini’nin, Franko’nun Avrupa’da yaşattığının aynını; Şili’de Pinochet yaşatmadı mı Şili halkına? Dönelim tekrar iddianameye. Faşizmin Ergenekon’la birlikte yürüdüğü hedefine varırken yolda çok da düşündüğünü zannetmeyelim. Kim suçlu, kim suçsuz; iddianame hukuki mi değil mi, belgeler sahte mi değil mi gibi bir derdi yoktur faşizmin. Yola devam etmek için yürümesi gerekir ve karşısına kimse çıkmasın diye de böyle yürümeyi seçer. En büyük kanıtı kendisinin haklı olmasıdır. Savcı bunun en iyi örneği değil mi? Yürümesi için korku vermesi gerekir. Ondan korkmazlarsa karşısına çıkarlar ve durdururlar onu. Korku vermek için de insanların üzerine gider, susturmaya çalışır. Şimdi etrafımıza bakalım. “Konuşmayalım yoksa dinleniriz.” “Baksana şifreli konuşanları bile dinliyorlarmış, konuşmayalım o zaman.” “Mitinglere gitmeyelim fotoğrafımızı çekerler.”… gibi fısıldaşıyorlardır belki insanlar. Yukarıda susturmaya çalışma konusu gerçek anlamda bir susturmaya, sessiz kalmaya neden oluyor. Faşizm insanların özel hayatlarına da egemen olmaya çalışıyor. Müdahale ediyor ve bunu hukukuyla yapıyor. Kürt-İslam faşizminin silah olarak kullandığı hukukuyla. İddianamede yapılan, tam anlamıyla soruşturmayla alakası olmayıp, bilgileri açıklananların kişilik haklarına faşist bir saldırıdan başka bir şey değildir. Faşizm elindeki tüm imkânları seferber ediyor. İddianame olayında da elinde olanı nasıl iyi kullandığını görüyoruz. Farkında olmamız gereken de Faşizmin haksız olduğunun bilincinde olmamız. Kabullenme, uzlaşma Faşist için bir şey değiştirmez. Hukuk için de ondan hukuka saygılı olmasını beklemek saflıktan baka bir şey olmayacaktır. Faşiste “özel hayat”, diğerlerine faşizmle bir hayat İddianameyi tartışırken, Ergenekon iddianamesinin ek klasörlerde ortaya çıkan bir belge Faşist ve hukuku üzerine iyi bir örnek. Söz konusu belge Tayyip’le Büyükanıt arasında geçen bir diyalogdaki konuşmalar. Büyükanıt’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olduğu bir dönem Tayyip’le arasında geçen konuşmanın kurgusu ise söyle: Tayyip, Büyükanıt’ın kendisiyle anlaşacağı haberini almıştır. Büyükanıt Şemdinli’de iktidarın parmağı olduğunu bildiğini söyler ama bir karmaşa yaratmamak için sustuğunu belirtir. Tayyip de cevabında kendisinin konuşmasından ekonominin etkilenmeyeceğini çünkü iktidar olarak dünyanın önde gelen finans kuruluşlarından Rockefeller’le anlaştıkları cevabını verir. Büyükanıt’ın yanıtı Tayyip’in Türkiye’nin değil Rockefeller’in başbakanı olduğu şeklindedir. Bunun üzerine Tayyip Şemdinli’yi TSK’nın üzerine atar, TSK içindeki “Savaş Lord”larının işi olduğunu söyler. Büyükanıt’ın cevabı aynı olur. “Siz Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Başbakanı değilsiniz, ‘savaş lord’larının başbakanısınız.” Tayyip bunun üzerine sinirlenir ve TSK’nın da elinde olduğunu, ABD ile anlaştığını ve kimi isterse onu Genelkurmay Başkanı yapacağını söyler. Görüşmenin devamı birkaç karşılıklı atışmadan sonra Büyükanıt’ın odayı “Bu tavırlar ve yalakalıklar bir Başbakan’a yakışmıyor, bu iğrenç ortamdan çıkıyorum, toplantı bitmiştir.” diyerek terk etmesiyle son buluyor. Bu konuşmanın “Dosyadaki hayali konuşma” başlığıyla bir gazetede yayınlanması Tayyip’i rahatsız etmiş. Başbakanlıkça bir karalama senaryosu, kara propaganda olarak değerlendirildi. Görüşmenin gazetede “hayali” başlığı altında yayımlanması bile faşisti çileden çıkarmış olacak ki yine de böyle bir cevap veriyor. Başbakanlığın “Bugünkü (dün) Milliyet gazetesinde ‘hayali konuşmalar’ başlığıyla hezeyan olduğu peşinen kabul edildiği halde Sayın Başbakanımız ile Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın Yaşar Büyükanıt’ı hedef alan bir karalama senaryosunun gündeme getirilmiş olması gazetecilik ciddiyeti ve sorumluluğu ile bağdaştırılamamaktadır.” şeklindeki resmi açıklamasında da “hayali” kelimesinin yazıldığının ve gerçek olmadığının belirtilmiş olmasından bahsediliyor. Ama buna rağmen Tayyip rahatsız oluyor. Tayyip’e yapılınca onu hedef alan karalama senaryosu, kişiliğe saldırı, ama vatandaşa yapılırsa “hukuk”. İddianame için delil toplama işi. Tayyip’inki özel hayat, vatandaşınki değil. Faşiste “özel hayat”, vatandaşa “faşizmle bir hayat”… Ama şunu belirtmek lazım. Faşizm sonsuza dek sürmez. Mussolini İtalyada çok özeldi faşizmi hüküm sürerken. Ama ayaklarından asılınca ölümü daha da özel oldu.
|