| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Çevre kirlenmesinin ve ondan doğmakta olan sonuçların sözünü etmeğe başlamadan önce, herhalde doğa yıkımının boyutunu saptamak gerektir. Yani, genel zararın neresindeyiz? Küre gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya mı? Gelip geçici bir dönem mi söz konusu, yoksa dünya tümüyle onarılmaz bir çöküş içinde mi? Çöküş varsa, bunun içinde ne tür kimya, bitki ve hayvan türleri yok oluyor? İnsan türüne yönelik gerçek bir tehlikenin sözü edilebilir mi? İçlerinde bilimcilerin de bulunduğu kimileri yaşamın, hele kürenin kendinin ciddî bir tehlikeyle karşı karşıya olmadığı kanısındalar. Hele kimi türlerin toptan ortadan kalkmaları olasılığını bir yıkım gibi algılamanın gereksiz olduğu inancını besliyorlar. Geçmişte, dinasorlar ve onlara benzeyen birtakım canlılar toptan yok olup gittiler. Kısaca, böylesine değişiklikler görülmemiş şeylerden değil. Bu nedenle, kimi yitikleri böylesine abartmamak ve bundan insan soyunun bile ortadan kalkabileceği sonucuna varmamak gerektir. Çevrecilerden ayrılanların sunumları böyle özetlenebilir. Önceki bölümde Nobel ödüllü Robert Solow ve onun yorumlarını paylaşanların çevre kirlenmesinden doğacak sonuçların çok büyütüldüğü kanısında olduklarının altını çizmiştim. Örneğin, David Harvey "Adalet, Doğa ve Farklılığın Coğrafyası" başlıklı kitabında küreyi yok etmenin olanaksız olduğunu yazıyor. Ona göre, olsa olsa yaşam eskisine göre daha az rahat olur, o kadar! Julian Simon ve Greg Easterbrook çevrecileri "kıyamet günü habercileri" olmakla da suçluyor. Kanımca, Harvey'nin görüşlerine temelde karşı çıkar ama çok az hak verirken, çevrecilerle birlikte görünenlerin kimilerinin "kıyamet günü kapının ardında" gibi dinsel çağrışımlarla yaklaşmalarının konuyu bilim-dışı bir söz alışverişine ittiğini belirtmeliyim. Bu nedenle, çevrecilerin sunumunda akıl-dışı yazgıcılık görüntüsü olmamalıdır. Gerçekte, büyük ölçüde yoktur da. Stephen Jay Gould gibi yazarlar da özetle (kendi sözcüklerimle) şu görüştedir: İnsanlar bir gün, yaşayan başka türleri, giderek kendilerini bile toptan ortadan kaldırabilirler. Hele bir nükleer savaş olursa. Ancak, doğa değişe değişe kendini kurtarır. Kutup eriyip denizler mi yükseliyor, sonunda kıyı kentleri ve limanları, bu arada New York ve Londra ve daha nice yerleşim bölgeleri sular altında kalır, Hollânda ve Bangladeş gibi ülkelerin tümüne yakınını su basar, Büyük Okyanus'taki ada-devletleri yok olup giderler. Tarım alanları kılık değiştirir, ondan yararlanma yolları da değişir, ama sonunda küre yaşamını sürdürür. Zaman insanın yıkımına çıkar bir yol bulur.
Kuşkusuz, hiçbir şeyi abartmamalı, ama çevrenin içinden geçtiği bunalımı da küçümsememeli. Söylenmesi gereken özet olarak şudur: Toplum, çevreyle ilişkisi bağlantısında korku veren bir noktaya gelmiştir. Büyük bir dönemeç söz konusudur. Kürenin topluma egemen olanların saptadığı ölçüde bozulması öyle bir dönüşül (kritik) aşamaya varmıştır ki, doğanın ve onunla bağlantılı olarak toplumun gelişmesi, giderek yaşaması ciddî tehlike altındadır. Toplumda egemen olan güçlerin doğayı değiştirmesi ve yıkıma doğru itmesi sonucudur ki, kimi canlıların, bu arada insanların da yaşamlarını nasıl sürdürebilecekleri soruları sorulmaktadır. Nitekim, içlerinde fizik, kimya ve benzeri dallarda Nobel ödüllü seçkinlerin de bulunduğu 1.575 bilim kişisi 1992'de açıkladıkları bir "Dünya Bilimcilerinin İnsanlığa Uyarısı" şöyle diyordu: "İnsanlarla doğal dünya bir çarpışma çizgisi izliyor. İnsan eylemleri çevreye ve onun azalan kaynaklarına kaba ve çoğu kez dönüşü olmayan zararlar veriyorlar. Bunların önüne geçilmezse, bugün yapageldiklerimizin çoğu insan toplumuyla bitki ve hayvan dünyası için dilediklerimizi ilerde tehlikeye atacaktır. Öylesine ki, dünya bildiğimiz yaşam biçimini sürdüremeyeceğimiz biçimde değişebilir. Bugünkü gidişimizin hazırladığı sonla karşılaşmak istemiyorsak, temel değişikliklerin gereği kapımızı çalıyor." Bu seçkin imzalar toprağın, havanın, denizlerin, su kaynaklarının, ormanların ve yaşayan türlerin aşırı bir baskı altında kaldıklarını söyleyerek ivedi önlem istiyorlardı. Tümümüz açısından acı olan gerçeklerin belli başlılarını kalın çizgileriyle şöyle sıralayalım: Toprağın en az üçte-biri, belki de yarısına yakını insan eliyle değişmiştir. Endüstri Devriminden bu yana havayuvarındaki karbondioksit oranı gene üçte-birine yakın artmıştır. İnsan artık havaya tüm doğal kaynaklardan daha fazla nitrojen salmakta, taze su kaynaklarının yarısından fazlasını harcamaktadır. Deniz balıklarının yarısına yakını o türlerin yok olma tehlikesini de içinde barındırarak yakalanıp öldürülmektedir. Kanatlıların dörtte-biri daha şimdiden yok olmuştur. Örneğin, 3.960 türü saptanmış olan kurbağaların geçmişi 150-200 milyon yıl geriye gidiyorsa da, ozon katmanı inceldiğinden güneş ışığını her zamankinden daha fazla gören kurbağa yumurtaları yanıp bozuluyor ve kurbağalar şimdi bütünüyle ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıyalar. Üstelik, bu yok oluş daha çok insanların olmadıkları çevrelerde yer alıyor. Dinasorlar gibi hayvanlar insan eliyle değilse de başka nedenlerle ortadan kalkmışlardı, ama hayvan türleri bugün, (dolaylı da olsa) insan eylemleri sonucu olarak, o yıllara oranla yüz, belki bin kat daha fazla eriyip gitmektedir. Aradaki önemli fark budur. Kutupların erimesi ve küresel ısınma yaşamı daha çok gıda yönünden etkileyecek. Ancak, denizlerin yükselmesiyle karalara su baskınının sonuçlarına örnekler sıralamak coğrafyanın ne denli değişeceğini daha somut gösterebilir. Kuşku yok ki, yükseklikleri deniz yüzeyine yakın olanlar, örneğin Batı Avrupa kıyıları, özellikle Hollânda gibi ülkelerin yitirdikleri toprak başkalarından çok daha fazla olacak. Bu nedenle, kimi ülke yurttaşlarının (Türkiye gibi) yabancı devlet topraklarından özellikle son yıllarda art arda büyük parçalar almalarının ve bu yeni yerlerde çocukları için okullar da kurarak kitlesel olarak sürekli oturma işaretlerini vermelerinin kendi ülkelerindeki toprak azalmasıyla bir bağlantısı var. Öte yandan, Asya'da kıyıdan düzlüğü içerilere çok sokulan Bangladeş'in en az üçte-birinin elden çıkacağı söylenebilir. Nüfusuna göre toprağı ufak olan bu ülkenin 135 milyonu aşan yurttaşının ne yiyip nerede barınacağı, bir bölümünün nereye göçeceği, doğusundaki Çitagong Tepelerine kitlesel olarak yöneldiklerinde orada oturmakta olanlarla aralarında ne denli çatışmalar çıkacağı daha şimdiden düşündürücüdür. Öte yandan, büyük denizlerdeki çoğu bağımsız ve birkaçı ABD, Britanya, Fransa ya da Japonya'ya bağlı çok sayıda ada devleti ya da yönetim biriminin oldukları gibi yok olacakları, en azından üstünde barınılmaz biçime dönüşecekleri düşünülüyor. Bunlar Pasifik'te Amerikan Samoası, Fiji, Fransız Polonezyası, Guam, Kiribati, Marshall Adaları, Mikronezya, Nauru, Kuzey Marianalar, Palau, Samoa, Solomon Adaları, Tonga, Tuvalu, Vaniatu ve Japonya'nın dört büyük anayurt adalarına uzak adacık kümeleri; Atlantik'te Bahamalar, Bermuda, Cape Verde, Faroe Adaları, Guernsey, Jersey ve Man ile Portekiz'in Atlantik adaları; Hint Okyanusu'nda Komorlar, Maldivler, Mauritius, Mayotte, Réunion ve Seychelles; Karayip'te Antigua ve Barbuda, Aruba, Barbados, Dominika, Grenada, Guadeloupe, Hollânda Antilleri, Martinique, Saint Lucia, Saint Kitts ve Nevis, Saint Vincent ve Grenadinler, Trinidad ve Tobago ile Virgin Adalarıdır. Afrika'da Ekvator Guineası'nın Gine Körfezi'ndeki adaları, dar ve alçak bir şerit gibi içeriye yaklaşık iki yüz kilometre sokulan Gambia ile kıyı açıklarında Sáo Tome ve Príncipe, ayrıca Akdeniz'de Malta ve Basra Körfezi'nde Bahreyn tehlikededir. Yukarıda sözü edilenlerden Bermuda 53, Jersey 116, Aruba 193, Amerikan Samoası 218, Maldivler 298, Malta 316, Barbados 430, Antigua ve Barbuda 441, ama Cape Verde 4033 ve Bahamalar 13.939 kilometre karedir. Bu denli büyük değişimler kapıyı çaladursun, kapitalizm yerinde durmayan bir düzendir. Yatırım sınırlarını sürekli olarak genişletmek ve kârını durmadan arttırmak ister. Sermaye dolaşımı duracak olursa, bunalım kapıdadır. Durağan bir kapitalizm kendi doğasına aykırıdır. Ancak, bu sürekli genişleme, yayılma ve kâr arttırma furyasından başka her düşünce sermayeci düzenin eylemini etkilemeyen öğelerdir. Bu tavır Fransız Kralına gönderme yapılarak bilinen "Benden sonra, tufan! (Après moi, le déluge!) sözcükleriyle özetlenebilir. Bu durumda, denetim ve sınır kuşkusuz gereklidir. Gerçekten, kapitalizmin kendi de bir tür denetim öngörüyor. Ancak, onun önerdiği denetim doğayı kendine daha da fazla uydurma çabasından öteye gitmez. Sermayeci düzen doğayı da bütünüyle kucaklayıp ondan sonuna dek yararlanma peşindedir. Bundan ötürü, çıkar yol diye ileri sürdüğü daha büyük açmazlara yol açacak, tehlikeyi katlayacaktır. İçindeki canlılarla birlikte doğayı kurtarmak için izlenmesi gereken yol bundan çok farklıdır.
|