| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Kapitalizm kendi yarattığı düzenin neden olduğu çevre kirlenmesine yöneltilen eleştirileri teknoloji ekseninde oluşturduğu düşünceler ve ondan kaynaklanan girişimlerle karşılama yollarını araştırdı. Önce, büyük sermaye kümelerinin her bölümü bu sınırlı tepkiye bile yanaşmıyor. Gene de, kimi uygulamaları değiştiren ve sınırlı yararları olan, yer yer ve zaman zaman, bir yaklaşımın sözü edilebilir. Ancak, bu başlangıçlar çevreyi ve küreyi kurtarmaz. Bu yazı “teknolojik önlemler” denen yolun yetersizliği üstünedir. Gerçekten, sermaye sözcülerinin bir bölümü kullanılmış kaynakları elden geçirip yeniden üretmek, çevreyi bozan maddelerden daha az zararlı olacak biçimde yararlanmak, nüfus artışını sınırlamak ve tüketimi kısmak gibi uygulama değişiklikleri önerdiler. 1997 Kyoto Sözleşmesi de havaya bırakılan gazlara sınırlar getirmek gibi bir çerçeve içinde önlemler düşünmüştür. Kimi çevreciler de bu önlemleri zorunlu, giderek yeterli bulur. ABD eski başkan yardımcılarından Al Gore bu sınırlı tavrından ötürü Nobel Barış Ödülü bile kazanmıştır. Kuşku yok ki, uygulamada iyileştirmeler başlığı altında atılacak kimi adımlar zararı azaltır ve yıkımı geciktirir. Örneğin, üretim birimlerinde kullanılan malzemeyi ve enerji türünü azaltmak yoluyla karınca kararınca bir yarar sağlanacaktır. Ayrıca, daha az zararlı teknoloji devreye sokulabilir. Karbon ve sülfür dioksit yerine güneş ve rüzgâr enerjisi kuşkusuz yeğlenmelidir. Çevrecilerin önemli bir bölümü bu son sözü edilenlerin yararı üstüne eğiliyorlar. Bilimsel eğitimde “rüzgâr mühendisliği” diye (henüz az bilinen) bir dal da gelişmektedir. Bu yöntemlerin en kötü kirlenmelerin önüne dikileceğine de kuşku yok. Günümüz üretiminde usa vurabilecek en kötü zehirleyici özdeklerin umursamadan kullanıldığı artık bilinmelidir. Bireşimli (sentetik) kimyanın içinde kanser yapan ya da bedende olağandışı sonuçlar yaratan katkı maddelerinin gitgide yaygınlaştırıldığı bir gerçektir. Petrolle bağlantılı kimya endüstrisindeki yoğrumsal (plâstik) ürünlerle tarım alanında başvurulan ilâçlar bu türdendir. Sonuçları daha şimdiden görülmekteyse de, uzun erimdeki zararları, örneğin kişi bedeninde neden olacağı beklenmedik sonuçlar konusunda hiç kimse güvenli konuşamıyor. Bu yöndeki hızlı gelişmeleri engelleyecek önlemler ivedilikle alınmalıdır. Ne var ki, büyük sermayenin kimi temsilcileri kendi dar çıkarlarından ötürü bu sınırlı önlemlere bile karşı koyuyorlar. Kendilerini çevreci olarak tanıtanlar, özellikle yakın geçmişte, nüfus artışının yarattığı doğrudan ve dolaylı sonuçlar üstünde duruyor, “aile plânlaması” öneriyorlardı. Gene de bu konuda bir ölçüde öneriler eksik olmuyor. Hemen hemen tümüyle geri ve gelişmekte olan, ayrıca çok kalabalık Üçüncü Dünya ülkeleri için gündeme geliyor. Endüstrinin emekleme aşamasında olduğu bu yörelerde çevre kirlenmesinin gereğinden çok nüfustan kaynaklandığına ilişkin bir yorum var. Bu bakış kirlenmenin sorumlusu sanki Üçüncü Dünya’ymış gibi yanlış bir değerlendirmeyi öne çıkarıyorsa da, Çin’de ve Hindistan’da doğumlar üstünde denetimi bu ülkelerin yönetimleri de ele aldılar. Hindistan Başbakanı İndira Gandhi’nin (1917-84) denetimin daha çok Müslüman yurttaşlar üstünde gerçekleştirildiğine ilişkin kuşkulardan ötürü hem 1977 seçimlerinden yenik çıktığını, hem de ülkenin lâiklik ününün zedelendiğini bu bağlamda anımsayabiliriz.
