14.07.2008/Sayı:195
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


 Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Umut Yalım

...Ve evlad-ı Fatihan:
Havan Hasan (15)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Nasıl olduğunu, olduğumuzu biliyorum özünde. Üşüyoruz. Yakacak bulamadığımızdan değil. Aç olduğumuzdan değil. Yoksulluk, bizi sevdiğinden de değil. Üşüyoruz çünkü içremizdeki o ateşi yitirdik. İstersek, bütün bir orman yakalım, o ormanın içresinde yalımlarla yıkanalım, yine de ısınamayız. Çünkü olması gereken o ateş-i suzan yok artık içremizde. O ateş-i suzan ki, bizi en zehir zemherilerde bile kurtarmıştır düşmandan. Ele muhtaç ettirmemiştir bizi. Şu ansa, pek azımızda kaldı ancak. Velhasıl, konuşmamız gerek.

İşte, önünden geçerken İngiliz- Fıransız- İtalyan- Amerikan askerleri, içresindeki o ateş-i suzan yavaş yavaş harlanmaya başlamıştı Hasan’ın. Ancak ne harlanma? Arlanmayan bir harlanma. Bıraksan, tek kurşun bile kullanmadan, içresindeki o ateşi tüfenge sürerek ve “Bismillah!” diyerek, düşmana saldırabilirdi. Bıraksan, tüm geceler önünde diz çöküp, gündüz olduklarına and içebilirdiler, Hasan’ın içresindeki o ateş-i suzan sayesinde. Ancak, tam da hazır değildi o ateş... Heyhat, o ateş harlana dursun, düşmanın askerleri de dolaşmayı sürdürüyordular Istanbul sokaklarında. Daha çok da, Istanbul’un gayrimüslim semtlerinde. Oralarda, bir karşılıkla karşılaşmıyordular çünkü. Birinin gayrimüslüm olması, gayrimilli olmasını gerektirmez. Bazıları vardır ki, ulusaldırlar. Ancak zaman azınlık dönemi idi. Düşman seviyordu kendi dininden olanı. İşte, buna karşı durmak en yüksek, en büyük ve en ağır insanlıktı o an. Ne yazık ki, o günün gayrimüslimleri bunu hakkıyla yerine getiremediler. Uyup düşmanın makamına bir çoğu hain oldular. Hasan, bu hainliği Üsküp’de yaşamıştı. Biliyordu bunları. Istanbul’da biliyordu artık, biraz geç olsa da çünkü Türk Istanbullu buna, işgal öncesi bu duruma ayamamış, sofrasını paylaştığı Ermeni- Rum- Yahudi’den kötülük beklememiş; hatta bunu düşleyememişti bile. Ancak Mütareke döneminin ilk günü her şeyler dökülmüştü sofraya. Bir gece önce, rakı masasında sohbet ettiği ya da bir gün önce, kahvesini içmeye gelen Ermeni- Rum- Yahudi tarafından ağır hançerlenmişti Türk. O Mütareke sabahı manzara şu idi: Ermeni- Rum- Yahudi, düşman bayraklarını kendi bayrakları gibi büyük bir sevinç ve kıvançla sallıyordular Istanbul sokaklarında. Ne dönemdir o? Ne hain bir dönemdir? Hem en yalın olayı bile bir bakışta anlayamazdın, hem de mikropları görmek için bile mikroskoba gereğin yoktu, Sağdıç. Öyle yaralı bir dönemdir o. Örneğin, Istanbul’a anca Fatih fethedince girebilen Ermeni, çekmiş Fıransız lacilerini Türk’e caka satıyordu. Rum, Türk’le içtiği rakı masasını, İngiliz’e kiralamıştı. Yahudi ise, yeni düzende kendine yer ararken, İspanya sürgününü çoktan unutmuştu. Türk ise büyük ve ağır bir vakarla olayları izliyordu. Tıpkı 7 bin yıldır yapıtığı gibi. Ve 7 bin yıldır yaptığı gibi Türk’ün, Hasan yürümeyi sürdürdü bu düşman ve hainlerin üzresine doğru. Üzrelerine doğru yürüdüğü için, içrelerinden bir Fıransız’ı Hasan’a omuz attı; Hasan’ın düştü başındaki fes. Tam alacakken yerden fesi, bir an duraksadı. Bir şeyler engelliyordu sankiyse O’nu. Tam dokunacakken, elini geri çekiyordu. Bu, 3-5 kez yinelendi. Sonunda, fesi orada bıraktı Hasan. Bir tarihi bırakır gibi. O an, Hasan için, başka bir şeyler başlamıştı. Fes: Yenilginin bir tarihi gibi gelmişti birden O’na. Balkan’lardan yavaş yavaş çekilirken, başımızda hep fes vardı. Fes: Üsküp’ü terkedişi anımsatıyordu O’na. Büyük yenilgiler tarihinin başlangıcı gibiydi fes. Hem Sırp, Rum ya da Bulgar ve Ermeni de giyiyordu bu fesi. Bu’nların giydiğini giymek istemiyordu artık Hasan. Bundandır ki, fes, orada kaldı öylece. Fesin yerde kaldığını gören Fıransız askerleri, fesle futbol oynamaya başladılar. Oynasındılar. Özünde oynadıkları kendi yazgılarıydı. Çünkü biz de bu’nlarla futbol oynayacaktık pek yakın zamanda. Oynasındılar. Hasan, gülerek uzaklaştı oradan. Kıyı boyunca nereye gitse, her yerlerden düşmanın topları görünüyordular. Dayancı yoktu bu manzaraya karşı Hasan’ın. Gözlerini yumarak yürüyordu bu manzara karşısında. Ancak bu da çare değildi. Gözlerini kapasa bile, gözkapaklarına nakşedilmişti o görüntü. Gözleri kapamak çare değildi. Gözlerini yumarak yürüyordu Hasan hala. Ancak bunun bazı tehlikeleri de var idi. Örneğin, birazdan olacak kaza. Hatta oldu bile.

“Ne oldu yahu?”

Şu oldu, Sağdıç: Hasan gözlerini yumarak yürüdüğünden, göremedi önünü ve bir ağaca tosladı. Ondan sonrasını... Bundan sonrasını Hasan anımsamıyor. Kızgınlığın verdiği hırsla da hızlı hızlı yürüdüğü için, epey sert toslamış ağaca. Bir an bayılıvermiş. Bundandır ki, sonrasını pek de anımsamıyor Hasan. Ancak gözlerini açış anını anımsıyor; şöyle ki: Yavaş ve ağır açtı gözlerini Hasan. Birden yalnızca göğü gördü. Bomboş bir mavillik. Duvar gibi bir gök. Kıpırdatmadan baktı Hasan. Bakarken, sarı saçlarında bir kıpırtı duydu. Önce, esinti sandı. Sonra, sanmasının anlamsızlığını anladı. Beş parmak kalınlığı ve hareketinden bir esinti olamazdı. Başını az geriye yatırdığında, o yüzü gördü. Nasıl anlatsam? Ömrü boyunca sürü yüzler görmüştü Hasan. Ancak böylesini görmemişti daha öncesinde. Yüz, yüz gibi değil; bir sinema gibiydi sankiyse. Yüzü, bir aşk filmi gibiydi. Ne güzel bir filmdi hem de. Öylece izliyordu kızı. Ne kız konuşuyordu, ne de Hasan. Hasan filmi, film de Hasan’ı izliyordu sankiyse. Hasan filmi kesemiyordu. Abartısız 1 saat böyle geçti. Sonra dayanamadı Hasan:

“İsminiz nedir Hanımefendi?”

“Suzan.”

“Suzan mı?”

“Beğenmediniz, sevmediniz mi yoksa?”

“İmkanım olsa idi, kendi ismimi bile ‘Suzan’ koyardım, Hanımefendi.”

Kızın hoşuna gitmişti ve bir gülücük sarfetmişti. Hasan da bu gülücüğü görünce gülmüştü bir. Karşılıklı bir- iki gülümsediler. Bu ara da, Hasan hala kucağında uzanmış yatıyordu Suzan’ın. Suzan demiş ancak Hasan hala dememişti adını:

“Peki, sizin adınız nedir?”

“Hasan.”

“Hasan mı?”

“Yoksa beğenmediniz, sevmediniz mi?”

“İmkanım olsa herkeslerin ismini ‘Hasan’ koyardım.”

Bu da, Hasan’ın çok hoşuna gitmişti. Bu kez de, gülücüğü sarfeden Hasan oldu. Bunun üzresine, kız da bir gülücük verdi Hasan’a. Bu utangaç ancak gururlu gülücükler havada uçuşurken, kız sordu Hasan’a:

“Siz nerelisiniz, Hasan Bey? Şiveniz buralı değil.”

“Üsküp’denim, Hanımefendi.”

“Üsküp mü? Çocukken orada bulunmuştum.”

“Ben de.”

“Siz de mi, Hasan Bey? Zaten oralı değil misiniz?”

“Oralıyım ancak madden orada değilim, 12’den beri.”

“Ya... Neden?”

“Neden mi?”

“Evet.”

“Balkan Harbi...’nden sonra... Biliyorsunuz... Oralar... Elimizden... Çıktı... Hanımefendi...”

“Hakkınız var, Hasan Bey. Nasıl da unuttum? Kusuruma bakmayınız, Hasan Bey.”

“Bakmam, Hanımefendi. Ancak kusurlarına bakacaklarım var...”

“Kimler?”

“Şu an, Istanbul’dakiler, Hanımefendi.”

Bu sözden sonra birden doğruldu Hasan. Boğaz’a doğru baktı, toplar yerlerinde duruyordular hala. Sonra, Suzan’a baktı. Ne güzel bir filmdi Suzan. Ancak... Ancak... Acaba, Hasan’a uyar mıydı? Aşk bir yana, bir de hayat vardı; bir de yurdun içresinden bulunduğu durum. Vay be, Sağdıç! Nerede bulmuştu kendini Hasan bir anda. Hayat ve yurdun arasına, birden Suzan’ı da ekleyivermişti. Neydi bu? Aşk mıydı? Bilmem. Hasan da, bilmiyordu daha. Bilecekti. Ancak şimdi... Hayat ve yurt vardı. Suzan, bunlara gelir miydi, uyar mıydı? Suzan, ‘Kimler?’ derken, biraz duraksamış mıydı ne? Yoksa? Hem de, Üsküp’ün hal-i pür melalini hiç duymamış gibiydi sankiyse. Olur muydu bu? Hasan, bir- iki saniye bunları düşündü. Sonra, son cümlesini bir daha yineledi:

“Şu an, Istanbul’dakiler, Hanımefendi.”

“Evet. Hasan Bey, ıstırabımız pek büyüktür. Babam, kaç gündür uykusuz. Ben de, öyleyim.”

“Bu söyledikleriniz beni pek sevindirdi, hanımefendi.”

“Efendim, nasıl?”

“Yani, dedikleriniz pek manidar, Hanımefendi.”

Hasan, az daha en büyük çamı devirecekti. Ancak ne sevinçli bir çam olurdu o. Demek, Suzan’ın ıstırabı büyüktü. Demek, Suzan olurdu Hasan’a. Şu an, kurtulmuştu memleket. Buna, o an, iyice inandı Hasan. Çünkü savaştığı yürekle sevecek, sevdiği aynı yürekle de savaşaktı. Bunun karşısında hiç bir güçler duramazdı. Duramayacaktı da.

Yanyana duruyordular bir tümseğin üzresinde. Boğaz’a bakıyordular. Ancak görmüyordular Boğaz’ı. Kendilerini görüyordular. Kendi gölgelerinde de, düşman toplarını. O an, Hasan dedi ki:

“Bu iş, böyle gitmeyecek.”

“Nasıl, Hasan Bey?”

“Bu vatan böyle yönetilmemeli. Padişah Hazretleri iktidarda ancak iktidara muktedir değil. Türk Milleti haketmiyor bu muameleyi.”

“Fakat, Hasan Bey, nasıl edersiniz bu kelamları? Siz, Padişah Efendimiz’e bağlılık yemini etmiyor musunuz?”

“Ediyoruz. Lakin, vatan mı kıymetli yoksa Padişah Efendimiz mi? Bizler bağlılık yemini ettik, fakat Padişah Efendimiz bize bağlı mı?”

“Neler söylüyorsunuz?”

“Bağlı olsa idi, Hanımefendi, bu havanlar bize çevrili olmazdılar. Istanbul halkı, Türk Milleti, babanız ve siz, o kıymetli yaşlarınızı dökmezdiniz o zaman; değil mi, Hanımefendi?”

“Fakat...”

“ ‘Fakat’ı yok, Hanımefendi.”

“Fakat nasıl?”

“Ümidiniz yok mudur?”

“Ümidim...”

“Sadece masum olmayanların ümidi yoktur, Hanımefendi. Bizi, bu masumluğumuz ve hakikate olan imanımız kurtaracaktır.”

Sevinç ve kıvançla güldü Suzan. Hoşuna gitmişti bu. Bunun hoşuna gitmesi de, Hasan’ın hoşuna gitmişti. Bu hoşuna giden gözlerle baktı, o hoş gözlerine Suzan’ın. İçresini ısıtacak o ateşi, o ateş-i suzanı bulmuştu Hasan.

İşte böyle... Sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe