| Eser Özaltındere |
Cumhurbaşkanı Talat’ın dayanılmaz teslimiyetçiliği (1)
Talat yine yapacağını yaptı. Zaten kendisinden başka bir şeyde beklenilmezdi. Ama tabii ki tek suçlu o değil. Kendisi, AKP nin teslimiyetçi dış politikası üzerinde emin adımlarla yürüyor. Haliyle, onun da canına minnet. Talat son zamanlarda Türkiye’ye, Türkiye ile ortak strateji oluşturmak amacıyla birçok defalar geldi, gitti. Kapalı kapılar arkasında Başbakanla, Babacanla, Cumhurbaşkanı ve danışmanlarla bir çok görüşmeler yaptı. Sonunda ortaya çıka çıka Kıbrıs’ta tek egemenlik, tek yurttaşlık ve tek temsiliyet çıktı.AKP’nin anlı şanlı ve gizli kapaklı “örtülü diplomasi”sinin, ayrıca da “kazan kazan” ve “bir adım önde olma” dış politikasının sonucu bu oldu. Yaşanan süreçten
Bütün bu olup bitenlerden TBMM nin haberi yok. Kıbrıs davası gibi ulusal bir davada TBMM hiçbir şekilde bilgilendirilmiyor ve konu orada tartışılmıyor. MHP ve CHP ise oralı bile değil. Kıbrıs’ı unuttular herhalde. Takılmışlar bir Ergenekon masalının peşine uyandırabilene aşk olsun! Hani egemenlik kayıtsız şartsız milletindi? AKP sadece işine gelen konularda milleti hatırlıyor? Oysa daha önce üç kez TBMM’de Kıbrıs konusunda tüm siyasi partilerin onayı ile ortak bir ulusal politika bağlamında konsensus oluşturulup esasları ilan edilmişti.Hatta sonuncusunun altında sanıyorum AKP’nin de imzası vardı. Bu arada, çok sayıdaki Milli Güvenlik Kurulu kararlarını saymıyorum. Şimdilerde ise, üç-beş kişi kapalı kapılar arkasında dış güçlerin empozeleri doğrultusunda Kıbrıs’ı çaktırmadan elden çıkarıyor ve sömürgeci güçlere teslim ediyor. Ergenekon tantanası da işi kamufle etmek için araç olarak kullanılıyor. Türkiye de bunlar olurken KKTC’de durum farklı mı? Hayır!...Orada da meclis devre dışı. Hiçbir şekilde meclise bilgi verilmiyor, muhalefetin görüşleri alınmıyor. Muhalefetin görüşleri alınıyormuş gibi gözükse de bu dostlar alışverişte görsün anlayışının ötesine geçmiyor. Talat etrafındaki kim olduğu, ne olduğu belli olmayan bir avuç danışmanıyla kökleri çok eskilere dayanan teslimiyet ve teslimat politikalarına büyük bir aymazlık ve sorumsuzluk içerisinde devam ediyor. Talat’ın “Dediğim dedik çaldığım düdük diktatörlüğü” hızını almış gidiyor. Sürekli anayasa suçu işleniyor. KKTC Dışişleri ise ortalıkta yok. Esamesi bile okunmuyor. Dışişleri Bakanı Turgay Avcı da kendi kendine “Dışişleri Bakan”cılığı oynuyor. Bu durumdan pek rahatsızlık duyduğunu da sanmıyorum. Çünkü, AKP’nin milletvekili Şaban Dişli ve Lefkoşe Müftüsü Ahmet Yönlüer aracılığıyla gerçekleştirilen operasyon sayesinde partisi UBP’ye ihanet ederek emir üzerine CTP-DP koalisyonunu parçalayan bir kişinin şikayet etmeye pek hakkı olmasa gerek. Bu operasyon sayesinde DP ve o dönemin Dışişleri Bakanı Serdar Denktaş devre dışı bırakılarak Mehmet Ali Talat’ın eli rahatlatıldı ve teslimatını daha rahat yapabilmesi sağlandı.Nitekim kukla Dışişleri Bakanı Turgay Avcı’nın göstermelikliği de bu operasyonun hangi amaçlarla gerçekleştirdiğini çok güzel açıklıyor. Kısacası AKP çalıyor, Mehmet Ali Talat oynuyor. Rumlar bayram ediyor Talat’ın tek egemenlik,tek yurttaşlık ve tek temsiliyeti kabul etmesinden sonra Rum tarafı bayram etti.Ulusal Konsey de anlaşmayı onayladı ki, o kurumun onayladığı bir anlaşmanın Türklerin lehine olabilmesi eşyanın tabiatına aykırı bir durum. Yine Rum yetkililer yaptıkları açıklama da “olumsuz havayı olumluya çevirdiklerini” ilan ettiler. Teslimatçı Talat, 1 Temmuz anlaşmasını imzalamadan önce ABD nin Asya ve Ortadoğu’dan sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısıyla yapılan görüşmede, yine o kişinin ifadesine göre tam dört saat boyunca tek egemenliğe, tek yurttaşlığa ve tek temsiliyete karşı oluşun mücadelesini veriyor ve sonra gidiyor anlaşmanın altına imza atıyor. İmzanın sebebi de ne biliyor musunuz? Hristofyas’ı masadan kaçırmamak… Sen dört saat boyunca tek egemenlik, tek yurttaşlık ve tek temsiliyete karşı çıkacaksın, daha sonra da kalkacaksın, sırf Hristofyas’ı masadan kaçırmamak adına bu kadar hayati bir konuyla ilgili bir anlaşmanın altına imza koyacaksın. Olacak şey değil! Yahu, Hristofyas’ı masada tutacaksında ne yapacaksın? Ondan ne alabileceksin? Şimdiye kadar ne alabildin? Hep verdin. Bir tutturmuşsun çözüm diye…Ortada çözüm olmadığı gibi olacağı da yok! Bu Talat denen kişi, çözüm diye diye, Kıbrıs Türk toplumunu azınlığa doğru çekiyor. İçi boş çözüm söylemlerini insanları kandırmak ve onları yavaş yavaş Rum bataklığına sürüklemek için kullanıyor. Çünkü bu, Türk toplumunu Rum’a köle yapma hedefidir.Onun öncüllerinin ve CTP nin başlıca ideali ve misyonu da budur.Bunu görememek için kör olmak gerekir. Bu noktaya nasıl gelindi Önce, Denktaş çözümsüzlüğün sorumlusu ilan edilip onun on yıllar boyu elde ettiği son derece başarılı diplomatik kazanımlar yok sayıldı. Çözüm safsatasıyla Annan Planı’na “evet”in şakşakçılığı yapılarak geriye gidişin düğmesine basıldı. Bu da yetmedi, yine çözüm aldatmacasıyla 8 Temmuz Gambari sürecine onay verilerek geriye bir adım daha atıldı. O kadarla da kalınmadı; son olarak ta tek egemenlik, tek yurttaşlık ve tek temsiliyet anlaşması imzalanarak azınlığa doğru önemli bir yol dönemeci dönülmüş oldu. Bu aşamada da bahane Hristofyas’ı masadan kaçırmamak, yani sözde çözüm yalancılığı idi. Bakın! Nereden nerelere gelinmiş ve hala ortada bir çözüm yok. Bu nasıl diplomasi başarısıdır ki, hiçbir aşamada dik durulmamış ve Rum köşeye sıkıştırılamamış. Rum’un öyle hamleleri olmuş ki, bunların çok belirgin olan zayıflıklarından yararlanmak çocuk oyuncağıyken sürekli verilmeye devam edilmiş. Bütün kozlar bilerek bozuk para gibi harcanmış. Hiç bir konuda diretilmemiş. Devamlı Rum dikte etmiş, teslimatçı Talat “emredersiniz efendim!” demekten ve bu teslimiyetçiliğine “çözüm” bahaneleri uydurmaktan başka bir şey yapmamış. Hep vermiş, hep vermiş…Aldığı hiç, ama hiçbir şey olmamış. Attığı her imza Rum’a yaramış. Şimdi siz, böyle bir sözde Cumhurbaşkanı’na nasıl bakarsınız? Bütün bunlar sadece beceriksizlikle de açıklanamaz. Bu olan bitenin tek bir adı vardır: İşbirlikçilik!... Yani “Sömürgecilerin Truva Atı” misyonuyla Kıbrıs Türk Halkı’nı Rum’a azınlık kılmak ve köle etmek… Self determinasyon hakkı kazanç mı? Talat, tek egemenlik imzasından sonra birçok kuruluştan, sivil toplum örgütünden ve muhalefet partilerinden çok sayıda eleştiri aldı. Bundan epey rahatsız oldu ve teslimiyete dönük icraatlarını aklama ihtiyacı duydu. Gazetelerde açıklamaları oldu; “KKTC bir yere gitmiyor ki, işte burada!” dedi. Televizyonda konuşmalar yaptı ve programlara katıldı. Yandaş gazetecilerinden biri de onun icraatlarını haklı gösterme adına bir televizyon kanalındaki canlı programa telefonla katılarak bazı açıklamalarda bulundu. Bu zat diyor ki: “Talat tek egemenliği, tek yurttaşlığı ve tek temsiliyeti kabul etti ama bütün bunlar, siyasi eşitliğe ve statüye sahip iki kurucu devletin oluşturduğu yeni devlette var olacaktır. Eğer Rumlar, eşit siyasi statüye sahip Türk kurucu devletinin ve halkının varlığını kabul etmezlerse Talat’ta duracaktır. Anlaşma olduktan sonrada referandumla halkın onayı alınacaktır.” Bahsi geçen gazeteci Talat’la program yaptığı için ortaya koyduğu görüşlerin Talat’a ait olduğunu ileri sürüyordu. Bu arada kendisine stüdyodan kritik sorular yöneltildi. Bunlardan biri çok ilginçti. Soru şuydu; “Yarın öbür gün bu iki halk anlaşamazlarsa, Türk Halkı Çeklerin ve Slovakların ayrıldığı gibi ayrılma hakkına sahip olacak mı?” Talat’ın sözcüsü aynı gazeteci ; “Tabii ki ayrılabilecek, hem de Rumlarla eşit haklara ve statüye sahip olarak” dedi. Yani “self determinasyon” hakkından bahsederek Türk Kurucu Devleti’nin ve onun Rumlardan ayrı olarak ele alınan Türk Halkının bu hakka sahip olacağını iddia etti. Bu söyleme göre Türk Halkı, ayrı bir halk olarak kabul edilip kendisinin “self determinasyon” hakkı teslim ediliyordu. Bütün bunların Rumlar tarafından kabul edilmesi dünyanın sonu gibi bir şeydir. Nitekim Rum tarafı “Kurucu Devlet” kavramını şimdiden sulandırmaya başlayarak onu “Eyalet” anlamında anladıklarını belirten açıklamalarda bulundu. Yani, Talat’ın KKTC olmayan Türk Kurucu Devleti’ni, “Eyalet” olarak yorumlayarak bütün dünyanın resmî olarak kabul ettikleri Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti’nin içine monte etmek istiyorlar. Zaten, halkının self determinasyon hakkı bulunan kurucu devletler söz konusu olduğunda tek egemenlikten bahsetmek biraz zordur. Çünkü o zaman burada, o kurucu devletlerin içinde yaşayan ve kendi kaderini belirleme hakkına sahip olarak tescil edilmiş iki ayrı halkın varlığı da kabul edilmiş olur. Bu durumda da, self determinasyon hakkını kullanma ayrıcalığına sahip iki ayrı halk ve kurucu devlet varken, tek egemenlikten söz etmek üst üste örtüşmeyecek durumlar olarak ortaya çıkar. Diğer taraftan ise, egemenliğinden vazgeçmiş ve tek egemenliği benimsemiş bir kurucu devlette yaşayan halkın self determinasyon hakkını kullanabilme imkanları da güven vermeyen bir yetersizliktedir. Söyler misiniz bana, böyle bir ortamdaki, yani; egemenliğini üniter devlete devretmiş, göçmenleri göndererek nüfusunu azaltmış, Türkiye’nin etkin garantisini ortadan kaldırmış, Rumları içine malları ve mülkleriyle almış, iki kesimliliğini, iki toplumluluğunu ve siyasi eşitliğini “Derogasyon” olarak kabul ettirememiş, bu yüzden de Rumların kendi bünyesine ve topraklarına süreç içerisinde serbest dolaşım, mal-mülk edinme gibi AB özgürlükleriyle büyük kitleler halinde nüfuz etmelerini önleyememiş, hatta bu Rumların Türk tarafında oy vermesine, seçimlerde aday olabilmesine yeşil ışık yakmak zorunda bırakılmış bir kurucu devletin halkı, self determinasyon hakkından nasıl medet umabilir? Bu şekildeki bir halkın self determinasyon hakkı olsa ne yazar, olmasa ne yazar? O halk, büyük zorluklarla yarattığı ve elleriyle yok ettiği KKTC’yi yeniden oluşturamayacağına ayrıca da bir daha Türkiye’nin maddi-manevi olağanüstü desteğini bulamayacağına göre, şaşkın tavuklar gibi ortada kalmaya mahkum olacaktır.
|