Ha Avrupa Birliği ha Akdeniz Birliği



Üstte Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın eşi Esma Esad,
ortada Katar Emiri Şeyh El-Tani’nin eşi Şeyhika Mozah ve altta
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan. |
|
Avrupa Birliği dönem başkanı Fransa’nın ev sahipliğini yaptığı Akdeniz İçin Birlik toplantısı somut sonuçlardan daha çok iyi temenni dilekleri ile sona erdi. Avrupa Birliği üyesi ve Akdeniz’e kıyısı bulunan toplam 43 ülkenin hükümet ve devlet başkanlarını bir araya getiren toplantının kapanış bildirgesinde Akdeniz’in ve Ortadoğu’nun nükleer, kimyasal, biyolojik tüm silahlardan tamamen arındırılması, Akdeniz’in kirlenmesinin önlenmesi gibi somut olmaktan daha çok sözde kalmaya mahkum mesajlar vardı vardı.
Akdeniz İçin Birlik projesine, uluslararası alanda kendisine çok büyük artılar kazandıracağı için Sarkozy tarafından büyük önem veriliyor. Seçimlerden önce birçok kez Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yeri olmadığını, Akdeniz ülkelerinin kendi aralarında bir birlik oluşturması gerektiğini söyleyen Sarkozy, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı bu toplantıya dahil etmek için oldukça uğraştı. The Economist’e göre Akdeniz İçin Birlik projesini Türkiye’deki AB yanlıları, Türkiye gibi ülkeleri baştan savmak için kurulmuş bir organizasyon olarak görüyor. AKP hükümeti, sağ hükümetlerin 50 yıldır girmek için kapısında süründüğü Avrupa Birliği’nden bu noktada vazgeçip kendisini Kuzey Afrika ülkeleriyle eşdeğer statüye indirecek bir birliğe katılır mı sorusunun yanıtı elbette hayır. Bir adım bile geri atmam diyen birisinin attan inip (!) eşeğe binmesini beklemek saflık olur. Erdoğan’ın sırf bu korkularını gidermek için kapanış bildirgesine; “Akdeniz İçin Birlik, Avrupa Birliği’nin genişleme politikasından, katılım müzakerelerinden ve müzakere öncesi görüşmelerden bağımsızdır” ifadesi eklendi. Böylece Başbakanın korkuları biterken bizler yeniden Avrupa Birliği korkuları görmeye başlamış olduk.
Doruk toplantısına damgasının vuran kişi ise (Carla Bruni’yi saymazsak) Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad oldu. 2005 yılında Lübnan eski Cumhurbaşkanı Refik Hariri’nin öldürülmesinden sorumlu tutulduğu için öncülüğünü Fransa Cumhurbaşkanı Jasques Chirac’ın yaptığı Suriye’yi uluslararası alanda yalıtma girişimi Sarkozy tarafından sona erdirilmiş oldu. Jasques Chirac da Esad’ın varlığını protesto etmek için Bastil günü geçidine katılmadı.
Toplantının en somut sonucu ise Suriye’nin Lübnan’ın egemenliğini tanıması oldu. Kararın ardından iki ülke karşılıklı büyükelçi atayacak. Doruk toplantısının akıllarda kalacak en önemli karelerinden birisi ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in ilk kez birbirine bu kadar yakın olması oldu. Gerçi Esad, BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon ile el sıkışan Olmert’le yüz yüze gelmemek için sırtını döndü ama daha önce iki liderin aynı fotoğraf karesinde görüneceğine kimse inanamazdı.
Toplantının ardından bizim aklımızda kalan en önemli fotoğraf kareleri ise toplantıya katılan ülke liderlerinin onuruna Petit Palais’te verilen yemek sırasında geldi. Suriye ve Katar gibi çağdaşlık ve laiklik yönünden Türkiye’den kat be kat geride olan ülkelerin liderlerinin eşleri bile Emine Erdoğan ve Zeynep Babacan ile kıyaslandığında son derece çağdaş görünüyordu. İslami kuralların toplum yaşamında egemenliğini sürdürdüğü Katar ve Suriye gibi ülkelerin başbayanları İslami kurallardan belki de haberdar olmadıkları için böyle giyinmişlerdi. Belki de dini siyasallaştırmaya gereksinim duymadıkları için istedikleri gibi giyinebiliyorlar. Nedeni ne olursa olsun bizimle aynı çağda yaşadıkları kesin. Darısı bizimkilerin başına…
|
Belçika’da bölünme kaosu
Belçika’da 10 Haziran 2007 tarihindeki genel seçimlerin ardından başlayan ve 20 Mart 2008’de hükümetin kurulabilmesiyle geçici bir süre sona eren siyasi kriz, Belçika Başbakanı Yves Leterme’nin 116 gün sonra istifasını Kral II. Albert’e sunmasıyla yeniden alevlendi. Özerklik reformunu bir türlü yaşama geçirmeyi başaramadığı için istifasının sunan Leterme’yi Kral II. Albert kabul etse de istifayı şimdilik askıda tutuyor.
Yves Leterme’nin istifasını sunma nedeni ise seçimlerin ardından hükümetin uzun süre kurulamama nedeni ile aynı: Belçika’yı oluşturan iki etnik grup olan Valon ile Flamanlar arasında derin görüş ayrılıkları. Leterme bu durumu; “Belçika’daki federal sistem limitlerine ulaştı” diyerek özetliyor. Kısacası Valonlar ve Flamanlar arasındaki kurumsal reformlar konusundaki görüş farklılıkları artık aşılamaz boyuta gelmiş durumda. Leterme, koalisyon hükümetindeki bu görüş farklılıkları yüzünden başlangıçta belirlediği takvim ve programı uygulayamadığını söylüyor.
Belçika’yı bölünmeye götüren temel neden ülkede iki farklı ulusun ve iki farklı dilin konuşuluyor olması ve bu yüzden bir türlü anlaşamamaları. 10 milyonluk ülke nüfusunun yüzde 58’ini Flamanlar, yüzde 31’ini Valonlar oluşturuyor. Ülke Flaman bölgesi, Valon ve Brüksel olmak üzere üç yönetim bölgesine ayrılıyor. Flaman bölgesinde Flemenkçe konuşulurken Valon bölgesinde Fransızca konuşuluyor. Ülkeyi bölünmeye götüren ve ve halkı birbirine düşüren süreç de bu noktada yaşanıyor. Örneğin Başbakan Leterme bile Fransızca konuşan Belçikalıları “Flamanca öğrenecek yeteneği ve zekası olmayan insanlar” olarak nitelendiriyor ve hatta Kral II. Albert’in dahi iyi Flamanca konuşamadığını savunuyor. Başbakan Leterme’ye göre Flamanların yaşadığı Flander “bölgesi”, Flaman çıkarlarını Belçika’nın çıkarlarının önünde tutuyor. Başbakan Leterme bile kendi ülkesini “tarihin bir kazası” olarak görüyor.
Görüleceği üzere ekonomisi ne kadar gelişmiş olursa olsun, hatta Avrupa Birliği’nin merkezi bile olsa tek dilin ve tek ulusun egemen olmadığı bütün ülkeler zaman içinde bölünmekten kurtulamıyor. Valonlar ve Flamanlar uluslararası ekonomik göstergelere göre dünyanın en gelişmiş ülkelerinden birinde yaşıyorlardı. Yani bizim “Güneydoğu’ya yatırım yaparsak bölücülük azalır”cıların tezlerine göre Belçika gibi bir ülkenin bölünmesi olanaksıza yakındı. Belçika örneği bize çok açık bir biçimde gösteriyor ki, ülkelerin bölünmeleri bölgeler arasında sosyo-ekonomik dengesizlikten daha çok tarihten gelen özelliklerin farklı olmasından ve ulusal bir birlik oluşturulamamasından kaynaklanıyor. “Kral, futbol takımı ve bira ortaklığı” dışında birleştirici hiçbir değere sahip olmayan bir devletin bölünmesi zaten tarihsel zorunluluktur. Belçika’nın bölünmesine karşı çıkan Belçikalılar ise son bir umutla “ulusal paranoya” göstererek apartmanlarına Belçika bayrakları asıyor. Fakat kabul etmek gerekir ki, Belçika için iş işten artık geçmiş durumda. Bizler ise Belçika örneğinden ders almak yerine, Kürtçe TRT gibi saçmalıklarla ülkenin ortak değer sayısını giderek azaltıyor ve farklılıkları çoğaltma yolunu tercih ediyoruz. Çok geç olmadan bu gerçekleri birilerinin görmesi gerekiyor.
|
Taliban ISAF’a aman vermiyor
ABD ve NATO güçleri Afganistan’da ardı ardına darbe yemeyi sürdürüyor. Taliban’ın yalnızca son bir-iki ay içindeki saldırıları NATO’nun Afganistan’da denetimi yitirdiğini açık biçimde gösteriyor. Kandahar’da çok iyi korunan bir cezaevine baskın düzenleyerek yüzlerce mahkumu serbest bırakan, ABD askerlerinin en yoğun olduğu bölgelerden birinden üç askeri helikopteri kaçıran Taliban, son olarak ABD askerlerini saklandıkları inlerinde vurdu.
Taliban’a bağlı milisler geçtiğimiz hafta Pakistan sınırı yakınındaki Kunar ili Vanat köyündeki “İleri Operasyon Üssü”ne sürpriz bir saldırı düzenlediler. Birçok koldan makineli tüfekler ve roketatarlar ile düzenlenen saldırı sonucu 9 ABD askeri yaşamını yitirirken, 15 kadar ABD askeri de yaralandı. Taliban sözcüsü Zabiyullah Muhammed, yaptığı açıklamada üssü tamamen yok ettikleri söyledi. Son saldırı, 2005 yılında aynı bölgede bir Chinook helikopterinin roketatar ile düşürülmesi sonucu 16 ABD deniz komandosunun öldürüldüğü saldırının ardından ABD askerlerinin tek bir saldırıda verdiği en büyük kayıp olarak kayıtlara geçti.
Şafak sökerken gerçekleştirilen bu saldırı hem Amerikan askerlerini hem de askeri uzmanları kelimenin tam anlamıyla şoka uğrattı. Askeri uzmanlara göre Taliban güçleri artık NATO askerleriyle sıcak çatışmaya girmeyecek, intihar saldırıları yapacaktı. Zira Taliban milisleri yüz yüze bir çatışmada karşı tarafın güçlü olduğunu anlamıştı.
Fakat Taliban güçlerinin askeri uzmanların stratejilerini henüz bilmediklerinin anlaşılması fazla uzun sürmemiş oldu. Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’nün (ISAF) sözcüsü Yüzbaşı Mike Finley de askeri strateji uzmanlarının tezlerini adeta yalanlıyor: “Çok iyi organize edilmiş ve gaddarca bir saldırıydı. Hava destekli çatışma militanların üssü ele geçirmesini engelledi.” Finley’in açıklamalarına bakılacak olursa, hava desteği bittiği anda Taliban’ın bir NATO üssünü bile eline geçirmesi an meselesi. Son saldırıların da gösterdiği gibi Taliban büyük ölçüde toparlanmış durumda ve 2008 yılı büyük olasılıkla ISAF için 2001’den sonraki en kötü yıl olacak.
Bölgeden gelen haberlere göre NATO güçleri saldırının ardından Vanat köyündeki üssü apar topar boşaltmış durumda. NATO adına açıklama yapan Mark Laity zaten üssün geçici olarak oluşturulduğunu, çok uluslu gücün bundan sonra da güçlü bir biçimde bölgedeki varlığını sürdüreceğini söyledi. Anlayacağınız tam anlamıyla kedi ve uzanılamayan ciğer durumu. ABD askerleri tüm ağır silahları da beraberinde götürerek bölgenin denetimini 20 polise emanet etmişler. Ağır silahlı yüzlerce ABD askerinin yapamadığını bakalım 20 polis yalnız tabancayla nasıl gerçekleştirecek.
|
Korkunun ecele faydası yok
Psikiyatri bilimine göre paranoya, kişinin çevresi hakkında aşırı kuşku duymasıdır. Amerikan Yurttaş Özgürlükleri Birliği (ACLU) adlı kuruluşun son açıklamasına bakacak olursak ABD’nin hastalığına paronoya tanısı koyabiliriz. Zira, El Kaide’nin düzenlediği 11 Eylül saldırılarının ardından büyük bir güvenlik boşluğu olduğu ortaya çıkan ABD, bir daha böyle bir saldırıya uğramamak için artık paronoya derecesinde önlem almaya başlamış.
ACLU’nun raporuna göre deyim yerindeyse ABD hükümetinin terör listesinden bir tek uçanla kaçan kurtulabilmiş durumda. ACLU’dan yapılan açıklamaya göre FBI’nın teröristler hakkında bilgi topladığı Terör İzleme Merkezi’nce hazırlanan raporda 2007 yılı Nisan ayı itibarıyla 700 bin kişinin adı bulunuyor. Üstelik bu listeye her ay 20.000 kişi daha eklendiğinden şu an sayı 1 milyonu aşmış durumda.
Listedeki adlara şöyle bir göz atmak paranoya derecesini gözler önüne sermeye yeterli. Örneğin Nelson Mandela ancak 90. yaş gününde bu sözde terör listesinden kurtulabilmeyi başarmış. Mandela kendini yine de şanslı sayabilir; çünkü Saddam Hüseyin ölmüş olmasına karşın halen daha bu listeden çıkabilmeyi başarmış değil. ABD’liler ya Saddam’ı işbirlikçilerine astırdıklarını bilmiyorlar ya da ölüsünden bile hâlâ korkuyorlar.
Listede dikkati çeken diğer bir isim ise Demokrat Parti Senatörü Ted Kennedy. Yani adamın neredeyse bütün sülalesi ABD yönetiminde görev almış, hatta bazıları işi abartıp ABD Başkanı bile olmuşlar ama bu Ted Kennedy’nin terörist damgası yemesine engel olamamış. Ted Kennedy’nin terörist damgası yemesinin nedeni belki de, şimdiye kadar kullandığı en değerli oyun, Bush’un Irak’ı işgaline yetki veren yasaya ret oyu olduğunu söylemesidir. ABD’nin işgal politikalarına karşı çıkarsanız, senatör bile olsanız potansiyel teröristsinizdir.
Listenin en korkulan isim ise John William Anderson. Bu teröristin daha gazetelerde bir fotoğrafı bile yok. Bu, Anderson’un şimdiye kadar çok iyi gizlenmiş olmasından değil, daha yalnızca 6 yaşında olmasından kaynaklanıyor. Ne yaptıysa FBI ajanlarını iyi korkutmuş doğrusu…
Listeden de görüleceği üzere ABD hükümeti yeni doğanlardan ölülere, kendi senatörlerinden diğer ülkelerin devlet başkanlarına kadar herkesi listeye dahil etmiş. Kabul etmek gerekir ki ABD’nin haklı olduğu bazı noktalar var: Dünya üzerinde ABD’den nefret eden insanların sayısının gerçekten çok fazla olması gibi. Ama 6 yaşındaki bir çocuktan terörist saldırı beklemek, ya da kuşaklar boyu ABD siyasetine yön veren bir aileden gelen bir senatörü terörist ilan etmek paranoya belirtisi olabilir. Paranoya yalnız kendilerine zarar verse bir sorun yok ama paranoyanın ileri derecelerinde kişi artık çevresindeki kişilere de zarar vermeye başlıyor. Yani paranoyak olan ABD olacak ama cezasını her zamanki gibi Üçüncü Dünya çekecek.
|
El yapımı füzeler!
ABD saldırısı giderek yaklaşırken Tahran yönetimi de ordusunu sürekli güçlendiriyor. Birçok ülke tarafından silah ambargosu uygulandığı için kendi silahını kendisi geliştiren İran yönetimi, geliştirdiği bu silahların denemesi ile de düşmana gözdağı veriyor.
İran’ın olası bir savaşta en büyük kozu uzun menzilli füzeleri. İran bu füzelerin hem erimini hem de isabet oranını sürekli olarak yükseltiyor ve her füze denemesini büyük bir şova dönüştürüyor. İran son olarak 2.000 km. menzilliyle İsrail’i de vurabilecek Şahap-3 füzesi de dahil olmak üzere 9 füzenin denemesini yaptı ve bu denemenin fotoğraflarını dünyaya dağıttı.
Fakat Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü uzmanı Mark Fitzpatrick’in havada yükselmekte olan 4 füzeyi gösteren bir fotoğrafta füzelerden bir tanesinin başka bir füzeden kopyalanmış izlenimi yarattığını söylemesi füzenin fotomontaj olup olmadığı sorusunu gündeme getirdi. Füzelerden birinin arkasındaki duman izi ve toz bulutu neredeyse tıpatıp iki resimden harmanlanmış gibi görünüyor. Fitzpatrick; “Bu, İran’ın füze kapasitesini ve nükleer programını abartmasının tipik bir örneği” diyor ve Şahap-3 füzesinin 2000 km. erimi olduğuna inanmadığını sözlerine ekliyor. Kimin gerçeği söylediğini umarız hiçbir zaman öğrenmek zorunda kalmayız!
|
El Beşir zorda!
Sudan Devlet Başkanı Ömer El Beşir’i okurlarımız anımsayacaktır. Geçtiğimiz aylarda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün özel daveti ile ülkemize gelen Ömer El Beşir, Anıtkabir Özel Defteri’ni kendisi imzalamaya tenezzül etmeyip yaverine imzalatarak büyük bir skandala neden olmuştu. El Beşir’in ülkemize çağrılması bile aslında başlı başına bir skandaldı; çünkü El Beşir, Darfur’daki katliamlardan sorumlu tutulduğu için tüm dünyada istenmeyen adam ilan edilmişti.
El Beşir’i tekrar gündeme getiren olaysa Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcısı Luis Morano Ocampo’nun, insanlığa karşı işlediği suçlar, soykırım ve savaş hukukunu ihlal ettiği gerekçesiyle Beşir hakkında uluslararası tutuklama emri çıkarılmasını istemesiydi. Ocampo’nun iddianamesi yargıçlar tarafından kabul edilirse, Uluslararası Ceza Mahkemesi ilk kez görev başındaki bir devlet başkanını yargılamış olacak.
Savcı Ocampo, Sudan Devlet Başkanının devlet aygıtını ve Cancavid adı verilen Arap milisleri kullanarak Darfur bölgesinde üç Hıristiyan kabileye soykırım yaptığını, köy ve kasabaları yakıp masum sivilleri öldürmesiyle savaş suçu işlediğini iddia ediyor. Çatışmalar, açlık ve salgın hastalık sonucu Darfur’da bugüne kadar 300.000 kişi yaşamını yitirirdi. 2 milyonu aşkın insan ise evlerini terk etmek zorunda kaldı.
Hartum yönetimi, uluslararası topluluktan gelen tüm baskılara karşın Cancavidlerle olan ilişkisini reddettiği gibi mahkemenin kararı ne olursa olsun tanımayacaklarını söylüyor. Hartum yönetimi geçen yıl da 20 aylık bir soruşturmanın ardından suçlu bulunarak teslim edilmesi istenen İçişleri Bakanı Ahmed Muhammed Harun ve Cancavit lideri Ali Muhammed Ali Abdal Rahman’ı mahkemeye teslim etmeyerek mahkemeyi tanımadığını göstermişti. Mahkeme altı hafta içinde iddianame ile ilgili kararını verecek.
Ama ortada şöyle bir gerçek daha var ki, savcı eğer bu tavrında samimi olsaydı, Beşir’den çok daha önce George W. Bush hakkında bu davayı açmış olurdu. Bu haliyle dava, dostlar alışverişte görsünden daha öteye geçemiyor.
|
|