21.07.2008/Sayı:196
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Sabah’ın manşetleri Hıncal’ı öldürecek

Ergenekon kokuyor çünkü...Hıncal Uluç’un Sabah gazetesiyle kavgası devam ediyor. Sabah’ın Ahmet Çalık tarafından alınmasından sonra açık bir şekilde ortaya çıkan çizgi değişikliği en çok Hıncal Uluç’u rahatsız ediyor. İlk başlarda Nazlı Ilıcak gibi köşe yazarlarıyla kapışan Hıncal Uluç, son dönemde ise bildiğiniz gibi terfi ederek Ergun Babahan’la tartışmaya başladı. Tartışmanın ana ekseni ise gazetecilik etiği üzerinden Sabah’ın gitgide yandaş medya haline gelmesi.

Son zamanlarda özellikle Sabah’ın manşetlerine ve haberleri veriş tarzına kafayı takmış olan Hıncal Uluç, gazetecilik dersi veren yorumlarda bulunuyor; ama anlayana.

Hıncal Uluç’a saç baş yolduran son durumsa önceki hafta ABD’nin İstanbul Konsolosluğuna düzenlenen saldırıyla ilgili. Sabah gazetesi, 11 Temmuz günü attığı “Ergenekon kokuyor çünkü...” manşetiyle, konsolosluk saldırısını Ergenekon’a bağlama cinliğini gösterdi. Hıncal Uluç da 12 Temmuz günü köşesinden isyan etti. “Sabah’ın haberciliği” başlıklı yazısında gazete yönetimine ve yazarlarına sert eleştirilerde bulunan Uluç, özetle şunları yazdı:

“Bakalım bu olayı Ergenekon’a en evvel kim bağlayacak’ diye düşünüyordum, olay anında canlı yayınları izlerken.. İnanın aklımda sadece Nöbetçi Komplo Teorisyenleri vardı.. Ama onlardan biri değil, biz yaptık.. Yani Sabah!.. Sabah, TSMF tarafından Ahmet Çalık’a devredildiği günden beri mercek altında.. Çıktığı günden beri Sabah’tan rahatsız olan, çökertmek, yok etmek için ellerinden geleni yapan rakiplerimiz, nerdeyse ölüm ilanlarına kadar bakıyorlar.. Sonra da saldırıyorlar.. Ergun da köşesinde yanıt veriyor.. Eksik.. Yanıt gazeteyle verilir, köşe yazısıyla değil.. Ne demiş eskiler.. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz. Sabah bu ülkenin yıllardır başa güreşen gazetesi. İkiden biri.. Üçüncü yok. Bu kimlik, bir gazetecilik süreci içinde kazanıldı. Sabah bu ülkenin en okunan iki gazetesinden biri olma ve sürdürme başarısını, tarafsızlığıyla kazandı. Hükümet sözcüsü olarak değil.

Dünya üzerinde hükümet sözcüsü olup da başa güreşen gazete, sadece basın özgürlüğünün olmadığı faşist ve komünist rejimlerde olur. Çünkü satılmaz dağıtılır. Özgür dünyada böyle gazeteler nal toplar.”

Genel çizgi itibariyle gazeteye bu eleştirileri yönelten Hıncal Uluç, devamında habercilik anlayışı ile ilgili eleştirilerde bulunuyor. Daha önce Sabah’ın işine gelmeyen haberleri görmezden geldiğini defalarca yazan Uluç, bu kez de Kuddusi Okkır’la ilgili hem gazeteye hem de köşe yazarlarına yüklendi:

“‘Ergenekon’un finansörü’ dedikleri kişinin 13 ay hapiste kalıp, suçunu öğrenmeden, mahkemeye çıkarılmadan, yargıcını görmeden kanserden ölmesini ve parasızlıktan cenazesini devletin kaldırmasını görmezden gelmek, haber değerinde bulmamak, hele de ‘Demokrat, İnsan Hakları Savunucusu’ kimliği konusunda mangalda kül bırakmayan Sabah’a yakışır mı?.

Önüne gelene “Faşist” diye küfreden Aslan demokrat köşe yazarlarımızın bir teki bu korkunç “İnsanlık Suçu”nu “Nedense” ele almazken..

Şimdi dünkü manşet..

Ergenekon Kokusu!..

Yani daha iddianamesi hazır olmayan, davası açılmayan, soruşturması devam eden davayı biz Sabah olarak sonuçlandırmış ve mahkûm etmişiz bile, henüz neyle suçlandırıldıkları kendilerince dahi bilinmeyen insanları..

Bu nasıl “Demokrat” gazeteciliktir, insan haklarının, hukukun neresine sığar bilmem..”

Sabah gazetesinin çizgisi, Hıncal Uluç’un ruh sağlığını bozmuş gibi. Bu arada Hıncal Uluç’un daha önceki eleştirilerini haklı bularak özeleştiri veren Okur Temsilcisi Yavuz Baydar bu kez de Hıncal Uluç’a destek vererek manşeti eleştirdi: “Uluç’un ‘eleştiriye tek cevap (kaliteli) haberlerdir’ yorumu haklı.

Kaygılarını da çok iyi anlıyorum. Söz konusu haber, tek bir kaynağın muhabir Abdurrahman Şimşek’e sunduğu analiz üzerine kurulmuştu. Bu noktada asıl mesele ise şu: Tek kaynağa dayalı haberlerin manşet için seçilmesinde hangi kriterler geçerlidir? Ne yazık ki basınımızda hemen her zaman “keyfi kriterler” esas alındı, alınıyor. Sansasyonun cazibesi büyük. Bir de “kullanılma” riski. Sabah’ın temel sorusu, “bu kanlı eylemi kim neden yapmış olabilir?” sorusu idiyse, o zaman gazete bu haber için birden çok uzmana mikrofonu uzatmalıydı.

Sabah’ın böyle diken üstü / bıçak sırtı habercilik döneminde, tek kaynağa dayalı haberleri manşete çekerek risk büyütmek ve güven zorlamak yerine, iyi işlenmiş, gerçeğin farklı yüzlerine de yer veren kriterlere sarılmasında büyük yarar var. Gazeteci her iddianın dayanağına ulaşmalı, “neden”i sorgulamalıdır.

Ki, okur güven duymaya devam etsin.”

Sabah’taki bu tartışma daha çok uzun zaman sürecek gibi duruyor. Ancak Sabah’ta kalma fikrinde ısrar, Hıncal Uluç’un ömrünü azaltabilir.


Abdürrahim’in Perihan ilgisi

Abdürrahim Karakoç

Perihan Mağden

Şeriatçıların çirkef bülteni Vakit’i bilirsiniz. Bir taraftan dindarlık yapar gibi görünürler ama en ağza alınmayacak küfürler İslam adına bunların ağzından düşmez. Beş vakit ağızlarını çalkalasalar da pislikten arınamazlar.

Bir taraftan İslamcılık yapıp her Allah’ın günü Siyonizm’e ve İsrail’e küfrederler ama Tayyip İsraillilerle görüştüğünde gıkları çıkmaz. Sorsan en büyük antiemperyalisttirler ama Irak’ta Müslümanları katleden ABD’ye ve onunla can ciğer kuzu sarma olan Tayyip’e laf edemezler.

Her neyse, bu Vakit’in Abdürrahim Karakoç adlı bir yazarı vardır. Kendisi bol küfürlü, ahlak yoksunu yazılar yazmakta oldukça mahirdir. Mesela aşağıdaki satırlar onun kendi deyimiyle “Laikçileri” eleştirdiği bir yazısından:

“…Bre ahmaklar, varsayım üzerine bina inşa edilmez. Hani sizin memesi, kalçası, göbeği açık yakınlarınız bugüne değin hiç taciz edildi mi?

Hani siz demokrattınız! Hani siz köpeğe bile zulmetmeyi sevmezdiniz!

Korkmayın! Ben size teminat veriyorum, hanımlarınızı, kızlarınızı ana üryan yaparak sokaklarda istediğiniz kadar gezdirebilirsiniz... Etini teşhir eden ilerici bayanların her sene etek boylarını bir miktar daha kısaltmalarına karışan var mı?”

Adamın laiklere ve normal kadınlara yaklaşımı bu kadar sığ ve cinsidir.

Elbet Karakoç’la ilgili bu girişin bir sebebi var. Karakoç, bugünlerde Perihan Mağden’e takmış durumda. Geçtiğimiz hafta yazdığı bir yazıda Perihan’ı yerlere göklere sığdıramadı. İsterseniz Abdürrahim’in yazısına kısaca göz atalım:

“…Son günlerdeki makalelerinden dolayı Perihan Mağden’i yürekten kutluyorum… Perihan Mağden Hanım, birinci derecede saydığım ve okuduğum yazar… Gülay Göktürk Hanım’ı da takdir ederim elbette.. Amma Gülay Hanım ilmilikten çıkmaz… Perihan Hanım ise yazılarını ironi ile besler ve hoşuma gider… Bana aykırı gelen bir gazeteyi okuttuğu için kutlanması gereken yazardır Perihan Mağden Hanım.. Korkakların cirit attığı, yalakaların ayağa dolaştığı ülkede pervasız olmak, doğruları dile getirmek hem zor hem de şerefli bir vazife…”

Karakoç’un Perihan için yaptığı yıkama-yağlama seansı bu ve benzeri cümlelerle sürüp gidiyor. Bu yazıyı gördüğümüzde önce bir “nooluyoruz?” olduk. İşin farkına sonradan vardık.

Abdürrahim’le Perihan’ı şu alemde yan yana getirebilecek bir şey varsa o da Ordu düşmanlığıdır. Nitekim Abdürrahim de Perihan’ın 5 ve 6 Temmuz tarihinde yazdığı yazılara gönderme yapıyor ve Perihan’ı öve öve bitiremiyor.

Söz konusu yazılarından birinde Perihan, Ergenekon üzerinden Türk Ordusu’nu karalıyordu.

Bu durum, Türkiye’de son dönemde oluşan garip ittifakın çarpık bir yansıması olarak karşımızda duruyor. Bir tarafta kıtır kıtır adam kesen kökten dinciler, diğer tarafta kendini dünyadan soyutlamış, kimliksiz, kişiliksiz bir sol güruh. Ne diyelim Allah muhabbetlerini artırsın.

Bu arada Perihan’a son bir uyarıda bulunalım. Bu zat-ı muhteremlerle ola ki bir araya gelirse sakın gazoz falan içmeyesin. Sonra Abdürrahim’i taciz etmekten ceza alabilirsin. Hatırlayacaktır, bunların 79’luk Hüseyin ağabeyleri, 14 yaşında bir çocuğa cinsel istismarda bulunduğu için şu an cezaevinde. Bana dokunmazlar ben yaşımı başımı aldım diye de hiç düşünmesin. Adam laikleri eleştirirken bile “meme”, “kalça” kelimelerini ağzından düşürmeyecek kadar sapkın. Senin yaşına başına hiç bakmazlar.


Oray anlamamakta ısrar ediyor

Oray Eğin

Oray Eğin'in yazıları

TÜRKSOLU, 2 Aralık 2007 tarihinde Türk Milletinde bilinç sıçraması yaratan “Alışverişimi Türk’ten yapıyorum param PKK’ya gitmiyor” kampanyasını başlattığında yer yerinden oynamıştı. Kampanya genel itibariyle Türk Milletinden destek alırken etkisi sınırlı, dar bir çevre de, kimi Kürtçülüklerinden kimi de kafası basmadığı için, kampanyaya tepki göstermiş ve karşı çıkmıştı.

Bizim kampanyayı başlatırken temel hareket noktamız Kürt İstilası gerçeğiydi. Bu istila hareketinden yola çıkarak hem PKK’ya sunulan mali desteğin bir nebze de olsa azaltılması hem de Türk’e has bazı milli değerlerin korunması hedefleniyordu.

Kampanya başlar başlamaz tepki gösterenlerden biri de Akşam gazetesinin popüler kültür yazarı Oray Eğin’di. Eğin, 4 Aralık 2007 tarihinde yazdığı “Çok tehlikeli bir oyun” başlıklı yazısında şunları yazıyordu:

“Dün odatv.com’da gördüm haberi. İstanbul’da bir rozet salgını başlamış. Kimin dağıttığı bilinmeyen rozetlerin üzerinde ‘Alışverişimi Türk’ten yapıyorum param PKK’ya gitmiyor’ yazıyor. Çok tehlikeli bir bölücülük bu. Bir an önce en sert şekilde tedbir alınması gerekiyor ve bu rozet dolaşımı acilen engellenmeli. Yıllardır süren Türk-Kürt kardeşliğinin bazı ucuz insanların hesaplarıyla bozulmasına izin verilmemeli.”

Sekiz ay önce TÜRKSOLU’nun kampanyasını “bölücülük” ve “bazı ucuz insanların hesapları” olarak değerlendiren Oray, Alaçatı’da Türkiye’nin Kürt İstilası gerçeğiyle karşılaşmış. 16 Temmuz tarihli yazısında karşılaştığı durumu şaşkınlıkla anlatıyor:

“Bundan birkaç ay önce Alaçatı’daki yerellerden birinin ensesinde dikiş ve bandaj görünce ne olduğunu sormuştum. Bir gece önce kavgaya karışmış ve bıçaklanmış tam ensesinden. Kavganın neden çıktığını sordum, verdiği tek cevap ‘Kürtlerle kavga ettim’ olmuştu. Az gelişmiş bir kasabanın az gelişmiş bir gencinin verdiği ilkel ve milliyetçi bir tepki diye geçiştirdim, sonra da bu kavgayı soruşturdum. Sadece çarşıdaki az gelişmiş çocuklar değil, Alaçatı’da aklı başında olduğunu düşündüğümüz kimi insanlar da Kürtlerin gelmesinden şikâyetçi galiba. Bu yönde yüksek sesler yükseliyor. Anlayacağınız Alaçatı’da gizliden gizliye bir terör yaşanıyor. En enteresan olanıysa, yerel güvenliğin mağdurun tarafını tutmaması. Bırakın Ergenekon’u ya da parti kapatmayı, Türkiye’nin öncelikli sorunu budur: Küçük insanın ırkçılığı. Bu bütün diğer gelişmelerden daha tehlikelidir.”

Görüldüğü gibi Oray’da yazılarını yazdığı bürosundan mı desek artık her neresiyse çıkıp insan içine karıştığında Türkiye’nin gerçekleriyle karşılaşıyor. Alaçatı’daki vatandaş durduk yerde sırf Kürt olduğu için kavga etmiyordur. Ama vatandaş kiminle kavga ettiğini çok iyi biliyor. Eskiden böyle şeyler olmazdı. Yani insanlar birbirlerini etnik kimlikleriyle tanımlamazlardı. Birine “kiminle kavga ettin?” diye sorduğun zaman Ahmet’le ya da Mehmet’le derdi, Kürt’le demezdi. Peki, bu ayrımı Türk insanının kafasına kim yerleştirdi? Tabii ki yıllardır etnik kimlik üzerinden bölücülük yapan Kürtler.

Oray hâlâ bu yaşananları “küçük insanın ırkçılığı” suçlamalarıyla anlamazlıktan gelmeye devam etsin. Türkiye’nin gerçeği ne yazık ki bu. Oray kabul etse de bu, etmese de bu. Kimileri sözle, yazıyla anlar, kimileri yaşadıklarından dersler çıkararak anlar. Oray gibilerse hiçbir zaman anlayamazlar.


Türk bayramı mı? Kürt bayramı mı?

Tayyip, Bağdat seferinde Talabani ile kucaklaştı, Maliki ile anlaşma imzaladı ve son olarak başarısını halay çekerek kutladı.

Tayyip, Bağdat seferinde Talabani ile kucaklaştı, Maliki ile anlaşma imzaladı ve son olarak başarısını halay çekerek kutladı.

Tayyip, Bağdat seferinde Talabani ile kucaklaştı, Maliki ile anlaşma imzaladı ve son olarak başarısını halay çekerek kutladı.

Tayyip, Bağdat seferinde Talabani ile kucaklaştı, Maliki ile anlaşma imzaladı ve son olarak başarısını halay çekerek kutladı.

Tayyip sonunda önemli bir adım daha atarak Irak’a gitti. Türkiye Ergenekon operasyonu ile çalkalanırken yapılan ziyaret, gündemin oldukça yoğun olması nedeniyle medyada da fazla yer bulamadı. Böylece Tayyip’in tarihi adımlarından biri de güme gitmiş oldu. Şimdi belli kesimler diyecek ki zaten Tayyip de gezinin güme gitmesini istiyordu. Çünkü böylece verilen tavizlerin üstü örtüldü. Bu da bir bakış açısı tabi.

Her neyse. AKP’nin dış politikada başlattığı açılım furyasına nihayet Irak da katıldı. Bildiğiniz gibi ülke içinde Alevi açılımı ile başlayan süreç, Arap açılımı, Afrika açılımı gibi çabalarla sürüp gitmişti. Tayyip’in “kazan kazan” şiarıyla başlattığı bu hareketlerin sonuncusu, Türk düşmanı söylem ve politikalarıyla gündemden düşmeyen Irak oldu.

18 yıl aradan sonra Irak’a giden ilk başbakan olan Tayyip, burada tabiri caizse krallar gibi karşılandı. Talabani’yle sarmaş dolaş olan Tayyip, bir dizi ikili anlaşmaya da imza attı. Yapılan anlaşmanın ise ne kadar tarihi bir anlaşma olduğu vurgulandı. İmzalanan stratejik anlaşmanın içerik olarak bir ilk olduğunu söyleyen Tayyip, böyle bir anlaşmayı daha önce hiçbir ülke ile imzalamadıklarını da ekledi. Anlaşma temel olarak ekonomik ve siyasi işbirliği öngörüyor. Tayyip ise bunun “Irak’ın dünya ile entegrasyonuna yardımcı olmak” olduğunu belirtti. Tabi bu anlaşmalarda Irak’taki ABD işgalinden beri Türkiye’nin de sürece müdahil olması için özel olarak çaba sarfeden Tayyip’in dışişleri danışmanı Ahmet Davutoğlu’nun da büyük payı var.

Türkiye, Tayyip’in bu ziyareti ve yaptığı anlaşmalarla birlikte Irak’taki işgal hükümetini resmen tanımış oldu. Bu durum Talabani’yi oldukça sevindirmiş ve “Bugün bizim için bayram” demiş. Yapılan anlaşma uyarınca iki ülke arasında ekonomik, askeri ve stratejik kararlar için ortak bir kabine kurulması da öngörülmüş.

Gerçi hiçbir zaman tanımama gibi bir durum olmamıştı ama önceki Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer, Talabani’ye randevu vermeyerek Türk devletinin tavrını ortaya koymuştu. Tayyip’in son ziyareti artık bu politikanın terkedildiğinin kanıtı olurken Türk dış politikasındaki aşınmayı da gözler önüne serdi.

İmzalanan anlaşmanın içeriği bir yana Tayyip’in dönüş yolunda Star gazetesine verdiği demeçteki bir ayrıntıya özellikle dikkat etmek gerekiyor. Kuzey Irak’taki yerel Kürt yönetimi ile ilgili açıklamalarda bulunan Tayyip, “Yerel yönetim ile alt düzeyde çalışmalarımız ve görüşmelerimiz devam ediyor. Yerel yönetim bölgesinde birçok ülkenin konsolosluğu açıldı. Ama kamuoyumuzda yerel yönetimlere karşı bir hassasiyet var. İster tanı ister tanıma ama Irak Anayasası’nda bu var. Bu eyalet sistemini getirmişler. Ben senin anayasanı tanımıyorum deme hakkımız yok.” diyerek yeni açılımları da sinyalini verdi.

Bu açılımların başında da demeçten anladığımız Kuzey Irak’taki Kürt bölgesine bir konsolosluk açma var. Böylece Kürt Devletinin tanınması da resmiyete dökülmüş olacak.

Zaten Kürt-İslamcı zevatın sevinçten havalara uçup “Türk Bayramı” manşetleri atması da bu yüzden olsa gerek. Abartılı yorumları görünce kendi kendimize Irak’lıların Türk bayramı mı, yoksa bizdeki işbirlikçilerin Kürt bayramı mı diye sormadan edemedik.

Bir de son olarak Türkiye’nin Irak askeri ve polisine eğitim ve teknolojik destek konusunda da Irak hükümeti ile mutabakata varıldığı gelen haberler arasında. Şayet bu haberler doğruysa Türk askeri, kendisinden PKK’lı teröristler istendiğinde “Size Kürt kedisi bile vermem” diyen Talabani’nin askerlerini eğitecek.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe