| Umut Yalım |
...Ve evlad-ı
Fatihan:
Merhaba Sağdıç, nasılsın? Kiminin ömründe: 1 gün 25 yıl, kiminin ömründe ise 25 yıl 1 gün gibi sürer. Bu, yaşamı nasıl algıladığımız ve yaşamı nasıl yaşamak istediğimizle ilgili bir durumdur. Bu sürme hali: Bir nitelik ve nicelik kavgasıdır. Belkiyse de, bir görecelik meselesidir. Ancak, biliyoruz ki, o Kalpak Kuşağı’nın böyle bir nitelik ve nicelik kaygısı olmamıştır. Bu tür kaygılar o kuşağa yakışmaz. O’nlar, sevdikleri kalple savaştıkları ve savaştıkları kalple sevdikleri için, yaşamlarının sürmesiyle pek ilgilenmemişlerdir. Bir emanetçiye bırakıp yaşamlarını, davaları uğruna döğüşmüştürler. Bu, zaten yaşamanın kendisidir. Kişi, yaşamayı düşünerek yaşayamaz. En iyisi, ömrümüzü bir askıya asıp, tek başımıza yaşamsız yaşamak. Velhasıl, konuşmamız gerek. “Amma doluymuşun be!” Yaaa, öyle işte. Ne yaparsın, o Kalpak Kuşağı’nı tanıdıkça, yaşadığımdan utanıyorum. Bağımlı bir yurdun yurttaşının yaşamı, yaşam mıdır? Bağımlı bir yurdun yurttaşının sevdası, sevda mıdır? Bağımlı bir yurdun yurttaşının kıldığı namaz, namaz mıdır? Yediği ekmek, ekmek midir? Ne dediydi Urfa müftüsü o kalpak zamanda: “Düşman işgalinde kıldığımız namaz, bize haram olsun!”. Yaşamımız da, sevdamız, namazımız, duamız, ekmeğimiz ve diğer bizim sandıklarımızın hepsi de bize ait değil; daha da kötüsü, ilersi bizden sorar olacak bunun hesabını. Hem burada, hem de ulu divanda. Yani, hepsi haram olacak bize. Yüzümüz olacak mı bakalım o anda bizim? Oysa ki, Kalpak Kuşağı alnı ak dolaştı. Yaşamı yaşam, sevdası sevda, ölümü de ölüm oldu. İnsan, yalnızca ölümün kendisine ait olduğunu sanır çoğu zaman. Ancak, ölümümüz bile kendimizin olamayacak böyle sürerse bu devran. Ölümümüz, bağımlı bir yurdun yurttaşı olarak kalırsak, bize ar olacak. Kara bir halka olarak gelecek kuşaklara kalacak. Korkum budur: Tam bağımsız ölememek. Zaten de, o Kalpak Kuşağı’nın özsözü bu ilkeyle biçimlenmişti ve de, o kuşağın en kalpaklısı şöyle haykırmıştı: “Ya İstiklal, Ya Ölüm!...” O’nlar biliyordular: Bağımsız olamayan biri: Ne yaşayabilir, ne sevebilir, ne de ölebilir idi. Bunun uğruna, O’nlar, kendi yaşamlarını yaşayabilmek için öldüler. Kendi sevdalarında sevebilmek ve de kendi ölümlerini ölebilmek için öldüler. Hasan da, o kuşaktan olduğu için biliyordu bunu. Suzan’ı, kendi sevdasında, kendi bağımsız sevdasında sevmek istiyordu. Bundandı ki, işgal bitmeliydi. Vatan ve Suzan için döğüşmeliydi. Yenilgi: Hem vatanı, hem de Suzan’ı yitirmek demekti. Yengi: Olmazsa olmazdı. Buna adamıştı kendini Hasan. Tüm bunları düşünüyordu Hasan, hala o tümseğin üzresinde bakarken Boğaz’a. Bu kısa sürede bunları düşünmek bir dünya rekoru olmalıydı; ancak değildi: Aşktı, Suzan’dı. Kişi aşıkken artık insan değildir, aşıktır. Aşıkken de, insanüstü bir takım güçlere sahip olabilir: Soluk almadan yaşamak, en kısa sürelerde en uzun mesafeleri aşmak, kurşuna koşmak, bir anda bir çok şeyi düşünmek, yememek-içmemek ve hatta yaşamamak gibi. Kişi, yaşamadan da sevebilir. Hele bir de bu kişi, Kalpak Kuşağı’ndan ise. Demin de dediydim: O’nlar, yaşamlarını bir yük sayarak savaştılar. Özünde işin sırrı bu idi: Aşık olan için yaşam bir yüktür. İster bu vatan aşkı, isterse kişiye duyulan aşk olsun, farketmez. Yaşamını sırtında taşıyan aşık olamaz. Bundandır ki, aşık olan insan değil, aşıktır; bir insanüstü bir kişiliktir artık. Hasan da, insanüstü kervanına katılmıştı artık. Hem vatana, hem de Suzan’a aşık olduğundan. Bir anda her şeyleri düşünebiliyordu Hasan. Acaba, Suzan da aynı durumda mıydı? Tanışalı birkaç saat (Dakika bile olabilir) olmasına karşın, Hasan’ın düşündüklerini düşünebiliyor muydu? Hasan’ın duyumsadıklarını duyabiliyor muydu, O da, Hasan gibi? İşin bu yanını bilemiyorum, Sağdıç. Belkiyse, o an, Suzan bile bilemiyordu bunu. Ancak, Hasan, her şeyleri biliyordu. O an, orada, aşıktı Suzan’a. Birden, gelecek 20- 30 yılın bir dökümünü bile yapmıştı kafasında: Memleket kurtulacak, Suzan ile evlenilecek, birçok çocuk olacak ve mutlu bir biçimde ölünecek idi. Bu dökümü yaparken Hasan, elini tutmak istedi Suzan’ın. Cesaret edemedi. Ölüme cesaret ederdi, ancak buna edemedi. Demek: Sevmek, ölmekten daha güçtü. Daha cesaret gerektiriyordu. Bu cesarete hazır olması gerekti Hasan’ın. Aynı: Ölüme hazır olduğu gibi. Hasan düşünürken bunları, Suzan’ın sesiyle irkildi: “Ben gitsem iyi olacak, Hasan Bey. Vakit epey geç oldu.” “Tabi, Hanımefendi. Haklısınız. İsterseniz...” “Evet, Hasan Bey?” “İsterseniz, gideceğiniz yere kadar size refakat edebilirim, Hanımefendi.” “Teşekkür ederim, Hasan Bey, ancak bu pek uygun düşmez.” “Hakkınız var, Hanımefendi. Nasıl düşünemedim ben bunu. Özürlerimi kabul ediniz.” “Tabi, Hasan Bey.” “Teşekkür ederim, Hanımefendi. Sadece bir sual edebilir miyim size?” “Tabi, Hasan Bey.” “Nerede ikamet ediyorsunuz, Hanımefendi?” “Aşiyan’da, Hasan Bey.” “Aşiyan... Peki, tam olarak nerede?” “Neden öğrenmek istiyorsunuz bunları, Hasan Bey?” “Rüyamda yanlış eve girip, yanlış birini görmemek için, Hanımefendi.” “Tamam, o zaman, Hasan Bey. Saçaklı Köşk. Kime sorsanız gösterir.” (Muzip bir halle yanıt verir) “Teşekkürler, Hanımefendi. Hayırlı günler, hayırlı akşamlar.” “Size de, Hasan Bey. Size de...” Hasan, ayrıldı o an Suzan’dan. Daha doğrusu: Suzan ayrıldı Hasan’dan. Ancak, Hasan hala Suzan’laydı. Öylece yürümeye başladı. Sankiyse, yanında Suzan da vardı. Hasan konuşsundu da, O da dinleseydi sankiyse. Hasan da konuşmak istiyordu ancak arada sırada yanından insanlar geçiyordu. Haliyle, tuhaf bir görüntüye dönüşebilirdi bu durum. Tüm kendini zorlamasına karşın, konuşmadı kendi kendine. Üzresinde çünkü üniforma vardı. Üniforma varken, kendisine söz söyletemezdi. Olmazdı. Derin bir içre çekme gibi yürüdü sokakta. Solda yine İngiliz topları duruyordu. Ara da bir, İngiliz’in de sarhoş erleri geçiyordu önünden. Bir Türk gibi güzel içeni görmemişti Hasan. Bu BeyazAdam’ın topu içince sapıtıyordu. Biz içince güzelleşiyor, bu’nlar içince ise adi bir çirkeflik yapışıyordu üzrelerine. Neyse... Yürümeyi sürdürdü Hasan. Birkaç saat önce düşürdüğü fesinin önünden geçti. Kimseler almamıştı. Belkiyse, tenezzül bile edilmemişti. Yerdeki artık Osmanlı’ydı çünkü. Ne Osmanlı’nın yerden kalkacak mecali vardı, ne de Osmanlı’yı yerden kaldıracak bir niyet. Öyle tek boğum yere kapaklanmış duruyordu. Ne acı. Ne yazık. Atamız Osmanlı! Şimdiyse, izmarit değerinde bir nesne idi ancak. Yürümeyi sürdürdü Hasan. Fes, epey gerilerde kalmıştı. Ancak yürürken, ta şimdi ayrılınılmış bir sevgili gibi, arada bir dönüp bakıyordu Hasan. Ne acı. Ne yazık. Eski bir sevgili gibi Osmanlı! Neyse... Yürü yürü geldi Hasan Harbiye’ye yeniden. Tam girecekti ki kapıdan: “Fesin nerede?” “Mazide.” “Ne?” “Önemli değil.” Hasan’la uğraşırken kapıdaki nöbetçi, birden okulun komutanı gelmiş, bu andan yararlanıp, hemen içreye kaçmıştı Hasan. Oysa, bu kaynama gerçekleşmemiş olsa idi, işi güç olacaktı Hasan’ın çünkü okula fessiz alınmıyordu öğrenciler. Ancak Hasan içredeydi. Hemen yatakhanelerin yolunu tuttu. Giysileriyle, Işıklar Lisesi’ndeki ilk günü gibi, yatağa uzandı. Bir yandan fesi düşündü, bir yandan vatanı ve bir yandan da Suzan’ı. Acaba şimdi, şu an; fes ne yapıyordu, vatan ne yapıyordu, Suzan ne yapıyordu? Hasan, o an, Harbiye’de olmayı bir vakit kaybı gibi düşündü. Vatanı kurtarmak için Harbiye’ye gerek yoktu, o an, O’nun için. Tek başına bir cephe ve cepaneydi artık O. Attila, Fatih ya da Selahaddin Eyyubi, Harbiye’ye mi bitirmiştiler yaptıklarını yapmak için? Ancak sonradan anlayacaktı Hasan Harbiye’nin anlamını: Çünkü ‘Yıldırımlar yaratan ırkın ahfadı’ aldanmazdı. Ne dediydik: Vatanı kurtarmak için Harbiye’ye gerek yoktu, o an, O’nun için; ayrıca, Suzan’ı sevmek için de Harbiye’ye gerek yoktu. O an. O’nun için. Harbiye, hem vatandan, hem de Suzan’dan bir ayrılıktı şimdi, Hasan yatağa uzanmış tavana bakarken. Harbiye, vatan ve Suzan’ı sevmek! Acaba ne olacak? Biraz yoruldum, Sağdıç. Bugün burada duralım. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|