| Tuğrul Çelik |
Kürt-İslam’ın Abant kampı
Barış ve gelecek Fethullah Gülen’in Onursal Başkanı olduğu Abant Platformu’nun 17.’si 4-5-6 Temmuz’da Abant’ta Abant Palace Otel’de gerçekleşti. Bir yaz kampı havasında gündüz tartışmaların yapıldığı toplantı, akşam sıra geceleri ve halaylarla devam etti. Yüzelli civarı katılımcıyla gerçekleşen toplantıda birbirinden “farklı” alanlardaki katılımcıların amacı gündüzleri konuşmak, tartışmak ve hele hele birbirini ikna etmek değildi. Gelenlerin zaten ikna olduğu toplantıda ortak nokta Kürtçülüktü. Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar, MİT Eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı Mehmet Kaya, Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu, Mete Tunçay, Cengiz Çandar, Ali Bulaç, Mümtaz’er Türköne, Av. Rojbin Tugan, Mustafa Akyol, Ümit Fırat, Psikolog Doç. Dr. Kemal Sayar, Mehmet Altan gibi isimlerin katıldığı toplantının oturum başlıkları da zaten konunun hangi zeminde ve nasıl tartışılacağını ortaya koyuyor: Kürt Sorunu: Tarihi Arka Plan, Ortak Miras ve Geleceğin Keşfi, Dünya Pratiği: Karşılaştırmalar ve Modeller, Geçmişin Muhasebesi, Arayışlar ve Çözümler. Toplantının içeriğine geçmeden önce geçtiğimiz hafta TÜRKSOLU’nun başyazısına dönmekte fayda var. “Sıra Yaşar Paşa da mı?” başlıklı yazıda; “Güney Afrika Modeli” alt başlığında “…Ancak bundan sonra işin önemli kısmı kalmaktadır geriye: Türkiye’nin kendi içindeki Kürt meselesini çözmesi. CIA’nın burada bulduğu yöntem Güney Afrika’da uygulanan yöntemdir. Türkiye Kürt meselesini kendisinin yarattığını kabul edecektir, Kürtlere karşı soykırım suçu işlediğini kabul edecektir, bu ırkçı geçmişiyle yüzleşecektir ve Kürtlerle barışacaktır.” değerlendirmesiyle birlikte baktığımızda, toplantının bu modeli hayata geçirecek adımlardan biri olduğu kuşku götürmez. Toplantının adı da bunu destekler nitelikte: “Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” Toplantının sonuç bildirgesinde de “Platformun amacı çözüm için elverişli bir iklim, dil ve zeminin oluşmasına katkıda bulunmaktır.” deniliyor. Bu “iklim- dil- zemin”in de karşılığı bugün Kürt-İslam Faşizmi- Kürtçe- BOP olarak karşımıza çıkartılıyor. Rojbin’in günlükleri Toplantıya üç gün boyunca katılan Hakkarili Av. Rojbin Tugan kendi yaşamından örneklerle süreci anlattı. Günlüklerini açtı desek daha doğru olacak. “Daha ilkokuldayken benim yüreğim parçalandı. Türk sınıf arkadaşlarımız doğal olarak başarılı idiler, biz ise onlara yetişmek için dilimizden ve kendimizden vazgeçmek zorundaydık. Biz Kürt idik ve vardık. Dilimiz ve kültürümüz vardı.” diyerek toplantının ruhunu birkaç cümleyle ifade etti. Ayrı bir Kürt kimliğini kabul ettirmek. Tugan, operasyonların Kürt çocuklarını bu ülke geleceğine dinamit koyar hale getirdiğini belirtirken, “Halk Tayyip Erdoğan’ın ‘geçmişte büyük hatalar yapıldı’ demesini bile büyük bir umut olarak gördü.” diyerek Tayyip’i de övdü. Rojbin Tugan, söyledikleriyle “Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak” toplantısına uygun bir biçimde kendisinin de belirttiği gibi ayrı bir Kürt kimliğini kabul edip geçmişin hesabını vererek yapılacak bir “barış”tan ve Kürtçülükle temeli dinamitlenen ve BOP dahilinde bölünmüş bir Türkiye “geleceğinden” birlikte bahsediyor. Av. Rojbin Tugan’ın görüşleri toplantıda katılımcılardan epey destek aldı ama Mümtaz’er Türköne, Tugan’a itiraz etti.
Türkiye’yi kim kurdu? Rojbin Tugan’a itiraz ederek ondan sonra söz alan Mümtaz’er Türköne, Tugan’ın anlattıklarının güzel bir filmden anlatılan birkaç güzel enstantaneye benzetti. “Ama bu aşırı duygu yüklenmeleri karşıtlarını doğurur, bu da faşizmi getirir.” çıkışını yaptı. Bir faşiste “faşist” diyen başka bir faşist. Mümtaz’er de benim anılarım daha güzel dercesine başlıyor anlatmaya. 12 Eylül döneminde MHP Ana Davası’ndan yargılanıp Mamak’ta kaldığı zamanlarda, tüm tutuklulara İstiklal Marşı okutulduğunu ve dayak atıldığını ve dayak atanların Kürt askerler olduğunu anlattı. Türköne’nin anılarına sonra döneceğiz. Abant’a damgasını vuran ve Türköne’nin ortaya attığı “Türkiye’yi kim kurdu?” polemiği oldu. Kürtçü tezlerin en çok ortaya atılanı ve koca bir uydurmadan ibaret olan “Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle Kürtler birlikte verdi” tezini tekrar duyacağız derken, Türköne, “Kürt Siyasetinin Eleştirisi” konulu konuşmasında polemik yaratan başka bir iddia ortaya attı: “Cumhuriyeti kuranlar, bir Çerkezler bir de Makedonyalılar. İkisi de anavatanlarını kaybetmiş topluluklar. Biri Kafkaslardan gelmiş, diğeri Balkan Savaşları’nda doğup büyüdüğü yerleri kaybetmiş. Atatürk de bunlardan biri. Bir devlet kuruyorlar ve devlet kurarken, bu devlet için bir ulus yaratmaya girişiyorlar. Ondan sonra ilk Türkleştirmeye başladıkları Türklerin kendisi.” Şimdi ne demeli? Nereden başlamalı? Bu adama nasıl anlatmalı? Nutuk’u da okumuş biri hani. Yani öyle diyor. Mümtaz’er’in anılarına dönersek, Mamak’ta tutukluyken askerler onlara Nutuk okuturlarmış. “Nutuk okurken, arada koğuşlar arası davalarla ilgili haberleşirdik. İşte, Atatürk Eskişehir’e telgraf çekti (filanca davada bugün ne oldu?) diye sordu. Karşı taraf da (Atatürk, Cemal Paşa’yla konuşurken filanca davada avukatın şunları söylediğini anlattı) gibi bir iletişim aracı kullanırdık.” Anlattığı gibiyse Mümtaz’er Nutuk’ta yazılanları pek anlayamamış gibi duruyor. Aklı nerelerde acaba derken Mümtaz’er’in eşi AKP Milletvekili Özlem Türköne’yle toplantı molalarında el ele, göz göze çifte kumrular gibi dolaşıp aşk tazelediklerini unutmuşuz. Bu saçmalamaların sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Abant’ta aşk başkaymış. “Barış ve gelecek yakın mı?” Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş de Abant’ta katılımcılar arasındaydı ve beşer dakikayla sınırlı konuşmalarda en uzun konuşmayı yaptı ve genellikle demokrasinin gelişimi üzerine oturttuğu düşüncelerini ortaya koydu. Bu demokrasi kavramının da Kürtçülüğe ve Seriatçılığa çok rahat gelişme alanı sağlayıp kısa zamanda Kürt-İslam Faşizmine dönüştüğünü belirtmeye sanırım gerek yok. Ama siz demokrasi mücadelesi olarak zaten bunu kastediyorsanız, o zaman sözü tekrar Cevat Öneş’e bırakmak gerekir. Öneş, Avukat Tugan’ın söyledikleriyle ilgili olarak “Rojbin duygusal dünyasını ortaya koydu. Sadece Kürtler değil hepimiz yorulduk. Ama çözüm yolunu biliyoruz. PKK terörü çözülemeyen Kürt sorununun sonuçlarından biridir. Soruna yaklaşımda yapılagelen hataları tekrarlama lüksüne sahip değiliz.” yaklaşımında bulunuyor. Kürt sorununu, standartları yükseltilemeyen, kurumsallaştırılamayan, içselleştirilemeyen Türkiye demokrasisinin bir sonucu olarak görüyor ve öncelikli sorunun demokrasi hareketi yaratmak olduğunu belirtiyor. Bunun adımları arasında yeni bir anayasadan da bahsediyor. Bu sayede Kürt sorununun da çözümlenebilmesi için gerekli olan uygun şartların yaratılabilineceğine dikkat çekiyor ve “Barış ve Gelecek Yakın mı?” sorusuna “yakın” cevabını verdirebilecek ortamın yaratılması için neler yapılmalı onu üstü kapalı dillendiriyor. “Barışı ve Geleceği” getirecek şartların oluşturulabilmesi için ilk önce önündeki engellerin kaldırılması gerektiğinin çok iyi bilincinde olan bu eski MİT’çi, demokrasiyi çok iyi bir silah haline getirip onu faili meçhul cinayetlerde kullanmak peşinde. Gelecek tepkilerin sahiplerini demokrasi karşıtı, statükocu, bir dönem önce faşist, milliyetçi ve bugünlerde çeteci gibi etiketler bekliyor ne de olsa. Yukarıda da belirttiği gibi demokrasi standartlarını yükseltecek, karşıtlarını ortadan kaldıracak ya da onlara kendini zorla içselleştirecek. Böylece demokrasi silahıyla işlediği bütün cinayetlere karşı kimse ses çıkaramayacak. Öneş devam ediyor: “Demokratik toplumsal desteğin ortaya çıkarılabilmesi ihtiyacına paralel olarak, siyasi hareketlerin önemi ve önceliğine vurgu yapmak zorundayız. Siyasi iktidar ve muhalifi ile Kürt siyasi hareketi de yeni bir imtihan ile karşı karşıyadır.” Öneş’in demek istediği, TÜRKSOLU’nda ortaya konulan ve kapatma davasıyla birlikte AKP’nin yavaş yavaş dışında kaldığı “ABD-AKP Ortak Yapımı PKK’nın Siyasallaştırılması Projesi”. BOP dahilinde biçimlendirilecek süreç de Öneş’in ortaya attığı “çözüm için şartlar uygun” tezi. Uygun şartlardan bazıları şunlar: “ABD ve AB’nin Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda ortaya çıkan destekleyici politikaları.” Bunlardan kasıt ordunun etkisizleştirilmesi ve BOP’a ikna edilmesi. “Toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin korunması temelinde Irak merkezi yönetimi ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimiyle gelişmekte olan ilişkiler.” Öneş’in söylemeye çalıştığı aslında Kürt devletini tanımaktan başka bir şey değil. “Türkiye toplumunun gelişen demokrasi dinamiğinin güçlendirdiği “barış”, “çözüm” talepleri, dikkate alındığında, özellikle silahlı mücadele anlayışı ve pratiğinin ortadan kaldırılarak, Kürt sorununun genel demokratikleşme yürüyüşü içinde çözülebilirliğinin imkânsız olmadığını hatta öngörülenlerden daha kolay gerçekleşebileceğini görmeliyiz.” Temelinde bu şart, Kürtçülüğün siyasileşmesinin, terörle mücadelenin etkisiz olduğu propagandası yardımıyla, toplum içinde içselleştirilmesinin psikolojik harp tekniklerini ortaya koyuyor. “Geçmişteki hataları tekrarlamamak için terörle, Kürtçülükle mücadele etmeyin” demenin dolambaçlı yönü böyle olsa gerek. Hakkını vermek lazım ki Öneş bunu çok iyi yapıyor. Ne de olsa eğitimli. Vali Beyler de buradaymış Abant Toplantısının önemli bir konuğu da Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar’dı. Fethullah Hoca’nın Onursal Başkanı olduğu bir platformda devletin bir valisi… Kendisi uzun yıllar Doğu ve Güneydoğu’da valilik yapan Akpınar, bunun etkisinden olsa gerek Kürt sorununun tartışıldığı toplantıya katılmak istemiş olsa gerek. 19 yıllık valilik görevinin büyük bölümünü yatığı Doğu ve Güneydoğu’da “Ben ayrı bir devlet kurmak istiyorum” diyen bir Kürt’e rastlamadığını söylüyor. Ama bu cevabınız birden fazlasını istemedikleri anlamına gelmiyor Vali Bey! Hakkarili duygusal avukatın konuşmasından çok etkilenen Vali, “Hakkari’de Rojbin’in problemlerini çözemezsek her taraftaki insanlar rahat edemez.” diyerek ona destek olmuştur. Ne de olsa aynı yerin havasını, suyunu almışlar. Vali devam ediyor. Hem de duayla: “…İliada’da okumuştum; Troyka’da savaş kızışıyor. Elini kaldırıp tanrılar tanrısına yalvarıyor. Güç buluyor, götürüp Santos’a şifa bulmasını sağlıyor. Ben de Tanrı’ya yalvarıyorum. Babalar, analar ağlamasın, insanlar cesetleri değil gelinleri, damatları karşılasın. İnsanların silaha değil daha çok sevgiye ihtiyacı var diye.” Abant Toplantısı’nın katılımcılarından biri de Ümit Fırat’tı. Kürtçe TRT’nin danışmanlığına atanan Fırat, Kürtçe kanal için “80 yıllık ciddi bir inat ve önyargı terk ediliyor.” demişti. Toplantıda devletin Kürt politikasının halk tarafından unutulmayacağını dile getiren Fırat, “Unutulması mümkün değil ama telafisi mümkündür.” demiştir. Fırat, tek parti döneminde- Atatürk döneminden bahsediyor aslında- Kürtlere baskı yapıldığını, Takrir-i Sükun döneminin idamlarının cesetlerinin bile verilmediğini, 1925’te Kürtçenin yasaklanışını, 1960’larla açılan yatılı okulların asimilasyon amaçlı olduğunu belirterek eleştirilerini dile getirdi. Kürtçü tezleri tek tek sıralamakla birlikte Atatürk’e, devrimlere ve Cumhuriyete olan kinini kustu. O dönem çıkan Kürt isyanlarından Ümit Bey’in haberi mi yok? Acaba Takrir-i Sükun niye çıktı? Onu hiç araştırmış mı? Zaten bütün toplantı da bunun için değil miydi? Bu arada Vali Akpınar’ın duasından Ümit Fırat da etkilenmiştir herhalde. Bir bakmışız TRT-Kürtçe ilk yayına bu duayla başlamış. İstila Yanlış anlamayın toplantıda TÜRKSOLU’nun İstila tezlerinin sözü geçmedi ama gerek toplantının oturum başkanı Mete Tunçay, gerek babasının oğlu Mustafa Akyol ortaya attıkları tezlerde istemeden de olsa İstila’nın tespitini yaptılar. Mete Tunçay, “Kürt Sorunu”nun, Osmanlı’nın çağdaşlaşma politikalarına bağlıyor. Osmanlı’nın merkezi bir idaresi olmadığı teziyle yola çıkan Tunçay, Güneydoğu Bölgesi’nde Kürtlerin aşiretler halinde, yarı özerk yaşadığını; ama daha sonraki politikalar için “Kürtler bu süreçten hoşnut olmadılar.” tespitini yapıyor. “Yakın dönemde lâiklik de yaygınlaşmaya başlayınca rahatsızlık daha da artmaya başladı. Çünkü aradaki din kardeşliği lâiklikle birlikte anlamını yitirdi ve Kürtler o eski özerk durumlarını ister oldular.” tespitini yaparak Kürtçülükle şeriatçılığın da birbiri içine geçmiş hareketler olduğunu ortaya koymuş oluyor. Bu tespitinden sonra Tunçay, ayrı devlet kurma gibi tutumları tasvip etmediğini, böyle bir düşüncenin gerçekleşemeyeceğini coğrafi dağılımla açıklıyor: “Kürtler En çok sayıda İzmir, İstanbul ve Antalya gibi büyük şehirlerde yaşıyorlar.” İstila haritasını gözünüzün önüne getirin. Kürtçülük ve şeriatçılığın tarihsel birlikteliğini ortaya koyarken de, İstila’nın bölgesel dağılımını tespit ederken tutarlı gibi duran Tunçay, bu kişilerin ayrı bir devlet istemelerinin imkânsız olduğunu ortaya koyuyor. Bugün Kürtler İstila hareketiyle tüm Türkiye’de söz sahibi olduklarını, kurucu unsur oldukları tezlerini işlerken hem de. Ve önerisi de şu: “Onlara ne mutlu Kürdüm diyene hakkının tanınması gerek. Problem geç kalmış bir milliyetçilikte.” Bundan sonra olacakları Tunçay’a anlatmak gerekiyor, çünkü kendisi verilerden sonuca gitmekte epey başarısız. Akyol da “Kürt sorunu Cumhuriyet dönemi sorunudur.”, “Bütün Türkiye Kürdistan’dır, İstanbul başkenttir. Çünkü en büyük Kürt kenti İstanbul’dur (İSTİLA). Bütün Türkiye aynı zamanda Türkistan’dır.” “Çok satan bir gazetenin logosunun hemen yanında ‘Türkiye Türklerindir’ ifadesi var. Bu hangi anlama geliyor, oradaki ifade Türk ifadesinden Türkiye’de yaşayanlar kastediliyorsa bu malumu ilama ne gerek var. Türkiye Çinlilerin olmayacak elbette.” gibi inciler saçıyor ağzından. Ağzını açar açmaz Cumhuriyet dönemine saldıran küçük Kürt-İslamcı “boynuz kulağı geçer” dedirtiyor. Mustafa’nın sorusuna cevap verelim. Oradaki Türk ifadesinden Türkiye’de yaşayanlar kastediliyor, ama Türk olarak yaşayanlardan. Mustafa’nın dediği gibi “Türkiye Çinlilerin olmayacak elbette.” Bildiğimiz bir şey var ki onu da lafı dolandırmadan söyleyelim: Türkiye, sadece Türkiye’dir. “Türkiye Türklerindir!” Katılımcılar’a: Toplanın, emperyalist efendinizin sesi olun, Atatürk’e, Türklüğe sövün, Kürtçülük yapın, Kürdün varlığının teminatı olun, dua edin, psikolojik tahlil yapın, anılarınızı anlatın, konuşun, akşamları toplantı sonrası tepinin, aşk tazeleyin ve bir sonraki kamp için hazır olun.
|