04.08.2008/Sayı:198
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Şiir
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Nur Arslan

Yandaş medya ve yalaka medya

Ertuğrul Özkök Tayyip Erdoğan

Emin Çölaşan Bekir Coşkun

Bu yaşanan geçici barış süreci ilk değil. 22 Temmuz sonrası yüzde 47’yle gelen AKP karşısında tutunamayacağını anlayan Aydır Doğan, Emin Çölaşan’ı kurban ederek AKP’nin kendisini ezmesini engelleyebileceğini zannetti. Ancak o da en az Ertuğrul kadar faşizmden bihaber. Faşizm Kurbana doymaz. Bu Aydın Doğan kalemlerinin son süreçte sıkça anlattıkları öküz sürüsü ile aslan sürüsü arasındaki hikayeye benziyor. Dün Çölaşan’ı istedi, bugün Bekir Coşkun’u ister. Yarın Ertuğrul adaylar arasına girer ve Aydın Doğan bir gün kendi kapısının da çalındığını duyar. Faşizmle uzlaşmaya çalışmak gibi dönülmez bir yola girdiler ve ne yazık ki o yol da tek yön. Aydın Doğan ve Ertuğrul artık kurban kıvamına yavaş yavaş geliyorlar. Bundan sonraki süreç Aydın Doğan ve Ertuğrul Özkök için her geçen gün daha korkutucu olacak. Biz baştan uyarmıştık ama ne yazık ki bizi dinlemediler. Şimdi ise sonuçlarına katlanmak zorundalar.

Yalaka medya nedir?

Ülkemizde üç tip medya vardır. Birincisi muhalif medya, ikincisi yandaş medyadır ki, iki gurup arasında kıyasıya mücadele vardır ve uzlaşma yaşanmaz. Çünkü uzlaşacak bir zemin yoktur. Yandaş medya adı üstünde olduğu gibi iktidarın yandaşıdır. Her koşulda iktidarı destekler.

Bir de üçüncü tip medya kuruluşları vardır ki bunların durumu vahimdir. Bu üçüncü cephenin adı yalaka medyadır. Yandaş meydanını duruşu nettir ya yalaka meydanın ki?

Bunlar yanar-dönerliğin, kaypaklığın, kıvırmanın ve dönekliğin tipik örneklerini sergilerler. Bir o yandadırlar, bir bu yanda. Hele ülkemizde yaşanan gerginliğin hat safhaya ulaştığı şu günlerde aldıkları tavrın geldiği aşamanın tek bir tanımlaması vardır: “dansözlük”.

Dansöz mü görmek istiyorsunuz?

O zaman Ertuğrul Özkök’ü izleyin. Kıvırmanın alasını göreceksiniz.

Hani Anayasa Mahkemesi’nin türban kararından sonra iktidarı “rövanşist azınlık” olarak suçlayan, Tayyip’le yemeğe katılan gazetecileri suçlayan Ertuğrul vardı ya, sonunda Tayyip’ten Dolmabahçe’de bir görüşme koparmayı başardı. Yaptığı röportajı köşesinde de yayınlayan Ertuğrul’un o anda tüm düşünceleri değişmeye başladı.

Tayyip, röportajda Türkiye’de “seçkinci azınlık” var diyordu. Ertuğrul ise “rövanşist azınlık” söylemlerini çoktan unutmuştu. Aman ağam “bu seçkincilerin arasında ben de var mıyım” diye soruyordu korkudan dizleri tir tir titreyerek. Tayyip’ten aldığı cevap ise gayet netti: Evet!

Bu röportaj Ertuğrul’u bu yüzden pek tatmin etmemiş. Kendi ifadesiyle; “Cumhurbaşkanlığı seçimi, Anayasa değişikliği ve türban konusu, kadrolaşma ve keyfi uygulamalar konularında AKP politikalarına ciddi eleştiriler yapmıştık. Bu hükümetin hoşuna gitmiyordu. Ergenekon iddianamesi ise ortamı germişti. Yani sohbetin yapıldığı psikolojik ortam işimizi kolaylaştırmıyordu" diyordu.

Yani Ertuğrul kendisini nasıl affettireceğini bilmiyordu. Yine kendi değimiyle “Türkiye’nin ciddi siyasi özeleştirilere ihtiyacı vardı”. Ertuğrul da kendince bu özeleştiriyi yapıp rahatlamaya, daha doğrusu yırtmaya çalışıyordu.

Ertuğrul oh çekiyor!

Bu röportajı, Ertuğrul’un 30 Temmuz tarihli yazısı izledi. Artık rahatlamıştı. Derin bir oh çekiyordu. Zaten yazısının başlığı da “Oh! Hayatım kurtuldu” idi.

Bu duyguyu ilk defa 12 Eylül sabahı yaşamış kendisi. Şimdi de Ergenekon iddianamesini okuyunca aynı hissiyata kapılmış. Derin bir oh çekmiş. Niye mi? Çünkü Ergenekoncular darbe falan yapamazlarmış ama kendilerince hain ilan ettikleri insanları ortadan kaldırabilirlermiş.

Tabi Ertuğrul gibilerin işi zordur. İnsan bir o yanda bir bu yanda olunca hem “hain” ilan edilebilir, hem “Ergenekoncu”.

Bir tarafta iktidar korkusu, bir tarafta darbe paranoyası yaşamak. Yani aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık.

Tabi dansözümüz burada darbe yapmaktan beter hale getirmekle suçladığı ulusalcılardan kurtulduğu için değil, Tayyip’le uzlaştığı için derin bir oh çekerek yazılarını devam ettiriyor.

AKP kapatılmamıştı. Tam da zamanında yapmıştı röportajı. 31 Temmuz’daki yazısında, Türkiye’de demokrasinin işlediğinden, bağımsız yargının çalıştığından bahsediyordu. Türkiye’nin önü açıktı. Aslında kendi önünün açık olduğunu sanıyordu.

AKP-liberal ittifakı günlerine geri dönüş

Kurtuldum diye zil takan dansözümüz günlerinin sayılı olduğundan bihaber halde oynamaya ve kıvırmaya devam etsin ki, bizler de onun vah be deyip yandığı günleri kahkahalarla izleyelim.

Çok değil bundan on gün önce Doğan Medya gazetelerinde çıkan haberleri hatırlayalım. AKP iktidarını alkışlayan tüm medya AKP operasyonundan payını almıştı. Ortada ne Uzan kalmıştı, ne Ciner, ne de Bilgin. Aydın Doğan sıranın kendisine geldiğini görüp “AKP-liberal” ittifakının bitmekte olduğunu yazdırmaya başlamıştı. Tayyip’in ise tavrı netti. Ergenekon’un devamı vardı ve sıra Aydın Doğan’a gelebilirdi.

Şeriatçı basın ise liberallere artık size ihtiyacımız yok diyordu. İşler Ertuğrul’un zannettiği gibi gelişmiyordu. Ertuğrul şeriatçıların her zaman kendileri gibi liboşlara ihtiyacı olduğunu zannetmiş, yanılmıştı.

Ertuğrul AB ile köprü kurmak, laiklerle polemik yürütmek gibi alanlarda gericilerin kendilerine ilelebet ihtiyaç duyacağını, çünkü derinliğin ve birikimin muhafazakarlarda olmadığını sanırken, ortalıkta bir sürü Taha Akyol, Fehmi Koru gibi liberal-muhafazakâr yazarlar türemişti. AKP-Fetullah-Çalık gurubunun medya ve sermaye gücü Doğan Medya’yı çoktan aşmıştı.

Tüm bu çarpıklığı Fehmi Koru şu şekilde dile getiriyor ve tehdit ediyordu:

“Yanlış tarafta yer aldınız, kendinize yazık edersiniz, sadece bir medya kuruluşu değilsiniz, ekonomik çıkarlarınız var. Doğru yola gelin, yoksa itibarınız kalmaz.”

İddia iddiası

Görünen o ki Ertuğrul’un patronu gereken mesajı almıştı. Ekonomik çıkarları doğrultusunda kendisini yeni sürece alıştırdı ve işine gücüne bakmaya devam etti.

Bir anda durulan AKP-liberal çatışması yerini uzlaşmaya bıraktı. Tam da sular durulmuşken, hükümetin 12 Ağustos’ta yapılacak en popüler bahis oyunu olan iddianın ihalesini Aydın Doğan’a vereceği haberleri duyulmaya başladı. Tabi bu iddiaların doğru olup olmadığını hep birlikte Ağustos’ta izleyeceğiz.

İşin içinde ihale, rant ve para olunca sermaye için liberalizm ve muhafazakarlık tartışmaları son buluyor. İşin bir fikir tartışması değil, rant kavgası olduğu ortaya çıkıyor.

Sermayenin dini, imanı ve vatanı paradır. Şeriatçı medyanın ve şeriatçı sermayenin kendisini ezeceğini gördüğünde liberal-laik ve batıcı olanlar, parayı görünce Tayyip’i demokrat ilan etmekten çekinmeyeceklerini defalarca göstermediler mi?

Hatırlarsanız Aydın Doğan AKP’yi kullandığını düşünüyor destekliyordu. Sonra birer birer kendisi gibi aynı tuzağa düşen medya guruplarının yıkılışını izledi. Şeriatçı medyanın nasıl tekelleştiğini yaşayarak gördü. O sıralar Hürriyet gazetesi, Cumhuriyet Mitinglerini manşetlerden indirmiyordu.

Ne olduysa seçimlerden kısa bir süre önce oldu. Aydın Doğan çark etti. İktidara muhalif gazetesi olan Gözcü’yü kapattı. Ama 23 Temmuz ertesi AKP hesap soracağını dile getirmeye başlayınca, Aydın Doğan, Ertuğrul’un ifadesiyle “demokrasinin yarattığı canavar”la karşı karşıya kaldı. Emin Çölaşan’ı kurban ederek süreçten yırtmaya çalıştı.

Dün Emin Çölaşan kurban edildi, Bugün Bekir Coşkun mu kurban edilecek?

İddia iddialarının sahibi, yandaş medya organlarından olan Sabah gazetesi’nin yazarı Emre Aköz, bakın nasıl dalga geçiyor yalaka medyayla:

“Ergenekon gibi Cumhuriyet tarihinin en çarpıcı soruşturmasını görmediniz. Kadehle içki satışı yasaklanıyor gibi haberlerle manşetlerinizi doldurdunuz. Ergenekon’u görmemek mümkün olmadığında ise fareleştiniz. Erdoğan’dan aman dilediniz. Size yeniden ayar vermek gerekir. Emin Çölaşan işten atıldığında bu işin nasıl yapıldığını öğrenmiştik. Şimdi Bekir Coşkun’un kayığı su alıyor.”

Yandaş medyayla yalaka medyanın tartışması eğlenceli oluyor. Tabi yandaşın ipi sağlam kazığa bağlı. Yalakanın ise durumu içler acısı. Ertuğrul’un oh çekeceği günler çok uzun sürecekmiş gibi görünmüyor.

Bekir Coşkun ise mesajı almış olacak ki 26 Temmuz tarihli yazısında “Sansür anı”ndan bahsediyor. İktidarın Hürriyet’e verdiği ayarın kapaktan iç sayfalara doğru ilerlediğini sezmiş anlaşılan.

Aydın Doğan’la iktidarın ihale anlaşmalarının, Ertuğrul’la Tayyip görüşmelerinin bir sonucu olacağını hissetmiş olacak ki ağlamaklı bir yazıyla Hürriyet’e elveda ediyor açıkça:

“…tam gerekeni yazacağı anda içindeki sansürcü ‘olmaz ama…’ der. O sansür anıdır. Düşünmeye başlar… Sandalyesinde, önce sağ kalçasının, sonra sol kalçasının üzerinde yaylanıp, psikolojik olarak yerinin rahatlığını test eder… Bilgisayara uzanmış elini çeker… Sırayla parmaklarını çıtlatır, tekrar başparmağına döner. Elini tekrar bilgisayara uzattığında, yarı yolda tutup içindeki sansür heyetine kulak kabartır. İçindeki sansür heyetinden ses gelir: sakın ha”.

Birileri Bekir Coşkun’a da ayar vermiş anlaşılan.

Bekir Coşkun’un kayığı batıyor!

Emin Çölaşan atıldığında Bekir Coşkun “biz bir kayıktaydık. Kürek arkadaşımı dalgalar aldı” demiş, ama tek başına da olsa kürek sallamaya devam etme kararı alıp Hürriyet’ten ayrılmamıştı.

Ancak Hürriyet’le yollarlı kısa sürede ayrılacak gibi görünüyor. Tek başına kürek çekmek pek fazla yol aldırmadı kendisine. Emre Aköz’de bekliyor yeni süreci ve soruyor: “Bakalım kayıkçı ne yapacak” diye.

Sonuçta Aydın Doğan’ın patron olduğu bir gazetede çalışıp muhaliflik yaparsanız sonunuz böyle olur. Yalaka meydanın muhalif kalemi olamazsınız.

Bekir Coşkun’un da “Sansür anı...” adlı yazısında belirttiği gibi, tam kalem oynatacakken gözünüzün önüne genel yayın yönetmenizin yüzü gelebilir. Hazır Tayyip’le arayı düzeltmişken sizin muhaliflik yapmanıza kızmaktadır. Ya da ihale pazarlığı içindeki patronunuzun yüzü gelir. Size sakın ha demekte, aksi takdirde sizi kulağınızdan tutup kapı önüne atmaktan bahsetmektedir.

Bugün oh çekenler, yarın ah vah diye ağlayacaklar

Bu son yaşananlardan sonra artık kimse bizlere bulunduğu mevkilerin öneminden bahsedip, makam ve mevki üzerinden strateji üretmesin. Kimse bizlere kendi koltuk savunmasını vatan savunması olarak yutturmasın.

Patronunuzun çizdiği çerçevede yaptığınız muhalefetin sınırları bellidir. Sermayeyle yapılan işbirliğin bedeli elbette ki ağır olacaktır.

Emin Çölaşan gazeteden atıldığında bile kürek arkadaşını değil, patronu tercih etmenin tek anlamı sermayenin ve paranın tatlı gelmesidir.

TÜRKSOLU yıllardır faşizm tahlili yaparken ve Türk halkını uyarmaya çalışırken susanlar, faşizm kendi patronlarının çıkarına dokunduğunda avaz avaz bağırmaya başladı.

Ertuğrul, Hitler’den, Mussolini’den bahsetmeye başladı. Ne de olsa ekmek kapısını, patronunu savunuyordu. Patronu faşistlerle anlaşınca O da kıvıracak, dansözleşecekti elbette. Kendi yarattığı canavarın karşısında el açıp yalvaracaktı elbette. Ama korkunun ecele faydası yok.

Faşizmle mücadele bizim işimiz. Yandaş medyaya ve olanaklarına karşı tavizsiz bir şekilde durmak ve Türk milletinin çıkarlarını savunmak TÜRKSOLU’nun işi.

Ya biz kazanırız, ya faşistler. Ama her iki ihtimalde de kaypakların, kıvıranların, işi çok daha zor olacak.

Faşizm kazansa da, Türk milleti kazansa da sizin sonunuz aynı olacak.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe