21.07.2008/Sayı:196
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Tuğrul Çelik

Agarta’nın şifrelerini çözmek mi?
Faşizmle mücadele etmek mi?

27 Şubat 1933... Gece yarısı... Alman Reichstag binası alevler içinde… Hitler vahşi bir zevk içinde bağırıyor: “Bu tanrısal bir belirtidir. Şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemize kimse engel olamayacak!”

27 Şubat 1933... Gece yarısı... Alman Reichstag binası alevler içinde… Hitler vahşi bir zevk içinde bağırıyor: “Bu tanrısal bir belirtidir. Şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemize kimse engel olamayacak!” Sonra bir İngiliz gazeteciye dönüyor: “Siz Almanya tarihinde yüce ve yeni bir dönemin tanığısınız. Bu yangın onun başlangıcıdır.”
Ertesi gün sabah tüm gazetelerdeki manşetler aşağı yukarı aynıdır: “Komünist devrimin sinyal ateşi…

Faşist teşhir ve propaganda

27 Şubat 1933... Gece yarısı... Alman Reichstag binası alevler içinde… Hitler vahşi bir zevk içinde bağırıyor: “Bu tanrısal bir belirtidir. Şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemize kimse engel olamayacak!” Sonra bir İngiliz gazeteciye dönüyor: “Siz Almanya tarihinde yüce ve yeni bir dönemin tanığısınız. Bu yangın onun başlangıcıdır.”

Ertesi gün sabah tüm gazetelerdeki manşetler aşağı yukarı aynıdır: “Komünist devrimin sinyal ateşi… Komünistler Reichstag’ı yaktılar… Kundakçının üzerinde Komünist Partisi üye kartı bulundu… Hollandalı Komünist Van Der Luebe her şeyi itiraf etti… Reichstag yangını komünist-sosyal demokrat tek cephesinin işidir…”

Her şey en küçük ayrıntısına kadar önceden ayarlanmıştır.

Daha önceden hazırlanmış fotoğraflı ve imzalı 1500 tevkif emrine sadece birer tarih eklemek yeterliydi…

Kovalama hemen başladı…

Almanya’da Hitler faşizmi tam anlamıyla bu yangınla başladı. Faşist propaganda ve yönlendirme tekniklerinin ilki bu yangındı.

On üç ay önce, geçen sene Haziran ayında Ümraniye’de bir gecekonduda ele geçen 27 adet el bombasıyla başlayan Ergenekon Operasyonu dalgalar halinde gözaltılar ve tutuklamalarla bugüne kadar geldi ve Türkiye’nin gündeminden çok kolay düşmemecesine devam ediyor.

Gerek iddianame hazırlanırken gerek de iddianame mahkemeye sunulduktan sonra birbiri ardınca ortaya birçok iddia atıldı ve mahkemenin sonuçlanmasına kadar da devam edecek gibi duruyor.

İddianamenin hazırlanma döneminde özellikle darbe günlükleri üzerinden epey bir senaryo ortaya atıldı. Generallerin birbirini izletmeleri, evlerde bulunan darbe planları, bilgisayar sunumları, birbirinden farklı örgütlerle ortaya sürülen ilişkileri, “var da diyemem, yok da diyemem”li kafa karıştıran açıklamalarla birlikte; iddianame mahkemeye sunulduktan sonra zanlılara başta “silahlı terör örgütü kurmak ve yönetmek”ten “silahlı terör örgütüne üye olmak, yardım etmek”e, “cebirle ve şiddetle hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs”e kadar 11 ayrı suçlama yöneltileceği gözüküyor.

Reichstag’ a atılan bombalar…

İddia üretme yarışına dönen süreç öyle noktalara vardı ki; biz de çıkıp desek: “Almanya’da parlamento binası bombalı saldırı sonucu yanmış ve atılan bombalardan patlamayan ve yıllardır müzede bekleyen bir tanesinin seri numarasıyla, Ergenekon kapsamında gecekonduda bulunanlar aynıymış. Aslında Hitler’i de Ergenekon yönlendirmiş.”

Nasıl iddia ama? Ortaya atılan 600 yıllık dünya çapında örgüt iddiasına da uyuyor hem.

Günlüklü, darbeli, Powerpoint sunumlu, video kayıtlı, “kaos plan”lı, suikastlı, 600 yıllık gizemli Agarta’lı iddiaların yanında inandırıcı olur mu dersiniz?

İnandırıcı olsun ya da olmasın, bu kadar çok sızdırılan, servis edilen olay, özel amaçlı bir bilgi kirliliği yaratıyor.

Agarta'ya giriş kapıları

Ergenekon'un temeli Agarta'ya dayanıyor

İddia üretme yarışına dönen süreç öyle noktalara vardı ki; biz de çıkıp desek: “Almanya’da parlamento binası bombalı saldırı sonucu yanmış ve atılan bombalardan patlamayan ve yıllardır müzede bekleyen bir tanesinin seri numarasıyla, Ergenekon kapsamında gecekonduda bulunanlar aynıymış. Aslında Hitler’i de Ergenekon yönlendirmiş.” Nasıl iddia ama? Ortaya atılan 600 yıllık dünya çapında örgüt iddiasına da uyuyor hem. Günlüklü, darbeli, Powerpoint sunumlu, video kayıtlı, “kaos plan”lı, suikastlı, 600 yıllık gizemli Agarta’lı iddiaların yanında inandırıcı olur mu dersiniz?

Bilgi kirliliği neyi amaçlıyor?

TÜRKSOLU olarak başından beri Ergenekon Operasyonu’nu, ABD’nin Türkiye’yi ve Türk Ordusu’nu teslim alma operasyonu olarak değerlendirdik. Aynı zamanda ikinci olarak da AKP’nin muhaliflerini sindirme operasyonu.

Büyük Ortadoğu Projesi dahilinde Türkiye’de kurulacak bir Kürt devleti ABD’nin en büyük hedefi. Bunun için ABD, önündeki engelleri bir an önce ortadan kaldırmayı düşünüyor.

Türkiye gerçekleri ve ABD’nin istekleri çerçevesinde geçmişe doğru küçük bir gezinti yapalım.

Geçen seçimlerden önce yapılan mitinglerle birlikte muhalefet sokaklardaydı. Katılımın milyonları bulduğu mitinglerde temel hedef AKP olmakla birlikte katılımcıları oraya taşıyan tam bağımsızlık ve Amerikan karşıtlığıydı. Ellerde bayraklarla insanlar vatan savunması için orada “Tam Bağımsız Türkiye!” diye bağırırken Türkiye’nin bir gerçeğini gösteriyorlardı. Hem de en saf haliyle. Bir NATO ülkesi olmakla birlikte Türkiye, Amerikan karşıtlığının en çok olduğu ülke.

Mitingler dönemi aynı zamanda Ordu’nun da muhalefetin arkasında olduğu bir dönemdi. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın o dönemki konuşmaları geliyor akla.

Fakat Amerika bu süreci çok iyi görüyordu. Seçimler yaklaşırken sokaktaki muhalefet, siyasi partiler ve Ordu üzerinde kurduğu planını devreye koydu. Esas amaç gerçek muhalefetin yani milletin yalnız bırakılmasıydı.

İlk hamle Amerikan büyükelçisinin CHP’yi ve MHP’yi ziyareti oldu. İki partinin de seçimler öncesi büyükelçiden aldığı “seçimler dönemi ABD karşıtlığını affetmeyiz.” tehdidinden sonra boyun eğmeleri parlamenter sistem içinde Türk milletini ABD’ye karşı her zamanki gibi yalnız bıraktı. Milleti yalnızlaştırmanın ilk planı başarıya ulaştı.

Seçimlerden Faşist Parti galip olarak çıktı.Planın ikinci kısmı seçimlerden sonra devreye girdi. Türk Ordusu ABD desteğiyle sınır ötesi operasyon düzenliyor, PKK’ya sözde büyük kayıplar verdiriyor, sınır ötesinde o kadar meşgul oluyor ki, sınır içinde milleti yalnız bırakıyordu. Artık yaşanan “kepenklerin kapalı” olduğu dönemdi.

Bu süreci TÜRKSOLU olarak “PKK’yı siyasallaştırma operasyonu” olarak duyurmuştuk hatırlanırsa. Aynı anda da orduyu Amerikancılaştırma operasyonu.

TÜRKSOLU’nun geçen sayısında da söyle demiştik:

“Ergenekon Operasyonunda gözle görülen olgu Amerikan karşıtı paşaların hedef alınmasıdır. Bu açıdan bakıldığında Ordu içinde bir temizlik harekâtından söz edilebilir. Nitekim operasyon düzenlenen paşalar ve son dönemde bir şekilde emekliye sevk edilenler Türk Ordusu içinde de Amerikan karşıtlarına yönelik bir temizlik harekâtı olduğunu göstermektedir. Bu ise kısa vadede Amerikancı bir Ordu ve komuta kademesi demektir. Türk ordusun bu şekilde Amerikancı cepheye dahil edilmesinin sonucu ise Türk halkının yapayalnız kalması demektir. “ (TÜRKSOLU sayı:195 Başyazı)

Böylece geriye Amerikan karşıtı olarak bir tek Türk Milleti’nin kendisi kalmış oluyor.

İşte yaratılan bilgi kirliliği operasyonel bir aygıt olarak burada devreye giriyor.

Gözler önüne her gün sunulan bunca bilgi sadece ama sadece milletin bilincini ele geçirmek için. Sunulan daha doğrusu sızdırılan bilgilerin hedefi, maalesef bundan etkilenen Türk milleti. “Neyi nasıl düşüneceğinize ben karar veririm.” anlayışındaki Kürt-İslamcı faşistler, ellerindeki tüm olanaklarıyla saldırıyorlar yalnızlaştırdıkları millete. Bilinçlerinde, beyinlerinde, düşüncelerinde söz sahibi olmak istiyorlar.

Böylece kimse bu Kürt-İslamcı çetenin “faşist”liğini göremeyecek. Şeriatçılığı göremeyecek, Kürtçülüğü, bölücülüğü göremeyecek. Servis edilenler içinde kaybolup gidecek. Millet, Türkiye’nin esas meselesinden, bölünüp parçalanması sürecinin tam içine bu bilinç avcısı yöntemle bırakılıyor. Bizzat bu sürecin içine çekildiği için de başka bir şey göremiyor.

TÜRKSOLU’nda daha önceki sayılarımızda faşizmin gerçek dışılığı ve psikolojik yorumu yapılmıştı hatırlanırsa.

“Milli gurur, faşizm ve futbol” başlıklı yazıda şöyle yazmıştık: “İşte faşizmin etkin olduğu psikolojik zemin de bu şekilde oluşur. Ve her insanı da çok kısa bir süre içinde etkisi altına alabilir. İnsan duygusal dünyası üzerinde, çarpıtmayı en uç noktaya götürmek burada faşizmin temel yöntemidir ve çok da başarılı olurlar.

Faşist kendi duygusal dünyasını gerçek dünyanın yerine koymak isteyen insandır (çoğu zaman adamdır!). Kendi duygusal dünyası ise, sadece gerçeklik karşıtlığı anlamında bir duygusallıktır, yoksa insanın duygululuk olarak adlandırılan herhangi iyi özellikleriyle ilgisi yoktur.

Örneğin faşist bu duygusal dünyasında, kendi liderliği altında bir ırkın dünyayı yönetmesini istiyorsa ona dünyada onca ırkın yaşadığını, her birinin de yaşamaya hakkı olduğunu anlatamazsınız. Faşist için bir kendi ırkı vardır, kimi zaman, dini, kimi zaman milliyeti, bir de düşmanları.”(TÜRKSOLU sayı: 163 Başyazı)

Faşist için sadece kendisinin ve de karşısındaki düşmanlarının olduğunu görüyoruz. Kürt-İslam faşizminin Türkiye’de gerçekleştirmek istedikleri göz önüne alınınca, kullandığı araçların sadece ama sadece onun önünde engel teşkil eden her şeyi ortadan kaldırmak için var olduğunu görebiliyoruz. Faşizm ve karşısında düşmanları: Atatürk, Cumhuriyet, Ordu ve Türklük.

Ona anlatamayacağınız şey de bu bakışından vazgeçmesi. Faşistin bu özelliğini dikkate aldığımızda, faşizmden aman dilemenin, onunla uzlaşmanın imkânı olmadığı anlaşılıyor.

Faşistin gerçekdışı duygusallığı da en son ortaya atılan Agarta iddiası. Tüm dünyaya yayılmış bu tarikat tarzı yeraltı örgütlenmesinin Türkiye’deki kolu olarak da Ergenekon. Faşizmin ilgi duyduğu mistisizm ve gerçek dışılık burada da ortaya çıkıyor.

Tüm dünyayı saran gizemli ve güçlü bir yapı ancak ve ancak bir faşistin hayal edebileceği bir “gerçeklik”. Onu temsil eden bir Ergenekon ve Ergenekon’un üzerine gidilmesi. Bu operasyon da faşisti güçlüden daha güçlü olarak, onun olmayı istediği yere taşıyor. En üste…

Faşist bununla beraber esas amacı için “durmak yok, yola devam” derken, aynı gerçek dışılığa milleti de getiriyor.

İnsan inansın ya da inanmasın (çoğu kez inanır da) bir oyalanma süreci başlamış olur. Bir inanır, iki inanır bakmışsınız üçüncüden sonra dördüncüyü de kendisi üretmeye başlamış.

İnanmak, bir şeyi değiştirmeye inanmak bir işe yaramıyor gerçekdışı dünyada… Çünkü faşizm sizi orada bırakmış kendisi çoktan gerçek dünyada yola devam ediyor.

Ve “çarpıtmayı en uç noktaya götürmek” de böyle gerçekleştiriliyor.

“Kemalist terör örgütü”

Ergenekon iddianamesi mahkemeye teslim edildikten sonra yapılan açıklamada Ergenekon bir terör örgütü olarak ilan ediliyor. Bu noktadan sonra ikinci bir açıklama geliyor. “Ergenekon terör örgütü Kemalist ve Atatürkçü ideolojinin arkasına sığınıyor.” Bakla artık ağızdan çıkıyor. Artık “Kemalist bir terör örgütümüz” var. Daha doğrusu yapılmak istenen Atatürkçülüğü teröre, çeteciliğe indirgemek.

Basında bu çalışma hemen başladı. Atatürk, Cumhuriyet ve Türk düşmanlığında “Taraf” olan gazete bakıyoruz ne diyor:

“Muhtemelen savcılık ‘devletin resmi ideolojisini savunan bir terör örgütü’ gibi, dünyada eşi bezeri olmayan bir garabetin içine düşmemek için, ‘arkasına saklanan’ın arkasına saklanmayı tercih etmiş.”

“Karşımızda klasik bir terör örgütü var. Devletin resmi ideolojisini kendisine rehber edinmesi bu gerçeği değiştirmez.”

“Bugünden sonra Ergenekon soruşturmasında en büyük sorumluluk Kemalistlere düşüyor. Çünkü bu kez terörist onlardan.

Eğer şeriat geliyor, ülke bölünüyor, vatan hainleri dış işbirlikçiler kültünde ısrar ederlerse durumdan vazife çıkaran başkalarının yolu da Ergenekon’a çıkabilir.”

İşte Kürt-İslamcı faşistin sesi… Eğer Şeriatçılıktan, Kürtçülükten, ülkenin bölünmesinden rahatsız olup mücadeleye girişirseniz yolunuz Ergenekon’a çıkar diyor açıktan… Üye olarak hemen dahil edileceğimiz “terör örgütümüz” de var zaten.

Derin devletten, Ordu’nun yürüttüğü “kirli savaş”tan bahsediliyordu. Şimdi gelindi asıllara: Atatürk, Cumhuriyet, Kemalizm.

Peki Türk milletine, Atatürkçülerimize bir yılı aşkın süredir bunlar servis edilirken, dayatılırken Şeriatçılar, Kürtçüler, Kürt-İslamcılar ne yapıyordu?

Onlar bizi izliyorlardı. Örgütsüzce bekleyişimizi, servis ettikleri bilgilerin üzerine nasıl atladığımızı, nasıl hazmettiğimizi izlediler hep. Kendileri de “yola devam” dediler.

Ve en sonunda gelip “Atatürkçüler, siz teröristsiniz.” dediler.

İçeriden çıkmak

Tüm bu faşist icadı bilgi servisi, bilgi kirliliği insanları alıp sürecin tam ortasına atıyor. Hiçbir şeyi görmeyip, hiç bir şeye müdahil olamayacak şekilde bırakıyor adamı. İçeriye, tam ortaya. Sağlıklı düşünmekten alıkoyuyor. Kocaman bir avuntu oluyor öğrenilenler. Oysa o bile değil. Milletin ne öğreneceğine de Kürt-İslamcı çete karar veriyor.

Merak da cabası… İşi gücü bırakıp, Paşalar birini izletti mi acaba? Paşa neden yemeğini evden getirmiş? Ayın 7’sinde kaos olacak mı? Ergenekon’un kaç birimi varmış? Agarta gerçekten 600 yıllık mı? Yani bunlar sunulurken insanlara, bunlara cevap aranırken; mesele gelip gerçeklere dayandığı zaman, Kürt-İslamcıların aldığı yol BOP’a ne kadar yaklaştığı fark edildiği zaman harekete geçmek istenecek olursa da “terörist” olacak.

Bundan bir yıl önce “Tam bağımsız Türkiye!” diye bağıranların hepsi “Kemalist Terör örgütü”nün üyesi oluverecek!

Bir de içerden çıkanlar var.

Gözaltından, sorgudan çıkar çıkmaz “İnternetten, telefondan, bilgisayardan uzak duracağım” diyeni, kendini “hamamböceği” gibi zayıf, güçsüz hissedeni, polislerin ne kadar iyi muamele ettiklerini anlatanı; Faşizmi yeni yeni hissedip “12 Eylül havası” soluyoruz diyeni…

Görüyoruz ki, birileri faşizmle yaşamaktan memnun olsa da faşizm ondan sıkılınca çok rahat karşısına da alabiliyor. Örgütlülükten uzak kalıp sanal âlemde mücadelecilik oynarken faşizmin gerçekliğine kafasını çarpabiliyor insan. Yere düşünce de yalnızlıktan “dönüşüm” geçirip “hamam böceği” gibi de hissedebiliyor. Ya da uzlaşmacı kişiliğinin faşizmle de uzlaşabileceğini gösterebiliyor (Bir yere kadar tabi ki) . Mesela bir gazeteci hiç yazı yazmıyor Ergenekon’dan çıkınca. Dışarıda olan bizlere içerden mesaj verir gibi: Siz de böyle yapın.

Yukarıdaki örnekte, Hitler faşizminin provakasyonunu gün yüzüne çıkarıp yaptığı savunmayla Faşizmi kendi mahkemelerinde yargılayıp mahkûm eden G. Dimitrov arkadaşlarına söyle diyor: “Devrimci siyaset adamının üç şeye ihtiyacı vardır: Hisseden bir kalp, düşünen bir kafa ve olup bitenlerin kokusunu alan bir burun.”

Bu üç silahtan bir mahkûmu hiç bir zindancı mahrum bırakamazdı. Çünkü o zaman dış dünyadan tecrit edilmiş, gazetesiz bulunan Dimitrov, kendini yine de savunup faşizmi mahkûm ettirmişti.

İyi ki elinde düzenin gazetesi ya da ona ulaşabilecek bir aracı yokmuş da devrimci kafasıyla en iyi şekilde direnip mücadele etmiş. Sadece inanmamış ama. Eğer öyle yapmış olsaydı içeriden ancak ölünce çıkabilirdi herhalde.

Bugün internet başında içeriden, faşizmin bizi tutsak ettiği yerden çıkmak mümkün değil. Çünkü faşizm gerçek ama bilgisayarımızın Windows’u hayali. Deneyin bir, kafanızı çarparsınız.

TÜRKSOLU’nun geçen başyazısında değinildiği gibi Kürt çekicinin kafalara vurduğu yetmezmiş gibi bir de kendi kendimize zarar veriyoruz.

Her şeyi merak etsek de bütün doğrulara ulaşmak bir ütopya. En azından bir kişi için. Oysa herkes faşizmle, emperyalizmle kendi ülkesi ve geleceği için mücadele edebilir.

Seçimi doğru yapmak çok önemli.

Kürt-İslamcı faşistlerin yönlendirmeleriyle gizemli Agarta’nın peşine mi düşeceğiz, yoksa kendi kafamızla düşünüp Kürt-İslam faşizmiyle mücadele mi edeceğiz?


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe