04.08.2008/Sayı:198
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Kerkük’te susan Diyarbakır’da susar

Irak Türkmen Cephesi (ITC) başkanlık binası, Türkmeneli Partisi binası, Türkmeneli TV binası ve Türkmen Siyasi Tutuklular ve Şehit Aileleri Derneği binası Kürtlerin ana hedefleriydi.Irak Meclisi, geçtiğimiz günlerde tüm Kerküklüleri yakından ilgilendiren bir karar aldı. Kürt kökenli milletvekillerinin tüm boykot girişimlerine karşın, oylanan yeni seçim yasası ile Kerkük İl Meclisi’ndeki sandalyelerin Kürt, Arap ve Türkmenler arasında eşit paylaşımı kabul edildi. Hem Arapları hem de Türkmenleri son derece memnun eden bu yasa tasarısı Kürtler tarafından ise şiddetle protesto edildi. Çünkü Saddam rejiminin devrilmesinin hemen ardından Arapları ve Türkmenleri bölgeden zorla ve tehditle göç ettiren ve Irak’ın çeşitli yerlerinden kente göçen Kürtler, İl Meclisi’ndeki sandalyelerin yarısından çoğunu elinde bulunduruyordu.

Irak Meclisi’nde yapılan oylamaya katılan 140 milletvekilinden 127’sinin oyuyla yasa kabul edildi. Yasanın oylandığı sırada Meclis’i terk eden Kürt milletvekilleri ve Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi, Irak’ın Kürt kökenli Cumhurbaşkanı Celal Talabani’den seçim yasasını veto etmesini istedi. Talabani’nin usul yönünden yasayı veto etmesi yasanın geçerlilik kazanmasını engelledi ama bölgede kurdukları egemenliği yitirmek istemeyen Kürtlerin sokağa dökülmesini engellemedi.

KYB ve KDP’ye bağlı binlerce Kürt, Talabani’nin veto etmesiyle geçerlilik kazanmayan ve herkese eşit oranda temsil hakkı tanıyacak yasa tasarısını protesto etmek için Kerkük sokaklarında gösteriye başladı. Fakat daha sonra kara çarşaflı bir intihar bombacısının göstericilerin ortasında kendini havaya uçurmasıyla birlikte ortalık bir anda ana-baba gününe döndü. Buraya kadar olan her şey, işgalin ardından artık her gün görmeye alışık olduğumuz tipik Irak manzaraları. Yine bir gösteri, yine bir intihar bombacısı ve yine ölen onlarca insan…

Fakat ilginç olan, 28 kişinin yaşamını yitirdiği intihar saldırısının hemen ardından, gösteri yapan binlerce kişilik grubun organize bir biçimde ve önceden anlaşmışçasına Türkmenlere karşı toplu halde saldırıya geçmesiydi. Kürt grubun hem Türkmenlere hem de Araplara karşı bir saldırı yapması bile anlaşılabilirdi ama hedef olarak yalnızca Türkmenlerin seçilmesi aslında doğrudan Türkiye’ye verilen bir mesajdı. İntihar saldırısını bahane eden Kürtler fırsattan yararlanarak Türkmenlere karşı katliam provası yaptılar ve Türkiye’ye bölgenin hakiminin kendilerinin olduğu mesajını verdiler. Bu saldırı aslında Kürtlerin bölgedeki dengeyi gerektiği takdirde güç kullanarak bozmaya hazır olduklarının da bir göstergesi.

Irak Türkmen Cephesi (ITC) başkanlık binası, Türkmeneli Partisi binası, Türkmeneli TV binası ve Türkmen Siyasi Tutuklular ve Şehit Aileleri Derneği binası Kürtlerin ana hedefleriydi. Saldırılar sonuc unda birçok güvenlik görevlisi yaralandı, birçok araç ateşe verildi. Ayrıca Kürtler ITC binasındaki 5 Türkmen’i de kaçırdı. Görgü tanıkları göstericilerin önce binaları taşladığını ve sonra ateşli silahlarla saldırdığını söylüyor. İşin yağma boyutu da hesaba katılınca amacın üzüm yemek olmadığını anlamak için fazla zeki olmaya gerek yok.

Saldırının ardından açıklama yapan Irak Türkmen Cephesi (ITC) Başkanı Sadettin Ergeç, “ITC’de, aralarında koruma müdürünün de bulunduğu bazı görevlileri yaralamışlar ve araçları yakmışlar. Daha sonra Türkmeneli Televizyonu’na saldırmışlar. 100 polis olmasına rağmen polis saldırganlara müdahalede bulunmamış. Türkmen bürosuna saldıranlar beni öldürmek için oraya gelmiş. Yaralılar var, ama kaç yaralının olduğunu şu an Bağdat’ta olduğum için bilmiyorum. BM’nin Kerkük’te güvenliği sağlamasını istiyoruz. Tüm devletlere çağrıda bulunuyorum” diyerek durumun son derece ciddi olduğunu bildiriyor.

Durum bu kadar ciddi olmasına ve Türkmenlerin yaşamı tehlikede olmasına karşın tüm bu yaşananların sorumluluğu bir kez daha Türkmenlere yüklenmeye çalışılıyor. Kerkük İl Emniyet Müdürü Helo Necat’a göre patlama sırasında ITC’ye bağlı kişiler halka ateş açmışlar. İddiaya göre olaylar sırasında yaralanan Ziya Sıtkı adındaki bir güvenlik görevlisi, “Gösteri sırasında meydana gelebilecek herhangi bir saldırı ve patlamada halka ateş açılması yönünde yukarıdan bize talimat geldi” demiş. Böylece Necat, Kürtlerin doğal olarak Türkmenlere saldırdığını ve suçsuz olduklarını söylemeye çalışıyor. Ama bu durum Kürtlerin kendilerine ateş açanlar yerine Türkmen binalarına saldırdığını ya da ateş açanlar yerine başkalarını kaçırdıklarını açıklamaya yetmiyor.

Bu son saldırı yanı başlarında Türkiye gibi bir devlet olmasına karşın Türkmenlerin sahipsiz olduklarını gösteriyor. Irak’taki Kürtler PKK’ya karşı yapılan operasyonları kendilerine karşı yapılmış kabul ederek ve Türk Ordusu’na gözdağı vermek için Türkmenlere saldırıyor. Kerkük’ü Büyük Kürdistan’a katmak isteyen Kürtler açıkçası etnik temizlik provalarına başladılar ve ne yazık ki bu olaylar gerçekleşirken Türkmen kardeşlerimizin haklarını savunacak bir iktidara sahip değiliz. Kürtler bu durumdan o kadar eminler ki, Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin olayları araştırmak için göndereceği bir araştırma kurulunun varacağı her sonucu şimdiden kabul edeceklerini beyan ediyorlar. Türkmenler de bu durumun farkındalar. Örneğin Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Başkanı, Türkiye’yi hiç işin içine katmadan doğrudan Birleşmiş Milletler’den yardım istiyor. Türkiye’ye güvenen Kürtler ve Türkiye’ye güvenemeyen Türkmenler. İşte AKP iktidarının sonunda bizi getirdiği nokta. Yarın Diyarbakır’da, Mersin’de, Samsun’da susmak istemiyorsak Kerkük’te olanlara karşı biz de sesimizi yükseltelim.


İsrail askerleri çocuk öldürmeyi sürdürüyor

Yusuf Musa’nın Ramallah yakınındaki Naalin köyünde düzenlenen cenaze töreninde ise İsrail’e karşı öfke sel olup aktıİsrail her geçen günün ardından katliam hanesine bir yenisini eklemeyi sürdürüyor. İsrail askerlerinin hedefinde bu kez daha 10 yaşında olan Ahmed Ussam Yusuf Musa vardı. Neredeyse her gün düzenlenen İsrail askerlerini protesto gösterilerinin birinde, Batı Şeria’da İsrail’in inşa ettiği duvarı protesto etmek için gösteri yapan askerlere taş atma gafletinde bulunan Musa, bunun bedeli tam otomatik bir tüfekten çıkan tek mermi ile başından vurularak ödedi.

Musa’nın Ramallah yakınındaki Naalin köyünde düzenlenen cenaze töreninde ise İsrail’e karşı öfke sel olup aktı. Gergin anların yaşandığı cenaze töreninde İsrail askerleri kendilerine karşı haklı tepki gösteren Filistinlileri dağıtırken bu kez oldukça insaflıydı ve yalnızca ses, gaz bombası ve plastik mermi kullandı. Cenaze törenine katılan Filistin Ulusal İnisiyatifi Genel Sekreteri Dr. Mustafa Barguti yaptığı konuşma ile İsrail vahşetini bir kez daha dünya kamuoyunun gözleri önüne serdi: “Çok genç bir çocuk öldü. Burada sadece 10 yaşında bir çocuk İsrail askerleri tarafından vurularak öldürüldü. Bu öldürülen Filistinli çocuk, Annapolis Zirvesi’nden sonra vurulan 72’inci Filistinli çocuk. Bu son dönemde öldürülen bin 32’nci Filistinli çocuk oldu. Bu da İsrail ordusunun bütün insan hakları kurallarını hiçe sayıp suç işlediğinin bir göstergesi.”

Bu İsrail askerlerinin ne ilk ne son katliamı olacak. Artık gölgelerinden korkar hale gelen İsrail askerlerine çocukları bile vurma cesaretini veren duygunun tek bir adı var: Korku. Fakat korkunun ecele faydası olmadığı gibi bu korkunun bedelini de ödemek zorunda kalacaklar.


Komedya mı trajedi mi?

Dante AleghieriFloransa kenti Belediye Meclisi, günümüzde İtalya’nın en önemli edebi yapıtı olarak gösterilen “İlahi Komedya”nın yazarı Dante Aleghieri’nin haklarını tam 706 yıl sonra iade etmeye karar verdi.

Dante, farklı siyasi görüşleri ve iktidar çekişmesi nedeniyle 1302 yılında sahtekarlık, gayri meşru kazanç elde etmek gibi asılsız suçlarla suçlanarak iki yıllığına Floransa’dan Verona’ya sürgüne gönderildi. Fakat daha sonra hakkında çıkarılan idam kararı nedeniyle tıpkı Beatrice’e kavuşamadığı gibi bir daha Floransa’yı da göremedi. Belki Floransa sevgisi belki de öç alma duygusu o kadar ağır basıyordu ki, ihanet etme pahasına Lüksemburg Kralı VII. Henry’e mektup yazarak onu Floransa’yı işgale bile çağırmıştı.

Neyse, günümüze gelecek olursak, dediğimiz gibi tam 706 yıl sonra Floransa Meclisi siyasi çekişmeler nedeniyle sürgüne gönderdiği Dante’den özür dilemek zorunda kaldı. Floransa Meclisi yazarın günümüzdeki torunu Serego Aleghieri’den Floransa kentini affetmesini istedi ama Dante’nin torunu kararın oybirliği yerine oy çokluğu ile alındığını söyleyerek özrü kabul etmedi.

Floransa Meclisi’nin 706 yıl sonra özür dilediği sırada İtalyan Senatosu da çok daha büyük bir suçun altına imza atmakla meşguldü. Nisan ayında yapılan seçimler sonrası Senato’da çoğunluğu ele geçiren Berlusconi hükümeti siyaset sahnesine yalnızca kadın bakanlarıyla gelmekten sıkılmış olacak ki bu kez de icraatlarıyla gündeme gelmeye karar vermişler. Fakat Senato’nun onayladığı ve ülkeye kaçak göçü engellemeyi amaçlayan yasa ırkçılık tartışmalarını bir kez daha alevlendirdi.

Yeni yasayla artık İtalya’ya kaçak girmek dört yıl hapisle cezalandırılacak. Kaçak bir göçmene kiralanan gayrimenkule el konulabileceği gibi artık göçmenler sınırdışı edilmeden önce 18 ay gözaltında tutulabilecek. Yasanın en çok tepki çeken maddesi ise herhangi bir suç işleyen kaçak göçmenin bir İtalyan yurttaşından üçte bir oranında daha fazla ceza alacak olması. Hani deyim yerindeyse ırkçılık konusunda Sarkozy ve Berlusconi neredeyse atbaşı gidiyorlar. Herhalde bundan 700 yıl sonra da İtalya Meclisi bir karar alıp kaçak göçmenlerin torunlarından özür diler. Ne de olsa Papası, Meclisi artık özür dilemeyi alışkanlık haline getirdiler. Tabi bakalım o zamana hâlâ bir İtalya kalmış olacak mı?


Sırbistan’ın AB bedeli

Radovan KaradziçBosna Savaşı sırasında Boşnaklara ve Hırvatlara yaptığı katliamlar yüzünden yıllardır aranmakta olan Bosnalı Sırp lider Radovan Karadziç sonunda Lahey’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’ne teslim edildi.

Karadziç, mahkeme tarafından tam 11 ayrı suçla itham ediliyor. Karadziç, bu suçlamalara hemen yanıt verebileceği gibi mahkemeden savunmasını hazırlamak için 30 günlük süre de isteyebilecek. Karadziç’in avukatı Sveta Vuyaciç de yaptığı açıklamada müvekkilinin yargıç karşısına ilk çıktığında savunma yapmayacağını ve 30 günlük savunma hazırlama hakkını kullanacağını belirtiyor.

Biz burada Karadziç’in suçlu olup olmadığını tartışmayacağız. Zira suçlu olduğunu ve binlerce insanın kanının hâlâ elinde olduğunu herkes biliyor. Ne de olsa bütün kanıtlar herkesin görebileceği kadar açık. Yalnız dikkati çeken bir nokta var. Karadziç’in yakalanmasına nedense Boşnaklardan ve Hırvatlardan daha çok Avrupa Birliği temsilcileri ile Sırp yetkiler sevinmiş gibi görünüyor

Sırplar bir zamanlar kahraman olarak gördükleri Radovan Karadziç’i Lahey’e teslim etmelerini neredeyse ulusal bayram olarak kutlayacaklar. Zira geçen hafta da belirttiğimiz gibi, Karadziç’in yakalanması konusunda Avrupa Birliği çok uzun bir süredir Sırbistan’a baskı uyguluyor, tam üyelik için Karadziç’in yakalanmasını şart koşuyor ve ikili ilişkileri askıya alıyordu. Geçen ay iktidara gelen Batı yanlısı Tadiç hükümeti de hedeflerinin Avrupa Birliği’ne tam üyelik olduğunu söyleyerek bu yolda gereken her şeyi yapacaklarını belirtiyordu ve yaptılar da. Avrupa Birliği tam da Karadziç yakalanmıyor diye Belgrat’a ültimatom verme hazırlığındayken Tadiç hükümeti Karadziç’i şipşak yakalayıverdi. Şimdi Tadiç hükümeti AB ile yatıyor, AB ile kalkıyor. Ne de olsa Sırbistan Dışişleri Bakanı Vuk Jeremiç’in dediği gibi “AB’nin temel taşı” oldular.

Sırbistan’ın durumunu bir de Türkiye ile kıyaslayalım. AKP hükümeti de tıpkı Tadiç hükümeti gibi Avrupa Birliği’ne tam üyelik yolunda elinden gelen hiçbir şeyi esirgemeyeceğini zaten iktidara geldiğinden beri papağan gibi tekrarlıyor. AB temsilcileri de her fırsat bulduğunda Türk Ordusu’na yaylım ateşle saldırıyor. Örneğin vakti zamanında AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Hans Jörg Kretschmer, TSK’nın, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinin koruyuculuk görevinden rahatsız olduğunu belirtmiş ve “TSK’nın hesap verebilir konuma getirilmesi, AB sürecinde kilit konulardan biridir” demişti. Joost Lagendijk’in de PKK’yla savaşan TSK’yı “kirli bir savaş yürütmek”le suçladığı anımsanacak olursa TSK’nın hangi konuda hesap vermesini istediği ortaya çıkıyor. Günün birinde Avrupa Birliği AKP’ye dayatabilir: “AB’ye üye olmak istiyorsanız kirli savaş yürüten askerlerinizi bize teslim edin…” Uzak bir olasılık gibi görünebilir ama hiç kimse bundan 5 yıl önce ne Sırbistan’ın kendi eliyle Radovan Karadziç’i Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesine teslim edeceğine inanırdı ne de AKP’nin Türkiye’yi bugün getirdiği duruma. Üstelik bizimkiler AB istemese bile seve seve komutanları teslim edebilirler. Ne de olsa büyük bir kan uyuşmazlığı var. Yani günün birinde AB üyeliği uğruna eski komutanlar “savaş suçlusu” olarak mahkemeye teslim edilirse hiç şaşırmamak lazım.


FARC mücadeleye devam ediyor

FARCKolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri (FARC) açısından 2008’in hiç de anımsanmak istenmeyecek bir yıl olduğu konusunda hemen herkes hemfikirdir. İlk önce ABD destekli Kolombiya Ordusu’nun saldırısı sonucu liderlerinden Raul Reyes’i yitiren FARC ardından çok daha büyük bir acı yaşadı. FARC’ın kurucusu ve efsanevi lideri Manuel Marulanda 26 Mart tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu 80 yaşında yaşamını yitirdi.

Fakat sıkıntılar Marulanda’nın ölümü ile sona ermedi. FARC bu kez ihanet ve gaflet sonucu elindeki en değerli tutsak olan Ingrid Betancourt’un kurtarılmasını izlemek zorunda kaldı. FARC elindeki bu en değerli tutsağı yitirdikten sonra herkes FARC’ın geleceğini sorgulamaya başladı. FARC’ın çözülmeye başladığı ve yakında dağılacağı dedikoduları manşetleri süslemeye başlamıştı.

Bu zorlu dönemecin tam da ortasında iki devrimci lider, Castro ve Chavez, yol göstermek için FARC’a çağrıda bulundu. “İzinleri olursa FARC gerillalarına bir şey önermek istiyorum. Ne yöntemle olursa olsun, ellerindeki tüm tutsakları ve tutukluları kayıtsız şartsız salıverdiklerini ilan etsinler” diyen Castro ile “FARC’ın dağlarda tuttuğu herkesi serbest bırakmasının zamanının geldiğine inanıyorum. Bu, insani bir adım, bir işaret olur, karşılığında da hiçbir şey istenmemeli, hiçbir şey. FARC’ın yeni liderine şimdi benim teklifim bu” diyen Chavez FARC’dan tüm tutsakları serbest bırakmasını istiyordu.

Fakat iki devrimci liderin anlaşamadıkları bir nokta da vardı. “Şu anda Latin Amerika’da, silahlı hareketin yeri yok. Bunu FARC’a söylemeliyiz. Marulanda’ya bunu söylemek isterdim” diyen Chavez FARC’dan silahlı mücadeleyi de artık bırakmasını isterken, Castro yarım yüzyıllık deneyimiyle FARC’a tam tersi bir çağrıda bulunuyordu. Castro her ne kadar tüm tutsakların serbest bırakılması konusunda Chavez’le aynı düşüncede olsa da FARC’ın silah bırakmaması ve sağcı hükümete karşı mücadeleye devam etmesi gerektiğini söyleyerek Chavez’den ayrılıyordu. Castro son 50 yıl içinde silahlı mücadeleyi bırakan hiçbir gerilla örgütünün “barışı görecek kadar yaşayamadığını” belirterek FARC’ı uyarıyordu.

Sonunda FARC’dan herkesin beklediği açıklama geldi. FARC’a yakın bir internet sitesinde Rodrigo Granda ve Jesús Santrich imzalı bir bildiride FARC’ın savaşa devam edeceği bildirildi. FARC ayrıca başka bir mesajla da Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega aracığıyla Uribe’yle barış görüşmelerine başlandığına ilişkin çıkan haberleri de yalanladı. FARC böylelikle hakkında çıkarılan tüm söylentilerin aksine ABD işbirlikçisi Uribe’ye karşı silahlı mücadeleyi bırakmadığını göstermiş oldu.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe