| İnan Kahramanoğlu |
Darbeci olan Ordu değil Amerika
Darbe tehlikesi değil, ABD tarafından yönetilen Ergenekon operasyonu ile birlikte Amerikancı psikolojik savaşın dozu da giderek artıyor. Bu Amerikancı psikolojik savaşın görünen en büyük başarısı ise Türkiye’de bir “darbe tehlikesi” bulunduğu şeklindeki yanlış bir algılamanın neredeyse toplumun ve siyasetin tüm kesimlerince kabul edilmesi olarak ortaya çıkıyor. AKP ve Fethullahçıların başını çektiği Kürt-İslamcı faşist çete, zaten “darbeye karşı demokrasi cephesi”nin öncü kuvveti durumunda. AKP’nin ve tarikatların peşinde “demokrasi cephesi”ne katılan kimi solcular da “darbeye karşı ses çıkartmak”la meşguller. Ancak Amerikancı psikolojik savaşın esas başarısı bu ittifakın dışında kalan ve hatta bu psikolojik savaşın doğrudan hedefi olan kesimler üzerinde ortaya çıkıyor. Öyle ki cumhuriyet mitinglerinin öncülüğünü üstlenen kimi Atatürkçü dernekler, mitingler sürecinde “Ne Şeriat, Ne darbe” sloganını Atatürkçü kesimler içinde yaymaya çalışırken bugün de psikolojik savaşın gücüne boyun eğerek, darbecilikle suçlanmamak için yine bu sloganı öne çıkartmaktalar. Dahası, Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alınan Erol Mütercimler gibi bir isim bile serbest bırakıldıktan hemen sonra kendisinin de darbeye karşı olduğunu açıkladı. O halde en başta bu psikolojik savaş üzerinde durmak ve özellikle sola giydirilmek istenilen deli gömleğini parçalamak gerekiyor. Zira bizce ortada bir darbe tehlikesi değil bir darbe paranoyası var ve bu darbe paranoyası kullanılarak Amerikan karşıtı güçlerin- en başta da ordu-sindirilmesi ve ardından da tasfiyesi planlanıyor. Kontrgerillanın en has adamları “kontrgerilla”ya karşı! Aslında sadece “darbe tehlikesi var” diyerek ortalığı ayağa kaldıran cepheye bakmak bile buraya büyükçe bir soru işareti koymak için yeterli. Bugüne kadar derin devlete ve darbelere karşı mücadele verenler hep solcular ve devrimciler oldu. Bugün darbeye karşı demokrasi mücadelesi verdiğini iddia eden ırkçı ve dinci sağ güçlerse hep darbeleri destekleyen ve darbe süreçlerinde sola karşı kullanılan güçler oldular. 12 Mart ve 12 Eylül’de yaşananlar ve sonrası herkesin malumu. Şimdi bütün bu gerçekler ortada dururken birileri bizden darbelerin desteği ile güçlenip sola karşı iktidara taşınan AKP ve Fethullahçılar gibi Amerikancı güçlerle, yıllardır Amerikancı kontrgerilla örgütlenmesinin ülke içindeki taşeronluğunu üstlenen BBP gibi paramiliter yapıların bugün darbelere ve derin devlete karşı mücadele ettiğine inanmamızı ve dahası bu güçlerle işbirliği yaparak ortak bir “demokrasi cephesi” kurmamızı istiyorlar. Ortaya öyle bir çarpıklık çıkıyor ki; darbe günlüklerinin araştırılması için Meclis’e önerge veren Ufuk Uras’a en büyük destek de BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve Fethullahçı Zaman gazetesinden geliyor. Bir an için bu “demokrasi cephesi”ni güçlendirme çağrısı yapan kesimlerin çağrısını dikkate alacak olursak; bu ırkçı, şeriatçı ve sağcı güçlerin ABD’nin gerçek yüzünü görüp Amerikan karşıtı bir çizgiye geçtiklerini de rahatlıkla söyleyebiliyor olmamız gerek. Ancak bırakın Amerikan emperyalizmi ile mücadele etmeyi, bu kesimlerin bugüne kadar ABD’yi eleştirdiğine bile rastlanılmış değil. Üstelik bu güçler halihazırda ABD ile ittifak halindeki işbirlikçi güçler. Dolayısıyla bizden istenen şey de Amerikancı kontrgerillanın Türkiye’deki en has adamları ile ittifak kurmak oluyor. Hem de Türkiye’nin derin devletten kurtulması ve demokratikleşmesi adına! ABD ve NATO’dan bahsetmeyenler, derin devlet lafını ağızlarına alamazlar Bu Amerikancı kontrgerilla güçlerine karşın Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan emekli generallerse hem görev yaptıkları dönemde hem de emekli olduktan sonra Amerikan karşıtlıklarını gizlemeyen isimler. Dahası karşı cephe de bu isimlerin ordu içinde NATO’cu-ulusalcı çekişmesinde ulusalcı, yani NATO ve ABD karşıtı cephenin önde gelen isimleri olduğunu söylüyor. O halde bu iki kesimi Ergenekon operasyonu çerçevesinde değerlendirdiğimizde; ABD ve NATO karşıtı generalleri darbeci ve derin devlet olarak suçlayan, dahası bu isimleri görevde oldukları dönemden itibaren izlemeye alan, telefon görüşmeleri dahil tüm faaliyetlerini izleyen bir istihbaratla karşı karşıya kalıyoruz. Yıllarca süren bu müthiş bir istihbarat faaliyetinin sonunda da bu isimlere yönelik büyük bir operasyon yapılıyor. Ancak tutuklanan generaller Ergenekon soruşturması çerçevesinde “darbe günlükleri” ile ilgili olarak da suçlanmıyorlar. Ergenekon iddianamesinde kışlada planlanan ve görevli askerlerce yönetilen bir darbe teşebbüsünden söz edilmiyor. Suçlama; emekli generallerle kimi gazeteci, işadamı ve derneklerin birlikte iktidar karşıtı bir faaliyet yürütmesidir. Oysa iktidara karşı mücadele etmek ve iktidarları halk hareketi ile yıkmak, bir darbe arayışı olmadığı gibi dünyanın en meşru ve demokratik muhalefet yöntemidir. Darbe paranoyası yayan kesimlere inanacak olursak ortaya şöyle komik bir tablo çıkıyor; başta ABD olmak üzere CIA, MİT, AKP, BBP ve Fethullahçılarla, bunların emniyet ve yargı içindeki uzantıları el ele verip darbeci generalleri ve derin devleti tasfiye etmeye girişiyorlar! Oysa solun darbelere ve derin devlete karşı mücadele ederken bildiği en yalın gerçek; derin devlet örgütlenmesinin doğrudan ABD güdümünde ve NATO konsepti içinde kurulan ve esas amacı da sol güçleri tasfiye etmek olan bir yapılanma olduğudur. Dolayısıyla gladio, kontrgerilla, derin devlet, adına her ne derseniz deyin, ABD-NATO tarafından kurulan ve yönlendirilen bir gizli örgütlenmeden bahsetmiş olmanız gerekmektedir. Ama bugün Ergenekon operasyonunun gönüllü askerliğini yürüten güçler ne ABD’nin ne de NATO’nun adını ağızlarına almadıkları gibi operasyonu da bu güçlerin emriyle ve desteğiyle yürütmektedirler. 600 yıllık bir tarihi olduğu iddia edilen Ergenekon örgütünün tüm faaliyetleri Amerikancı basında çarşaf çarşaf yayınlanmakta ve neredeyse havadaki nemin sorumluluğu bile Ergenekon’a bağlanırken nedense 12 Mart ve 12 Eylül’den hiç bahsedilmiyor, kontrgerilla denilen örgütlenmenin doğrudan ABD derin devletinin uzantısı olduğundan söz edilmiyor. Üstelik darbecilerle hesaplaşma çabasındaki “demokratlar” nedense Kenan Evren gibi darbeci bir ismin yargılanması konusunda bugüne kadar tek bir adım atmadıkları gibi, buna yönelik girişimleri de hep engellediler. Ama bütün bunlar ortadayken utanmadan bize dönüp darbecilere ve derin devlete karşı mücadele çağrısı yapıyorlar. Aslında buna kargalar bile güler ama ne yazık ki bugün bizi inandırmaya çalıştıkları şey tam da bu! Gerçek tehlike: ABD’nin sivil darbesi Türkiye’de Amerikancı darbelere ve derin devlete karşı mücadele etmek elbette her zaman olduğu gibi bugün de solun görevidir. Ancak bugün yürütülen operasyonları bu çerçevede ele almak mümkün değildir. Bu operasyonun tek bir amacı vardır: ABD eliyle yürütülen “sivil” darbenin toplumun gözünden kaçırılması. ABD, Türkiye’de gittikçe yükselen ve %90’ları aşan Amerikan karşıtlığını ortadan kaldırmak için uzun zaman önce düğmeye basmıştır. Esas hedefi Irak işgali ile temelleri atılan Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde bir Kürt devleti kurmak olan ABD’nin Kürt devleti projesinin önündeki en büyük engelse Türk Ordusu’dur. ABD, tam da bu nedenle MHP-DSP hükümetini yıkarak iktidara taşıdığı AKP ile birlikte PKK’yı da devreye sokarak Türk Ordusu’nu ve ordu içindeki Amerikan karşıtı generalleri hedef alarak Türkiye’yi dize getirmek ve teslim almak için bir sivil darbe hareketi başlatmıştır. Ergenekon operasyonu da bu sivil darbenin aşamalarından birisidir. Bu sivil darbe bir yandan Ergenekon operasyonunda görüldüğü gibi “orduya karşı polis” şeklinde bir polis devleti rejimini hayata geçirmeyi hedeflemektedir. Ama bu sivil darbe, Ergenekon operasyonundan çok önce AKP’nin iktidara taşınması ve PKK’nın siyasallaştırılmasına dayanan bir sözde demokratikleşme projesi kapsamında Türkiye’nin üniter yapısını ve Cumhuriyet rejimini ortadan kaldırmak için başlatılmıştır. Dolayısıyla Türkiye, AKP’nin iktidara taşındığı 2002 yılından beridir ABD güdümlü bir sivil darbe ile karşı karşıyadır. Bugün “darbe tehlikesi” adı altında orduyu tasfiye etmek ve ulusal güçleri sindirmek isteyenler de bu sivil darbenin tertipçileridirler. ABD merkezli psikolojik savaş da bu çerçevede önem kazanmaktadır. ABD bir yandan psikolojik savaşın etkisiyle Türkiye’yi bir demokratikleşme aldatmacasının içine sokup sivil darbeyi meşrulaştırmakta, bir yandan da orduyu hedef alan bir darbe paranoyası yayarak Türk ordusunu ve Türk milletini teslim almaya çalışmaktadır. Amerikancı psikolojik savaşın son dönemdeki en militan gücü olarak ortaya çıkan Taraf gazetesinde Yasemin Çongar, Ergenekon operasyonunun AKP tarafından değil, yargı ve emniyet içindeki “iyi adamlar” tarafından yapıldığını yazmıştı. Çongar’ın “İktidardan bağımsız ve kimi zaman da iktidara rağmen hareket eden yargı ve emniyet içindeki iyi adamları”nın yurtseverlikleri gerçekten de insanın gözünü yaşartıyor!Ne tesadüf ki 12 Eylül’ün darbeci generalleri için “bizim oğlanlar başardı” diyen CIA ajanlarının yerini şimdiler de Türkiye’de “Washington’un sesi” olarak bilinen Yasemin Çongar’lar alıyor ve Çongar, CIA ajanlarının izinde “iyi adamlar başardı” diyor. Asker-sivil ayrımının fetişleştirilmesi ABD’nin Türkiye’deki ajanı konumundaki güçlerin istihbarat faaliyetini bir kenara koyacak olursak, sol içinde kimi kesimlerin bu operasyonu desteklemek ve tarafsız kalmak şeklindeki ikili tavrının ideolojik/teorik bir kökeni de bulunmaktadır. Esas yanlış da buradan kaynaklanmaktadır. Asker-sivil ayrımı olarak ortaya çıkan ve solun geleneksel kavramsal ve politik çerçevesiyle de ilgisi olmayan bu hastalıklı teorik ön kabul, “asker”i otoriter bir vesayet rejiminin bekçisi olarak görmekte ve neredeyse bütün kötülüklerin kaynağını askere bağlamaktadır. “Sivil” olan ise fetişleştirilmekte ve sivillik adına da aslında tarikatların örgütlenmesi ve devleti adım adım ele geçirmesi operasyonuna demokratikleşme adı altında seyirci kalınması istenmektedir. Zaten sol içinde İdris Küçükömer’le başlayan ve “cuntacılığa karşı sivil toplum”u desteklemek adına tarikatların iktidar yürüyüşünü “sol” olarak gösteren uçuk fanteziler de mevcuttur ki böylelikle bu tavrın ideolojik bir dayanağı da oluşturulmuş olmaktadır. Oysa antidemokratik olduğu iddia edilen askeri mekanizma içinde birbirine tümüyle karşıt ideolojik fikirlerde ve farklı stratejik tercihlerde askerler bulunmakta ve dahası bu isimler zaman zaman birbirleriyle de mücadele etmektedirler. Bu da doğası gereği disipliner ve otoriter bir yapı olan ordunun sırf bu özelliği nedeniyle antidemokratik olarak damgalanmasının anlamsızlığını ortaya koymaktadır. Zira sadece ordunun en tepesinde yer almış Hilmi Özkök’le Hurşit Tolon ve Şener Eruygur arasındaki ideolojik farklılık ve çatışma bile bunun en büyük kanıtıdır. Yine seçimlerde ordu mensuplarının oy attığı sandıklarda görülen gerçek; ordu içinde AKP dahil olmak üzere çok çeşitli siyasi yapıların taraftar bulabildiğidir. Ancak “asker”e karşı “sivil” tarikatları demokrasi şampiyonu ilan eden güçler, acaba milyonlarla ifade edilen Fethullah cemaati içinde Hocaefendi’nin talimatları dışında hareket eden tek bir tarikat yöneticisi ya da başka bir partiye oy veren tek bir cemaat mensubu gösterebilirler mi? Burası “sivil” fetişizminin duvara tosladığı yerdir. Tam da bu noktada her fırsatta solun evrensel değerlerini hatırlatan bu kesimlere “asker-sivil ayrımı”nın solun evrensel değerlerinden birisi olmadığını, bunun sadece Amerikancı psikolojik savaşın sol içinde yaymaya çalıştığı ve esasen liberal kökenli yapay bir ayrım olduğunu hatırlatmak gerekmektedir. Bu çarpık ayrım o kadar yanlış sonuçlar doğurmaktadır ki; bir tarafta çeşitli dernek ve sivil toplum örgütlerinde faaliyet yürüten ve iktidar karşıtı eylemlerle halkı sokağa dökerek iktidarı değiştirmek isteyen güçler vardır ve bunlar gerçekte tümüyle sivil güçler bile olsa “asker” kanat olarak değerlendirilip darbeci olarak damgalanmaktadır. (Oysa bizim bildiğimiz halk darbe değil, devrim yapar.) Diğer tarafta ise doğrudan ABD ve ona bağlı iç ve dış istihbarat örgütlerinin desteğiyle yürütülen, iktidarın tüm olanaklarının seferber edildiği, yargı ve emniyet içindeki Amerikancı güçlerin yönettiği ve tüm Şeriatçı, Kürtçü ve liberal güçlerin militan desteğini alan, ama ne hikmetse “sivil” olarak adlandırılan kesimler bulunmaktadır. Topluma da bu asker sivil ayrımı çerçevesinde “sivil” Amerikancı-sağcı güçlerin peşinden gitme çağrısı yapılmaktadır. Bu tür bir sivillik ayrıca pek çok komşu ülkede Soros destekli “sivil” örgütlerin Amerikan karşıtı iktidarları alaşağı etmesini demokratikleşme olarak gösteren ama iş Türkiye’ye geldiğinde “Ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” sloganı atan milyonlarca insanı “darbeci” olarak suçlayacak kadar da gözü dönmüş bir zihniyetin maskesi olmaktadır. AKP ve ABD’den demokrasi beklemek! Sol, elbette ki bugüne kadar elde ettiği demokratik kazanımların korunması için mücadele edecektir; ancak sol açısından en başta görülmesi gereken şey bugün demokrasi cephesi olarak ortada dolaşan kesimlerin gerçekte demokrasiye en düşman kesimler olduğudur. Ortada ABD’nin, Şeriatçı bir iktidarın, ve bu güçlere destek olan tarikatlarla liberal ajanların oluşturduğu bir cephe vardır ki bu cephenin Türkiye demokrasi getireceğini beklemek kadar büyük bir saflık olamaz. Görünen gerçek; bu Amerikancı güçlerin Türkiye’de ulus devlet rejimini ve demokratik sosyal hukuk devletini de ortadan kaldırarak yerine Amerikancı bir Kürt-İslamcı rejim kurmak istedikleridir. Dünyanın hiçbir yerinde de bugüne kadar ABD ya da Şeriatçı güçler tarafından yürütülen bir demokrasi mücadelesine şahit olunmamıştır. Ama bu sözde demokratlara inanacak olursak dünyanın pek çok yerinde Suudi Arabistan’da olduğu gibi Şeriatçıların çok “demokratik” ve “özgürlükçü” rejimler kurduğunu ve ABD’nin de en son örneklerini Irak’ta gördüğümüz biçimde bütün dünyayı “demokratikleştirdiği”ni kabul etmemiz gerekecektir! Amerikancı sivil darbenin psikolojik savaş operasyonun bir hedefi de “demokrasi”, “özgürlük”, “değişim” adı altında solu antiemperyalist çizgisinden uzaklaştırmak olarak ortaya çıkıyor. Antiemperyalist tavrın kaybolmasının sonucu olarak da sol içinde Ergenekon operasyonunu destekleyenler ve bu operasyona karşı tarafsız kalmak gerektiğini söyleyenler şeklinde ikili bir yapı ortaya çıkmaktadır. Ergenekon’a karşı demokrasi mücadelesi verir gözüken liberal ve Şeriatçı Amerikancı cephe zaten açıkça bir ajan faaliyeti içinde bulunmaktadırlar. Ama bu operasyonun ABD kaynaklı olduğunu gören sol kesimler de, hem ordu ve Atatürk karşıtı bir çizgide bulunmaları nedeniyle, hem de bu Amerikancı cephenin “darbecileri destekliyorsunuz” şeklindeki eleştirilerinden kurtulmak için tarafsız kalmayı tercih etmektedirler. Bu kesimlere göre ortada iki gücün iktidar kavgası vardır ve “filler tepişirken çimenler ezileceği için” tarafsız kalmak en doğru seçenek olmaktadır. Bunun en açık örneği Birgün gazetesinde Ergenekon operasyonunun ilk günlerinde kullanılan “Yiyin birbirinizi” manşetidir. Bu çatışmadan bir demokratikleşme çıkmayacağını düşünen ve tarafsız kalmayı seçenler, bu operasyonun demokrasi mücadelesi ile ilgisi olmadığı konusunda haklıdırlar ama göremedikleri şey bu operasyonun faşist bir Amerikancı-Kürtçü-Şeriatçı rejimin temellerin atmak için yürütüldüğüdür. O nedenle bugün “darbecilerle yan yana gelmemek” adına “demokrat” tavır alanlar sadece faşizmin kuruluş sürecinde birer izleyici konumuna düştüklerini görmek durumundadırlar. Oysa sol, ABD emperyalizminin bölgesel operasyonlarına karşı antiemperyalist, AKP’nin Kürt-İslamcı faşizmine karşı da antifaşist bir duruş sergilemek zorundadır. Solu, Amerikancı cephenin “darbe-demokrasi” kıskacından kurtararak doğruya götürecek biricik yol hâlâ antiemperyalizmdir.
|