| Yunus Yılmaz |
Devrimci, demokrat
ve
Gerçek demokratlık Son zamanlarda Kürt-İslamcılar, dozajı giderek artan faşizan tutumlarını, kamuoyunda Atatürkçü kimliğiyle tanınan asker ve sivil aydın üzerinde yoğunlaştırmaya çalıştığı görülmektedir. Ordunun en tepesinde Kuvvet Komutanlığı yapmış Komutanlar ile medyanın bilindik gazetecileri bir sabah ansızın evlerinden alınarak sorguya çekildi. Kimileri ise, 1 yıldan fazladır içeride olmasına rağmen, daha neyle suçlandıklarını bilmiyor. Ama, bizim Kürt-İslamcılara bakılırsa suçları belli, Kamuoyunda Atatürkçü ve demokrat bir kimlik ile tanınmalarıdır! Oysa TÜRKSOLU, bunun bu duruma kadar geleceğini sürekli olarak kaleme aldı. O zamanlarda “Kürt-İslam Faşizmi” gerçeğini göremeyenler, şimdi bu faşizme maruz kalmaları veya kalmaya muhtemel olmaları hali doğduğundan telaş içindedirler. En büyük faşist olarak gördükleri TÜRKSOLU’nun, Kürt-İslam faşizmi karşısında, faşizmin doğru tahlilini yaparak, olaylara doğru pencereden bakarak, olası ihtimalleri bir bir dile getirmesi ve bu ihtimallerin gerçekleşmesi karşısında şaşkına dönmüşlerdir. Olaylara devrimci kafa ile değil de, işbirlikçi kafa ile bakarsanız; Türk milliyetçilerini öcü görür, Kürt-İslamcıları dost görürseniz sonunuzun bu olması kaçınılmaz olur haliyle. Tüm bu olaylar karşısında şaşmayan ve halen doğru tahliller yapan bir tek TÜRKSOLU olmuştur. Neden? Çünkü, TÜRKSOLU gerçek devrimci, gerçek demokrat, gerçek Atatürkçüdür de ondan. Çünkü, ülkesinin bağımsız olmasını isteyen, açık pazar haline getirilmesine karşı olan devrimci, demokrat bir anlayış, gerçek özgürlüğü ve demokrasiyi tam manasıyla savunur ve faşizmin karşısında dimdik ayakta durabilirde ondan. Oysa, ülkesinin işgaline ve sömürülmesine karşı çıkmayan, Faşizm ile uzlaşmaya çalışan bir zihniyet, Faşizme ses çıkaramaz. Kendisi haricindeki herkese dokunmasına göz yumar, ta ki sıra kendisine gelinceye kadar. Sıra zaten kendisine gelince de iş bitmiş olur. İşte TÜRKSOLU, ülkesinin sömürülmesine karşı çıkarak gerçek demokratın yapması gerekeni yapmıştır. Buna da ilk olarak sömüren ülkeye karşı değil, içerideki işbirlikçi faşizm ile mücadele ederek yapmıştır. İçerideki işbirlikçi Faşist ise, bugün iktidardaki partinin ta kendisidir. Oysa bu Faşist parti bugün demokratlığın simgesi olarak lanse ediliyor. Devrimci demokratlarımız ise darbeci olarak. Ülkesini pazarlayan, bağımsızlığını ABD ve AB’ye teslim eden bir zihniyet demokratlığın, özgürlüğün simgesi olabilir mi? Olmaz ama, oluyor işte. Amerikanvari bir demokrasi ülkede yerleştirilmeye çalışınca maalesef bal gibi oluyor. İşte TÜRKSOLU, en başından beri gerçek demokratların; devrimciler ve Atatürkçüler olduğunu, Türkiye’yi Amerikan emperyalizminin bir sömürgesi durumuna getirmek isteyenlerin ise sahte demokrat olduğunu anlatmaya çalışıyor. Devrimci, demokrat ve Atatürkçü olmak suç mu? Günümüzde artık Kemalizm, Atatürkçülük gibi kavramlar Kürt-İslamcılar tarafından tukaka ilan edilmiştir. Kürt-İslamcıların, işbirlikçi ve sahte demokratlığının, kendi bünyesinde yaşamasına izin vermeyen Kemalizme düşman olmaları normaldir aslında. Çünkü, bu ülkeye gerçek demokrasi, ulusal bağımsızlık mücadelesi ile Atatürk tarafından getirilmiştir. Sahte olan sözde demokratlarımız; emperyalist, sömürgeci Amerikan demokrasisini savunmaları nedeniyle, vakti zamanında Amerikan mandacılığını bile kabul etmeyen Tam bağımsızlığı, tam özgürlüğü, tam demokrasiyi savunan Kemalizme düşman olmayacaklarda neye düşman olacaklar? Onlara göre bizler suçluyuz. Çünkü, milli kurtuluş savaşları ölçeğinde antiemperyalist mücadeleyi savunuyoruz. İşte bu tam da Amerikanın karşı olduğu bir şeydir. Amerikanın sömürgeci, dayatmacı, işgalci anlayışına itaat etmez karşı çıkarsanız ve onun size izin verdiği ölçüde özgürlüğü kabullenmeyip tam bağımsızlığı savunursanız adınız; anarşist, komünist, bozguncu olur. Zaten devrimci, solcu, Atatürkçülerde, Amerikan emperyalizmine ve onun demokrasi anlayışına karşı çıktığı için adı bozguncu, anarşist, statükocu olmuyor mu? Ülkesinin açık pazar haline getirilmesine karşı çıkan ulusalcılar “içe kapanarak mevcut düzeni korumak” olarak nitelendirilen statükoculukla; AKP gibi işbirlikçi bir partinin kapatılmasını isteyen ulusalcılarımız yine darbeci, cuntacı, faşist olarak adlandırılmaktadır. Bu adlandırmayı yapanlara baktığımızda da Amerikan demokrasisini savunan Kürt-İslamcılar olduğunu görüyoruz. Evet, devir değişti. Kürt-İslamcılar demokrat, devrimcilerimiz ise anti demokrat ilan edildi. Oysa tüm dünyada demokratlık, sol literatürde antiemperyalist devrimci bir mücadele verenler için kullanılır. Milli devrimci bağımsızlık savaşı olan Kurtuluş Savaşı, işte bu özelliği ile antiemperyalist bir mücadeledir. Kemalizm bu nedenle “gerçek demokratlığın”, “gerçek özgürlüğün” savaşı ve mücadelesi olmuştur. İşte Kemalistler; bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi için verilen bu savaşın bu mücadelenin mirasçısıdır. O nedenle Kemalistlerin savunduğu demokratlık suçtur. Milli devrimci bir demokrasinin mirasçıları, Kürt-İslam faşizminin tüm saldırılarına ve suçlu ilan edilmelerine rağmen utanmadan, namussuz olmaktan korkarak mücadeleye devam etmelidir. Bu ülkede en şerefli ünvan Atatürkçü olmaktır, yoksa işbirlikçi olmak değildir. Devrimcilerimiz, yıllardır kökü dışarıda olan ideolojileri savundukları gerekçesiyle hor görülüp, dışlandılar. İşte şimdi kökü dışarıda olmayan, bu devletin kuruluş ideolojisi olan Kemalizmi savunuyoruz.
Peki, şimdi niye gocunuyorsunuz? İster kökü dışarıda olsun, ister içeride olsun solcu olduğumuz, Atatürkçü olduğumuz için mi savunduğumuz her şeyi hor görüyorsunuz. İlle de sizin gibi mi olmak gerekiyor, Kürt-İslamcı mı olmak gerekiyor? Bizler, tüm baskılara ve faşist tutumlara rağmen devrimci, demokrat ve Atatürkçü olma suçunu işlemeye devam edeceğiz. Demokratlarımızın çileli yaşamı Kürt-İslam faşizmiyle mücadele ile geçmiştir. Demokratlarımız ne badireler atlattılar. 12 Martı, 12 Eylülü gördüler, ne provokasyonlar gördüler. Ne işkencelerden hukuksuz yargılamalardan geçtiler. Ve sonunda Demokratlarımız susturuldu, yorgun düştü. Ortalık Kürt-İslamcılara kaldı. Bugün de Ergenekon operasyonu adı altında demokratlarımız yine susturulmak istenmektedir. Asker ve sivil aydın zümre, çok değil bundan 36 yıl öncede uyduruk bir provokasyonla susturulmak, sindirilmek istenmişti. Bugünkü Kürt-İslam Mahkemeleri gibi o günlerde de Madanoğlu ve Bomba davaları gibi faşist düzenin mahkemeleri, 12 Mart faşist düzenin devam ettirilmesi için çalışıyordu. Hatta, Devrimcilerimiz daha 12 Martın ilk günlerinden itibaren “Balyoz” lu ve “Fırtına” lı operasyonlarla sindirilmeye çalışılıyordu. İşte böyle çalkantılı günlerde yorgun demokratlarımızdan Talat Turhan ve Numan Esin gibi Devrimci subaylarımız da kendi paylarına düşeni alıyorlar ve “Ziverbey” işkence evinde sorguya tutuluyorlardı. Tümgeneral Celil Gürkan’ da, ellerine ve ayaklarına zincir bağlanarak sorguya çekilmişti. Aslına bakılırsa bugünkü Kürt-İslamcıların temeli daha o günlerde atılmıştı. 12 Mart döneminde Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Komutanlar arasındaki çekişmede Memduh Tağmaç ve Faik Türün ikilisinin yanında yer alarak Faruk Gürler ve Muhsin Batur ikilisine cephe alıyordu. İşte, Tağmaç-Türün ikilisinin yanında olan Cevdet Sunay, daha o yıllarda: “Bu (laik) okullardan yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilmez. On yıl sonra bunların hepsi iş başına geçecekler. Onlara nasıl güvenebiliriz? Hem biz laik okullara karşı İmam-Hatip Okullarını bir alternatif olarak düşünüyoruz. Devletin kilit mevkilerine yerleştireceğimiz kişileri bu İmam-Hatip okullarından yetiştireceğiz” diyordu. Bugünlerde ülkemizde estirilen Kürt-İslam faşizmi de, Cevdet Sunay’ın övdüğü İmam-Hatip okullarından yetiştirilen Kürt-İslamcılar tarafından estirilmektedir. Bu faşizm rüzgarı nasıl esmesin ki, bu okuldan yetişen bir Kürt-İslamcı; Cumhurbaşkanı, diğeri ise Başbakan olmadı mı? 12 Mart faşizminin başında bulunan Cevdet Sunay, bugünkü Kürt-İslam faşizminin yegane sorumlusudur. Bu da bize göstermektedir ki, 12 Mart darbesi bile aslında bir Kürt-İslamcı darbedir. 12 Mart faşist darbesine giden süreçte de Kürt-İslamcı gençlik kullanıldı. 68 gençliği, Amerikan 6. Filosunu protesto ederken, devrimci gençliğe saldıranların başında Mehmet Şevket Eygi gibi bir Kürt-İslamcısının bulunması bir tesadüf değildi. Daha o yıllarda bile Devrimci-Demokrat gençliğin karşısına Kürt-İslamcılar çıkartılıyordu. Devrimci gençliğin karşısına fikir ile değil, bilgi ile değil; dini sloganlarla çıkıyorlardı. Kürt-İslamcıların derdi hep askeri hizaya getirmek olmuştur 12 Mart faşizmi Devrimci gençlerin karşısına Kürt-İslamcılar çıkartırken Devrimci subay ve aydınlarımızın ağzından işkenceyle Gürler ve Batur ismi alınarak provokasyon düzenlenmeye çalışılıyordu. Bu işkencecilerin başında ve yanında Kürt-İslamcıların destekçisi Cevdet Sunay bulunmaktaydı. Devrimci demokrat Talat Turhan’ın yargılandığı “Bomba davası” da İbrahim Çenet isimli bir gencin üzerinde bomba patlamasıyla başlamış birçok devrimci subay’ın tutuklanmasına neden olmuştu. Tıpkı bugünkü Ergenekon operasyonu kapsamında Ümraniye’deki bir evde bombaların bulunmasıyla onlarca kişinin tutuklanması gibi, ne benzerlik ama… Yine ne tesadüf ki, Kamuoyunda Atatürkçü kimliği ile tanınlar tutuklanırken, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Cevdet Sunay gibi Kürt-İslamcı biri, hem de onun övdüğü okullardan yetişme… Yine şu tesadüfe bakın ki, Bomba davasında da Genelkurmay başkanı ve iki kuvvet Komutanı sanık olarak ilan ediliyordu. Bugünde üst düzey iki komutan tutuklanıyor. Tesadüfünde böylesine pes doğrusu… Bu bile bize Kürt-İslamcıların tek derdinin Askeri hizaya getirmek olduğu gerçeğini göstermektedir. Çok değil bundan yaklaşık 10 yıl önce 28 Şubat süreci gerçekleşmişti. O zamanın dokunulamayan kudretli paşaları nerde, şimdiki paşalar nerede! Hatta bir paşamıza göre 28 Şubat süreci, 1000 yıl sürecekti, ama 10 yıl bile sürmedi. Peki, ne değişti? Ne mi değişti, türban Çankaya’ya çıktı. Kürt-İslamcılar tüm kaleyi ele geçirdi ve artık sıra askeri, hizaya getirmeye gelmişti. Bunun için ilk olarak askerin itibarı zedelenmeliydi. Bunun ilk adımı Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilerek yapıldı. Ardından Şemdinli provokasyonu ile Yaşar Büyükanıt Paşa, örgüt kurmak ile suçlanmaya çalışılmıştı. Onun peşinden ise Danıştay saldırısı ve Atabeyler operasyonu gerçekleştirilmişti. Özellikle Danıştay saldırısının olduğu ilk günlerden beri bunun, AKP’ye bir düzenlenmiş bir komplo olduğunu iddia eden Kürt-İslamcı AKP, Danıştay saldırısını Ergenekon operasyonu ile kendi lehine çevirmeyi bilmiştir. Demokratik yollardan AKP’yi deviremeyenlerin darbeci yollarla bu işi yapmaya çalıştığını söyleyen AKP, suçlu bir durumdan mazlum bir noktaya getirilmiş ve sözde demokratik yolların haricinde başka yollara başvuran asker ve sivil aydın kesimden hesap sorulmaya başlanmıştır. Tabii bu hizaya getirme işinin sonu gözükmemektedir. Görünen bir şey vardır o da; eğer, Kürt-İslamcı AKP, bir kazaya uğramaz ise Kürt-İslamcıların daha da pervasızlaşacağıdır. Zaten, asker, son operasyonlarla hizaya getirilerek kapatılma sürecinin rövanşı alınmak istenmektedir. Bakalım bu mücadeleden yorgun demokratlar mı galip çıkacak, yoksa Kürt-İslamcılar mı? Bekleyip göreceğiz ama, beklemeden önce çok şey yapmak gerekiyor. Örgütlenmek gerekiyor. Tabii sahte demokratların oyununa gelmeden örgütlenmek gerekiyor. Ahlanıp vahlanmadan örgütlenmek gerekiyor. Yorgun Demokratların TÜRKSOLU’ n da örgütlenmesi gerekiyor. Yoksa Kürt-İslamcılarla baş etmenin imkanı yoktur!
|