| Okan İşbecer |
Büyük medya'nın antifaşizmi
6. dalga nasıl görüldü? Türkiye, 1 Temmuz'dan beri Ergenekon'la yatıp Ergenekon'la kalkıyor. ABD'nin, iktidardaki Kürt-İslamcı piyonları ile birlikte yürüttüğü operasyon Ordu'dan Orgeneral rütbesiyle emekli olan askerlere kadar dayandı ve ardı da gelecek gibi görünüyor. Sabahın 6'sında başlayan gözaltılar tam anlamıyla bir şok etkisi yarattı. Bütün Türkiye haberleri izleyerek neler olup bittiği hakkında bir fikir sahibi olmaya çalıştı ama daha ilk anlardan itibaren insanlar öyle bir bombardımana tutuldu ki değil fikir sahibi olmak bilgi sahibi bile olunamadı. Özellikle son yıllarda palazlanan AKP yandaşı Şeriatçı medya bu kez tam anlamıyla pervasızlaştı. İki emekli Orgeneral, ATO başkanı, Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisinin de bulunduğu gözaltı listesi karşısında adeta göbek attılar. Bunun karşısında tavır alması beklenen medyanın diğer kesimlerinde ise tam anlamıyla bir suskunluk hakimdi. Zaten bugüne kadar hiç AKP'ye karşı tavır alamamış, sadece patronlarının çıkarları söz konusu olduğunda seslerini duyabildiğimiz Doğan ve Karamehmet grubuna bağlı yayın organları bu kez de AKP karşısında susan, alttan alan bir tavır ortaya koydular. Hatta Doğan'ın sol kolu Radikal, ilk gün "Operasyon terfi etti: Orgenekon Operasyonu" diye başlıklar kullanırken iki gün sonra patronunun başına gelebilecekleri düşünmüş olmalı ki sözde AKP'li bir üst düzey yetkilinin ağzından "Operasyon elimizde pimi çekilmiş bomba" manşetiyle çıktı. Hürriyet, Milliyet ve Akşam ise son operasyonlarla birlikte sessizliğe gömüldüler. "Paşalara baskın", "En büyük gözaltı" gibi suya sabuna dokunmayan manşetlerle çıkan bu gazetelerden Hürriyet ve Milliyet süreç içerisinde en azından az da olsa eleştirel bir tutum takınıp Şeriatçıların yalan yanlış haberlerine cevap vermeye çalıştı. Karamehmet grubunun durumu ise kelimenin tam anlamıyla içler acısı.
Faşizmi keşfedenler ve ağlayanlar Bugüne kadarki 6 yıllık zaman zarfında AKP'ye karşı en ufak bir muhalefette bulunmayan gazeteler ve köşe yazıları birdenbire antifaşist mücadeleden bahseder oldular. Bunun ilk farkına varan Karamehmet'in Akşam gazetesi oldu. Nasıl olmasın ki? Operasyonun hedeflerinden biri de zaten Akşam gazetesi. Hatırlarsanız ilk gözaltı dalgasında "derin" yazarları Güler Kömürcü de gözaltına alınıp bırakılmıştı. Son dalgada da yine Karamehmet Grubu'ndan Tercüman gazetesinin genel yayın yönetmeni olan Ufuk Büyükçelebi gözaltına alınıp bırakıldı. Diğer gözaltına alınanlardan farklı olarak Büyükçelebi, kelepçe takılan tek kişiydi. Şimdi Akşam gazetesi yazarları korku dolu satırlar yazarak sıranın kime geleceğini bekliyorlar. Bu korkuyu en çok belli eden ise Oray Eğin. Eğin, 2 Temmuz günü yazdığı yazısında korkusunu açıkça dile getiriyor: ".Düşünün, bu ülkede askeri eleştirebiliyorsunuz. Hiçbir şey olmuyor. Muhalefete saldırabiliyorsunuz, yine bir şey olmuyor. İnsanların telefonu dinleniyor, kimse bir şey söylemiyor. Basın susturuluyor, gazeteciler işten attırılıyor, hemen unutuluyor. Ama ne zaman muhalif olmaya çalışsanız hemen darbeci etiketi yapıştırılıyor. Ne diyebilirim ki? Korkuyorum. Sırf bu yazıyı yazdığım için bile sabaha karşı kapımın çalınacağından korkuyorum. Böyle olmayacağının garantisini kim verebilir ki?" Ağlama Oray bizi de ağlatacaksın! Şaka bir yana her ne kadar Oray'ın bir muhalifliğini görmesek de faşizm dediğimiz şey ona bakmaz. AKP'nin bitirmeye çalıştığı Karamehmet Grubu'nda bir damla dahi olsan seni kurutacaklar. Akşam'ın genel yayın yönetmeni olan Serdar Turgut'un durumu da Oray'dan farklı değildi. 2 Temmuz günü "Komik bir gün" başlıklı bir yazı yazan Turgut, aslında çok farkında olmasına rağmen işi komikliğe vurmaya çalıştı ama bu tür laubalilikler sökmeyince en tarafsız yayını kendilerinin yaptığını bile iddia etti. 15 Temmuz günü yazdığı yazıda, "Dün iddianame açıklanırken edilen şu laflara bakalım ilk önce: 'Bu soruşturmanın başladığı tarihten itibaren yazılı ve görsel basında soruşturmaya ilişkin ve gizli olan belgelerin yayınlanması suretiyle, gizliliği ihlal edilerek birçok yorum yapılıyor. Kamuoyunu bilgilendirmek elbette basının görevi ancak yayın ve yorumların büyük bölümünün gerçek dışı olduğunu ifade etmek istiyorum. Soruşturma ve yargılamayla ilgili basın mensuplarımızın gereken hassasiyeti sürdürmesini rica ediyoruz.'" dedikten sonra kendi yayın çizgilerinin ne kadar doğru olduğunu anlatmış: "Tuhaf mekanizmalarla bize ulaştırılan haberleri yayınlamadık. Her taraftan gelebilecek her habere yönelik tavrımız buydu. Eğer muhabirlerimiz haberciliğin evrensel kurallarına uygun koşullarda kendi çalışmaları sonucunda habere ulaşırlarsa, bir tek bunları yayınladık. Bunun dışında kaynağı bile tam belli olmayan kendisini hakimlerin yerine koyan kişilerin sızdırdığı haberlere rağbet etmedik. Haberde bazen geride kaldık görünürde. Ben bunu göze aldım çünkü bunun alternatifi mesleğimizin ilkelerini ayaklar altına almak ve vicdani rahatsızlık olacaktı. Biz kimsenin hayatı ile oynamayız." Görüldüğü gibi korkudan haber bile yapamamanın teorisi gayet güzel yapılıyor. Kimse Serdar Turgut'a Taraf gibi bir istihbarat bülteni çıkarsın demiyor ama bir günlük gazetede insanlar Türkiye'yi sarsan bir konu ile ilgili en azından birkaç haber görmek ister. Ama böyle bir tavrı Akşam'dan veya Serdar Turgut'tan beklememek gerekir. İlk operasyonlarda gözaltına alınan yazarına sahip çıkamayan bir genel yayın yönetmeninden faşist AKP'nin yürüttüğü operasyona karşı tavır almasını hiç bekleyemeyiz. Zaten söz konusu yazarları Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan Zekeriya Öztürk'le evlenince hemen biletini kestiler. Son olarak TMSF, İnterbank'tan kaynaklanan borçları nedeniyle Karamehmet'e ait Çukurova Holding'e bir yönetim kurulu üyesi ve iki denetçi atadı. Anlaşılan Karamehmet için de tehlike çanları çalmaya başlıyor. Bilmem kaçıncı Ertuğrul faciası Bir de tabi "amiral gemisinin kaptanı" Ertuğrul Özkök var. Ertuğrul da faşizmin nefesini ilk defa bu kadar yakından ensesinde hissettiği için şimdilerde veryansın ediyor. Ertuğrul, patronu ve Sedat Ergin haftasonu Bodrum'da denize girmek için buluşacaklar. Bizimki uçaktan inince ne görsün bir sürü cevapsız çağrı. Hemen geri dönmüş tabi. Arayanlardan biri Doğan Hızlan. Taraf gazetesinin manşetini görünce mahvolmuş adamcağız. Taraf, geçtiğimiz cumartesi günü birinci sayfasına Aydın Doğan'ın resmini koyarak; "Teslim olmazsa işlem yapılacak" manşeti atmış. Meğerse işlem yapacak kişi savcı Zekeriya Öz değil, sözde darbe planına riayet etmezse, Ergenekoncularmış. Bizim Ertuğrul kahverengi pantolonunu istetmiş ama neyse ki gerek kalmamış. Yine Taraf'tan Yasemin Çongar'ın yazısı da Ertuğrul'un dikkatini çekiyor. Söz konusu yazıda bir Ergenekon şemasından bahsediliyor. Etik olmadığı için (?) isim vermeyen Çongar'ın yazısındaki şemada büyük bir gazetenin genel yayın yönetmeni, Ankara temsilcisi ve popüler bir yazarı da yer alıyormuş. Bu kriterlere uyan bir tek kendisi olduğu için epey şaşıran Ertuğrul'un beti benzi 3.5 şiddetinde atmış. Karşı saldırıya geçen kaptan, "Bu dava en iğrenç dezenformasyon olayı olarak Cumhuriyet tarihimize geçti." diyor. Adama "günaydın" derler. 6 yıldır neredeydin! AKP'yi demokrasi şampiyonu olarak kutsarken iyiydi. Sopanın ucu seni dürtünce mi aklın başına geldi. TÜRKSOLU iki yıldır Kürt-İslam faşizmi kuruluyor derken, Ertuğrul işi gücü bırakmış bizimle uğraşıyordu. Biz kendisini yaklaşık bir buçuk yıl önce uyarmıştık: ".Bizimle uğraşacağına Kürt-İslam faşizmine gözünü aç. Sanma ki Tayyip'le de arayı bozmadan 'gemisini yüzdüren kaptan olurum' Tayyip iktidara geldiğinde Apo'yu kendi yanına alıp seni İmralı'ya tıkabilir. Orası da ada ama Rodos'a benzemez. Istakoz vermiyorlar adama. Ben kemiğe de razıyım diyorsan başka tabi..." (TÜRKSOLU 130, Başyazı, 12.03.2007) Ergenekon'u tanıyamayan Ergenekon yazarı Faşizmin gerçek yüzüyle karşılaşan sermaye kalemleri yavaş yavaş bizim dediğimize gelmeye başlıyorlar. Bunlardan biri de yine geçen hafta değindiğimiz korkak romantiğimiz Can Dündar. Savcı Zekeriya Öz'le karşılaşmasının şokunu üzerinden atamamış olacak ki geçenlerde şöyle bir yazı yazarak aslında Ergenekon örgütü iddialarının ne olduğunu ortaya koydu. Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu ile Mehmet Ağar arasındaki "tuğlayı çeksek duvar yıkılır" diyalogunu hatırlarsınız. Buna atıfta bulunan Dündar, "Kitapla ilgili bilgime başvururken Ergenekon savcısı Zekeriya Öz, bu diyaloğa ilişkin çok ilginç bir gönderme yaptı: 'Bir tuğla çekilse yıkılır' diyorlardı. Biz çatıyı kaldırdık; su alıp götürecek... Süren soruşturmanın adını taşıyan ilk kitaba imza attığımız için sık sık 'Bu Ergenekon, o Ergenekon mu?' sorusuna muhatap oluyoruz. Doğrusu bakıyorum, bakıyorum, benzetemiyorum." Ergenekon örgütünün varlığından şüphe duymayan insanların ve hatta bunun üzerine kitap yazmış insanların bile, kafası karışıyor. Kitaptaki Ergenekon'la savcının bahsettiği Ergenekon'un farklı oluşunun nedenlerini de şöyle açıklıyor: "Bizim Ergenekon', ta 1940'larda, bütün NATO ülkelerinde, Washington güdümünde kurulmuş bir illegal örgüttü. Komünizmin yükselişini ezmek için 2. Dünya Savaşı'ndan artakalmış Nazi artıklarıyla birlikte çalışıyordu. Bugünkü Ergenekon"a bakıyoruz; "kurucu teşkilat"ı net göremesek de, zanlıların daha çok Türkiye'nin ABD ile işbirliğine karşı çıkan, hatta onun yerine Rusya ile ortaklığı savunan ulusalcılar olduğunu görüyoruz. Başka temel farklılıklar da var: Susurluk'ta ortaya çıkan Ergenekon'un devlet içindeki uzantıları, öyle birkaç emekli generale filan değil, halen görevde bulunan bir İçişleri Bakanı'na, hatta bir dönemin başbakanına kadar dayandırılıyordu. Bugün varsayılan bağlantılar, örgütün devlet içindeki köklerini daraltan bir görünüm arz ediyor. Şu "para kasası" meselesi bile ibretlik bir fark değil mi? Susurluk'un kumarhane hesaplaşmasında sözü edilen meblağlara bakın; bir de bugünkü Ergenekon'un, kendi cenazesinin kaldırılmasına yetecek kadar para bırakamayan 'kasası'na... En önemli farklardan biri de şu: Susurluk skandalı, devlet içindeki çürümüşlüğü ayan beyan ortaya döken inanılmaz bağlantılarıyla, kamuoyunda büyük hezeyan ve heyecan yaratmış, yüz binlerce insanı aydınlık talebiyle sokağa dökmüştü. Bugün o kamuoyu desteğinden eser görebiliyor musunuz? O zaman, o tuğla çekilemedi; yapı çökertilemedi." Can Dündar'ın yazısından anladığımız savcı Öz'ün Ergenekon'un "E" sini bile çözememiş. Ama bütün bunlara rağmen yürütülen yaratılan baskı ortamı meyvelerini veriyor. Vakti zamanında sözümüze gelmeyenler bugün kaçacak delik bulamıyorlar. Yıllarca Ergenekon, Ergenekon dediler, Ergenekon'u değil ama Kürt-İslam faşizmini gördüler. Tayyip'e ne kadar teşekkür etseler azdır. Faşizme karşı bunlarla mücadele verilmez Bu kesimlerin hepsine yıllar önce tehlikeyi işaret ettik. Kürt-İslam faşizmi geliyor, ona göre konumlanın dedik. Ama şunu açıkça belirtmekte fayda var. Türkiye Cumhuriyeti'nin devamlılığı, vatanın birlik ve bütünlüğü bu kesimlerin hiç ama hiç umurunda değil. "AKP başta kalsın ama faşistlik yapmasın" deseniz anında kabul ederler. Zaten bugüne kadar yaptıkları da o değil miydi? Sürekli alkış, sürekli gaz. Sonunda namlu kendilerine doğru döndü ve bu saatten sonra geriye dönüş yok. Faşizmin demir yumruğu Ertuğrul'un tepesine vurmak üzere. O nedenle Ertuğrul bugün faşizm geliyor diye feryat ediyor. 2002'de tüm toplumu bu adamların değiştiğine ikna etmeye çalıştınız. Yetmedi egemenliğimizi AB ile paylaşmamız için çalıştınız. Yetmedi, Ordu'nun etkisizleştirilmesi için çalıştınız. Yetmedi, tüm toplumsal direnç noktalarını kırmak için elinizden geleni ardınıza koymadınız. Bugüne kadar bir tek size dokunulmadı. Gerçi arada bir "Bu Tayyip beni niye hiç telefonla aramıyor?" gibi serzenişte bulunsanız da aranız hep iyiydi. Ama artık deniz bitti. Son geldiğimiz noktada sizlerin de tedavülden kalkmak üzere olduğunuz günleri yaşıyoruz. Herkesin kendi günahını çekeceği günler bunlar. Olur ya Kürt-İslam faşizmine karşı bunlarla bir cephe kurmak gibi fikirlere kapılanlar çıkar diye belirtelim, bunlarla cephe mephe kurulmaz. Çünkü bunlar yarın Tayyip'e övgü düzmeye hazır karakterdeki adamlardır. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde Türk Milletini yeniden şekilendirmek, onu yeni kalıba dökmek istediği günleri yaşıyoruz. Türk Milletinin bu cendereden çıkmasının bir tek yolu var. Devrimci parti etrafında bir araya gelmek. Türk Milleti nasıl 85 yıl önce Batının giydirmeye çalıştığı deli gömleğini Mustafa Kemal'in önderliğinde yırttıysa bugün de ABD'nin biçtiği gömleği yırtacaktır. Bunu da Ertuğrul Özkök gibi tiplerle değil, Atatürkçü, milliyetçi, devrimci bir halk örgütlenmesiyle başaracağız.
|