Gene Batı’nın endüstrileşmiş ülkelerindeki karar-vericiler bir tür sosyalizm uygulayan Sovyetler Birliği ile onun başını çektiği Doğu devletler kümesinin çevre sorunlarını teknolojilerinin göreceli olarak geri oluşuna bağladılar. Yani, Batı’daki gelişmiş kuramlara ve ondan doğan araç ve gereçlere sahip olsalardı, doğayı bu denli kirletmeyeceklerdi. Bu yorum da çözümü getirip eninde, sonunda teknolojiye bağlıyordu. Batı sermayeciliğinin sözcüleri kendi yörelerindeki çevre sorunlarını ne teknolojiyle, ne de artı nüfusla anlattılar. Onlara göre, oradaki neden bolluk, zenginlik ve savurganlıktı. Teknoloji başka yerlerdeki gibi ilkel olmadığından, çevreye zarar en alt düzeydeydi ve gene uygulama çerçevesinde önleyici başka önlemler de alınabilirdi. Ancak, ABD ve Batı Avrupa sahnelerinde yaşam düzeyinin yüksek oluşu doğanın sırtına fazla bir yük bindiriyordu. Bundan çıkardıkları başka bir sonuç da varlıklı kapitalist toplumların gene ileri teknolojiden yararlanarak zararı daha da aşağıya çekebilecekleriydi. Böylece, Batı sahnesinde iyileştirmeler olacaktı. Öte yandan, bu gelişimin bir ikiz kardeşi tüketimin, sermaye büyümesinin, savurganlığın ve çevrenin gene kirlenmesinin olacağıdır. Kapitalizmin teknoloji yöntemiyle çözüm sunumu bile kısır bir döngüdür. İngiliz iktisatçısı William Stanley Jevons (1835-82) kömür üretimi ve kullanımından yola çıkarak 19’uncu yüzyılın sonlarında “Kömür Sorunu” (1865) adlı kitabında şöyle bir mantık ileri sürmüştü: Kömür endüstride işe yaradığından, bu madenin bulunduğu ocaklar daha fazla işletilecek, kömür de azaldıkça azalacaktır. Azaldıkça da, ona ilişkin istek artacaktır. Ben de ekleyebilirim ki, bu durum koşulları temelden değiştirmedikçe, kömürün yerine başka bir şeyden geçse de, o kısır döngünün mutlaka sona ereceği ileri sürülemez. Avusturyalı Karl Menger ve İsviçreli Léon Wairas ile iktisatta “marjinal yarar” diye bilinen kuramın öncülerinden olan Jevons, “Siyasal İktisadın Genel Matematiksel Kuramı” ve “Altının Değerinde Önemli Bir Düşüş” başlıklı incelemelerinde, birinde matematiğin kullanımına, öbüründe de değer artışının hesaplanmasına katkılar yapmışsa da, daha çok kömür kaynaklarının tükenişine ilişkin kitabıyla iz bıraktı. Bu sonuncusuna ilişkin eleştiriler yapılabilirse de, bugün için kaynakların azalması ve teknolojinin geliştirilmesiyle bağlantılı olarak şöyle bir mantık yürütülebilir: ABD’nde petrolün azalmakta ve ederinin artmakta olduğu düşünülerek daha az yakıt tüketen yeni otomobiller üretilmişti. 1973 Arap-İsrail Savaşı sırasında OPEC üyeleri petrolün bir silâh olarak işe yarayacağından hareketle, varillerin değerini arttırmışlar, Batılı araç fabrikaları da daha az benzin tüketecek otomobiller yapımına yönelmişlerdi. Böylesine yeni teknolojinin devreye sokulmasıyla araç sayısı ve onları kullananlar artmış, böylece petrol istemi azalmamış, tam karşıtı tırmanmıştı. Buzdolaplarında da benzer teknolojik gelişmeler uygulamaya konmuş, sonuçta daha çokları ve daha büyükleri mutfakları doldurmuştur. Sermayeci düzenin doğasında durmadan büyüme, sürekli üretim ve artan kâr vardır. Tek başına parasal varlık amacı sıradan kişinin gereksinimini, sağlığını ve güvenliğini öne çıkarmaz çok gerilere iter. Sermaye gıda, giyim ve konut gibi kişi için yaşamsal olanların üretimine de yönelir, ama gerçek güdülemesi kârdır. Kâr neredeyse oraya akar. Daha fazla satışı olan, yani gelir sağlayacak olan ürün, yaşamsal bir gereksinim olmasa bile, ona yönelecektir. Gittikçe artan kâr ve sermaye birikimi bir tutkudur, düzenin kalıcılığı uğruna vazgeçilmez bir öğedir. Bunu engelleyecek her şeyi, hakça ve yasal olsalar da, aşmak doğal eğilimidir. Bu koşullarda, nüfus artışına sınırlar kürenin kimi yerlerinde bir ölçüde uygulanıyorsa da, doğum denetiminin çevre “derdine devâ” olduğu söylenemez. Tüketim de azalmıyor; ileride çevreyi kurtaracak oranda azalacağı da ileri sürülemez. Sermaye çevreleri, böylece, teknoloji kullanmayı bir çözüm gibi sunuyorlar. Kyoto Sözleşmesi de temelde bu tekellerin önerilerine uymuştur. Buna göre, gelişmiş endüstri ülkeleri çevreye zararlı gazların havaya bırakılmalarını önümüzdeki belirli yıllara değin bir oranda sınırlayacaklardır. Bu yaklaşım temel çözüm değildir. Kirlenmeyi ve doğanın son değerlendirmede elden çıkmasını biraz erteletir. Ama büyük sermaye ona bile karşı çıkmıştır. Örneğin, ABD Kyoto Sözleşmesini onaylamamış, yani uygulama aşamasına hukuken girmesini engellemiştir. Bill Clinton bile, başkanlığının son gününde gelecek iktidara (yani Beyaz Saray’a yeni geçmekte olan oğul Bush’a) onaylatmama öğüdünü vermişti. ABD Senatosunda Kyoto Sözleşmesini onaylayacak bir tek kişi bile bulunmadığı inancı yaygındır. Oysa, bu sözleşme yalnız havayuvarındaki zararlı gazların artmasını, az da olsa, engellemektedir; o kadar! Bu kadarcık önlemle kürenin kurtulması söz konusu değildir. Üstelik, sözleşmeye uyulsa bile çevre gene kirlenecek, bu kirlilik sürekli artacaktır. Sorun yalnız bir teknoloji sorunu değildir ki… Çevrenin iyileşmesine karşı dikilenlerin içinde motorlu araç yapan iş yerlerinin yöneticileri, onunla bağlantılı çelik, lâstik ve cam endüstrileri, benzin satanlar ve kullananlar, kara yolları yapımcıları ve her türlü taşıyıcılardan geçinenler gibi özel çıkar sahipleri yer almakta ve dirençlerini türlü yollardan göstermektedirler. Geçmişte çevreyi gene kapitalizmin geliştirdiği ve kömürle işleyen trenler bozmuştu, şimdi de artan ölçülerde benzinle çalışan araçlar kirletiyor. Satışa sunulan araç sayısı öylesine arttı ki, büyük kentler yakınında uydu yerleşim bölgeleri oluşturuldu, bunları anakentlere bağlayan geniş karayolları yapıldı, tren kullanımı bu oranda azalırken yeni çıkar ağları zenginleşti ve güçlendi. Büyük sermayenin egemen olduğu ülkelerde ve onların izini kollayan toplumlarda betonlaşmaya doğru giden bir yaşam biçimi vardır. Petrol bu yaşam biçiminin damarındaki kan gibidir. ABD’nin Afganistan’a ve Irak’a askeriyle müdahalelerinde bu “kan” kaynakları üstünde egemen olma amacı ağır basmıştır. Ondan sonra da, petrolün olduğu her yere el atıyor, yakınlarında üsler koruyor ve (İran gibi) henüz ulaşamadığı yerleri de er ya da geç ele geçirme tasarıları yapıyor. Tekelci sermayenin kimi sözcüleri üretimin ana yapısını değiştirmeyen değişikliklere ses çıkarmayabilirler. Gene onlardan kimileri bunu bile istemiyorlar. Daniel M. Berman ve John T. O’Connor’un “Güneş Kimin?” adlı kitaplarında yazdıkları gibi, bu ikinciler güneş enerjisinin kullanımına da karşı çıkıyorlar. Bu ortamda çevre sorunlarını çözmeğe ne teknoloji tek başına yeterlidir, ne de ondan, sınırlı biçimde bile olsa, yararlanmaya hazır sermaye sözcüleri var.
|