| Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Sermayeci düzenle çevrebilim (ekoloji) birbirine aykırı düşen iki kavramdır. İkisinin işleyiş biçimleri arasında temel bir aykırılık var. Bu çelişki bunların ikincil derecedeki bir özelliği de değildir. “Ne olursa olsun önce ve her zaman kâr” hedefinin simgelediği kapitalizmin doğal uzantısı, emeğin sömürüsü olduğu gibi, çevrenin de soygunudur. Bu nedenle, kendini “çevreci” olarak görenler başta olmak üzere, kişinin anlaması gereken gerçek şudur: Sermayeci düzen var oldukça, bu düzen çerçevesinde birtakım onarımlar düşünülse bile, çevre yakın sürede içinde yaşanamaz duruma gelecektir. O denli ki, sermayeci düzen sözde düzeltme savıyla birtakım girişimlerde bulunurken, çevreye de “mal” gözüyle bakmaktadır ve bundan ötürü, çözüm diye önerdikleri daha büyük açmazlara ve sonunda karayıkıma neden olacak niteliktedir. Bu yaklaşımın sonucu olarak, şunun da altını çizmeliyiz: Kimi “çevrecilerin” konuyu temel sistem inançları dışında görmeleri, örneğin bu sorunla emekçi halkların savaşımı ve sosyalizm arasındaki zorunlu bağı göz ardı etmekte diretmeleri yanlıştır. Az bilinen bir gerçek olmakla birlikte, Karl Marx çevreye gereken önemi vermiş, onunla kişinin korunmasını ve kurtuluşunu birbirine bağlamıştır. Bu yazılarımı söz konusu bağlantının bugün de kurulması ve yaygınlaşmasına omuz vermek amacıyla kaleme alıyorum. Çevrenin (ve insanlığın) kapitalist düzen çerçevesinde kurtulamayacağını anlatmak ana ereğimdir. Kaldı ki, sermayeci düzen, ABD’nin son derece sınırlı Kyoto Antlaşmasını onaylamaya yanaşmamasının kanıtladığı gibi, genelde göstermelik onarımlardan bile uzak durmaktadır. Çevrenin bozulması, bunun küresel ısınmaya yol açması ve her ikisinden doğacak yaşamsal sorunların eleştiri konusu olmasıyla sermayeci düzenin kimi sözcüleri iki yoldan birini seçtiler. Daha sonra iktisat dalında Nobel ödülü alan Robert Solow ve onun ardılları doğanın bozulmaya karşı köklü ve uzun erimli bir direnç gösterdiğini, bu nedenle “çevresel kıyamet”ten söz açanlara aldırış etmemek gerektiğini ileri sürdüler. Sermayeci düzenden yana olan kimileri de düzeltme görüntüsü altında doğayı da alınıp satılan sıradan bir “mal” gibi pazar ekonomisi çerçevesi içine soktular. Bir de (ABD eski başkan yardımcılarından ve çevreyle ilgisinden ötürü Nobel ödülü alan Al Gore gibi) kimi “çevreciler” var ki, onlar da yapılacak birkaç bir şey daha gösterirken konunun kapitalizmin kökünün kazınmasıyla bağlantısını ya göremiyor ya da göstermekten kaçınıyorlar. Bunların üçü de, hele üçüncüsü, aynı kefeye konamayabilir. En çok sonuncuların iyi niyetle yüklü oldukları söylenecektir. Ancak, konu onların, giderek büyük sermaye sahiplerinden kimilerinin “iyi” ya da “kötü” niyetli olmaları değildir. Konu doğanın insan eliyle iflâs etmesiyle kapitalizmin temelden bağlantısını ve çözümün sermayeci düzenin yıkılmasıyla, bunun için de gerçek çevrecilerin emekçilerle birlikte tüm insanlığın kurtuluşunun iki yapışık kardeş olduğunu anlamaları sorunudur.
Birinci gerçek şu ki, doğanın durumu insan yaşam biçiminin aynasıdır. Bunun geçmişte ve bugün gereği gibi anlaşılmamasının birkaç nedeni var. Kimileri bunda gelişmiş ülkelerin, başka bir deyişle, Batı uygarlığının ekinsel (kültürel) bir yanlışını gördüler. Yani, gelişen Batı, sanki iyi niyetle yanılarak, doğayı kendinin bir görevlisi (hizmetkârı) saymıştır. Ya Tanrı doğayı insanlar için yaratmıştır, ya da doğa insan için vardır. İkisi de aynı kapıya çıkar. Yukarıdaki basmakalıp anlatımı bir yana itmeliyiz, çünkü sermayeci düzenin kendi doğasından gelen bir genişleme anlayışı var. Bu düzen yalnız “ekinsel bir yanlış”tan ötürü değil, daha büyük ölçüde, giderek temelde başka bir nedenden dolayı doğaya yaslanıp onu bozuyor ve sonunda yok olmakla karşı karşıya getiriyor. Sermayeci düzenle ilgili büyük gerçek söz konusu genişlemenin para birikimi ve bunun için de sınır tanımayan “kâr” güdüsüyle bağlantısıdır. Bugün karşımıza dikilen doğa sorunu da bu bağlantıdan doğuyor. Kürenin kendinin olduğu gibi, doğanın da bir sınırı var. Bu sınır özdeksel (maddesel) olarak bellidir. Okyanuslar uçsuz bucaksız, kutuplar buz sıradağları gibi görünse de, her biri için sınırlar söz konusudur. Öte yandan, kapitalizmin sınırsız kâr güdüsü sınırları olan çevreyle bağdaşmıyor. Kâra dayalı sermayeci, ekonominin büyümesi ereğine yöneliktir. Bu yolda dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun sömürülmesi gibi, büyümeye yardımcı olacak çevre zenginliklerinin de sonuna dek kullanılması da “doğal”dır. Bu zenginliklere tez elden el koymak ve onları üretimde çabucak eritmek de bu hızlı yaşamın cayılmaz kuralıdır. Üstelik, tüm bu süreçte gitgide çoğalan atıkların gene doğaya bırakılmaları da olağan sayılan sonuçlardandır. Ama, doğayı bozan, zayıflatan ve kötüye doğru değiştiren de tüm bunlardır. Kısaca, çevrenin soygunu tekelci sermayenin öteki soygunlarının ayrılmaz parçasıdır. Sermayeci düzen herhangi bir ürün için yatırım yapmağa bağlıdır. Daha da öte, ilk adım yatırımla başlar. Bu nedenle, ilk beklentisi de yatırdığından daha fazlasını en kısa sürede kazanmaktır. Hem yatırdığını geri alacak, hem en azından zorunlu harcamalar için ek gelire göz dikecek, hem de teknolojisini geliştirmek ve rekabette ya da tekelcilikte tutunabilmek için sermayesini arttıracak, bu arada, kendi de emekçininkine hiç benzemeyen gösterişli bir yaşam sürecektir. Çocuğunun düğün pastası bir milyon dolara çıksa da, Irak petrollerini elde tutmak için askerî harcamalar devlete günde milyarlarca dolara patlasa da, kendine seçtiği yol budur. Bu ulusal ve küresel insan ilişkilerinin bir sonucu da çevrenin ölüm döşeğine girmesidir. Öte yandan, çevre madem gitgide ve artan bir hızla bozuluyor ve bütünüyle yok olma tehlikesi baş gösteriyor, onun yaşamını sürdürmesi genel bir kurtarma tasarısıyla bağlantılı olmak zorundadır. Bu tasarıların içinde toprağın, havanın ve suyun korunması, yeterli gıda ve temiz suyun sağlanması, özellikle yenilenemeyen kaynaklar üstünde özel bir titizlik gösterilmesi ve bunların akılcı (ve adil) yöntemle paylaşılması, atıkların zararsız ya da en az zararlı yoldan giderilmeleri ve sanayi yapıları için seçilen yerlerle onların işleyiş biçiminin doğayla uyumlu olması vardır. Bu önlemler ve daha başkaları kısa ve uzun erimli, küre çapında ve kuşaklar-arası işbirliğini gerektirir. Ancak, bu sevinci boğazlarda düğümleyen kimi yorumlar oldu. Bir çevre sorunu, giderek bunalımı söz konusuydu. Küre olağan ölçülerin dışında ısınıyor, ozon katmanında ısıyı değiştiren öğelerin önlenemez biçimde artmakta olduğu anlaşılıyor, özellikle Kuzey Kutbu’nun sanılandan da daha hızlı eriyeceği belirtiliyor, bu oluşumla birlikte deniz yüzeyinin yükseleceği endişesi yayılıyor, toprak yitirilmesiyle birlikte suların ve gıda ürünlerinin azalacağına kaçınılmaz gözüyle bakılıyor, kimi bitki ve hayvan türlerinin yok olacağı saptanıyor, çölleşmenin yanı sıra kürenin akçiğerleri ve yaşam barınaklarından biri olan tropik ormanların da ufalacağı düşünülüyor ve ışınetkin (radyoaktif) zehirlenmeyle karşı karşıya kaldığımız duyuruluyordu. Üstelik, olacakların tümü bu kadar da değildir. Aylar, yıllar akıp gittikçe, belâlar dizelgesi uzadıkça uzuyor ve uzamayı sürdürüyor. Bu durum yalnız doğal değil, toplumsal bir karayıkımı da yaşam gündeminin başına getirip oturttu Ancak, soruna çözüm üretmede bir arpa boyundan fazla yol alınmadı. Kuramsal olarak birtakım öneriler ve bunların içinde benim katıldığım dişe dokunur çözüm yolları varsa da, uygulamada olsa olsa kaplumbağa hızına ulaşıldığı söylenebilir. Neden? Yani, gerekli eylemin önünde ne tür engel var? Bunun doğru yanıtı için sermaye birikimi denen sürecin çevre sorunlarıyla bağlantılı olarak nasıl bir karşı koyuşa geçtiğine bakmak gerekir. Kuşkusuz, bundan da, gerçek çözüm için birtakım dersler çıkarmak kaçınılmazdır. Küresel kirlenmeye, başka bir deyişle, fosil kökenli petrol gibi gazların yayılmasına karşı uluslararası sayılabilecek ilk tepkiler 1990’lı yılların başlarında görüldü. Bu ilk adımların yol göstericiliğiyle, 1992’de İklim Değişikliği İçin Birleşmiş Milletler Çerçeve Antlaşması diye bir belge üstünde uyum da sağlandı. İmza koyan devletler bu tür gazların salıverilmelerine kendiliklerinden sınırlar koyacaklardı. Ne var ki, üstlendiklerine bağlı kalmadılar. Beş yıl sonra (1997), kimileri önemli bir adım daha attı ve ortaya Kyoto Sözleşme Tutanağı (Protokolü) diye (imzalayanları hukuken bağlayacak) bir belge çıktı. Buna göre, sözleşmeye katılan endüstrileşmiş devletler yaydıkları gazları 2008-12 yılları arasında 1990 yılına oranla yüzde 5.2 oranında azaltacaklardı. Bu oran Avrupa Birliği (AB) ülkeleri için yüzde 8, ABD için yüzde 7 ve Japonya için de yüzde 6’ydı. Çin gibi gelişmekte olduğu varsayılan ülkeler bu oranlara bağlı kalmayacaklardı. Birkaç yıl içinde bu antlaşmanın iki kaçamak noktası bulundu. Biri, bu üst sınır izinlerine gereksinimi olmayan devletlerden belirli oranlarda indirim satın almak, öteki de, ormanlar ve tarım alanları karşılığında havaya belirli oranlarda gaz yayma hakkı elde etmek. Bu yolların ikisi de antlaşmadaki boşluklardan yararlanıp doğayı kirletmeyi sürdürmek anlamına geliyordu. ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelânda ve Japonya bu kurnazlıkları desteklediler. Avrupa Birliği onlara karşı direndi. İki devletler kümesinin 2000 sonlarında La Haye’de bu konuda çatışmasından bir uyum sağlanamadı. Bush yönetimi de 2001 başında ABD’nin Kyoto ekseninden ayrıldığını açıkladı. ABD Kyoto Antlaşmasına karşı direnirken, AB’nin ona sahip çıkar gibi davranmasına başka açılardan da açıklık getirmek gerek. Başka açıların sözünü etmezsek, AB’ndeki tekelci sermaye kümelerinin daha insancıl olduklarına ilişkin yanlış bir kanı yaratmış olabiliriz. Hemen belirtmeliyim ki, bu farklılığın birkaç önemli nedeni var. Biri, AB üyelerinin doğayı kirletme oranı 1990 düzeyine zaten oldukça yakındı. Oranı onun altına çekmekle tekelci sermaye bir anlamda (kârda) yitirdiğini (saygınlıkta) kazanacaktı. Kuzey Denizi’nde doğal gaz bulmuş olan Britanya’nın eline (petrolü bütünüyle bir yana bırakmadan) yeni bir seçenek geçmiş oluyordu. Almanya da (doğu ile batı kanadı) birleştikten sonra yeni kömür yataklarını işletmeğe başladı. Zaten, AB çerçevesinde ilk başlarda görülen bu kirletme oranındaki düşüş uzun sürmedi, orada da kirlilik gene tırmanmağa başladı. Antlaşmaya dönelim. Kyoto metninin yürürlüğe girebilmesi için küresel kirlenmenin yüzde 55’inden sorumlu olan devletlerin antlaşmayı onaylamaları gerekiyordu. ABD’nin çekilmesi ve Kanada, Avustralya ve Yeni Zelânda ile Japonya’nın yanaşmaması üzerine, söz konusu metnin bir türlü onaylanamadan havada kalması, yani geçersiz sayılması gündeme geldi. Bu durumda, antlaşmadan yana görünenler daha sonraki Bonn toplantısında ödün üstüne ödün verdiler. Kılık değiştiren antlaşma pencereden dışarıya atılmadı ama, havaya bırakılacak gazlara indirim uygulanmasına ilişkin bağlayıcı hukuksal madde kaldırıldı. Bu sırada, Bush yönetimi de kürenin gerçekte bozulmadığına ilişkin yazanak düzenleyecek “bilim” kuruluşu arayışı içindeydi. Öylesine ki, tekelci sermayenin çok-uluslu kuruluşlarının örgütlediği Küresel İklim Koalisyonu (GCC) yakıştırma adlı bir örgüt de ortada boy gösterdi. Ancak, IPCC kısa adlı bir kuruluşla Ulusal Bilimler Akademisi (NAS) hava yuvarında (atmosfer) insanların kimi eylemlerinden ötürü fosil kökenli gazların büyük ölçüde toplandıklarını, bu yüzden küresel ısınmayla deniz düzeyinin yükselmesinin 21’inci yüzyıl boyunca süreceğini ve kuraklıkların artacağını açıkladılar. Bu durumda, iklimin kötüye doğru dönüşmekte olduğunu kabullenmek zorunda kalan yönetimi bunun suçunu antlaşma metninin üstüne attı: Ona kalırsa, antlaşma kimi Amerikan işçilerinin işlerinden atılmalarıyla sonuçlanacaktı ve ayrıca küreyi “en çok kirleten” (gelişmekte olan ülkeler sınıflamasındaki) Çin’e ve Hindistan’a sınır getirmiyordu. ABD’nin tavrının gerçek nedenleri bunlar olmadıktan başka, Amerikan sermayesinin bir bölümü ürünün elde edilişi paraca düşük Çin, Hindistan ve Meksika gibi ülkelere kayarak anayurttaki kendi çalışanlarını işsizler ordusuna çoktan eklemiş durumdaydı. Küreyi en çok kirleten de (en az dörtte-bir oranla) Amerika’dan başkası değildi. ABD fosil kökenli karbon dioksitten yılda kişi başına altı tona yakın gazı havaya karıştırıyor. 300 milyon nüfusu var ve bu toplam tüm dünya nüfusunun yüzde 4’ünün biraz üstünde. Almanya’nın kişi başına kirletme oranı Amerika’nın yarısına denk. Tekelci sermayeyi simgeleyen sekiz devletin kirletme oylumunu (hacmini) bir yana koyarsak, tüm geri kalan devletlerin (Afganistan’dan Zambia’ya değin) toplam kirletme payı kişi başına 0.7 ton kadar. Bu oranlara karşın, Amerika’nın resmî tavrı tekelci sermayenin kâr çizgisinden ayrılmıyor. Üstelik, Kyoto Antlaşması da artık çok eskidir, adamakıllı törpülenmiştir ve çağın daha da gerisine düşmüştür. Bu durumda, sermayeci düzenin kendi içinde çevre sorunlarını da ele alabilecek çözümler barındırdığı da bilimsel gerçeklerle bağdaşmayan ham bir hayâldir. Gene aynı ülkelerde bilimsel görünümlü kuruluşlar da aynı güçlü merkezin ağır baskısı altındadırlar. Bunlardan kimileri onlara paralar karşılığı hizmette unvanlarını kullanıyorlar. Ne var ki, hem yoğun endüstrileşme, hem atıklar çevreyi sürekli olarak kötüleştirmeyi sürdürüyor. Özellikle Batı’nın endüstrileşmiş ülkelerindeki Hıristiyanların pazar günleri artan ölçülerde kiliselere taşınmalarına bakmayalım; onların tanrısı çabuk ve kolay kârdır. Öte yandan, sermayeci düzenle çevrebilim arasındaki çatışmayı gerçekçi olarak anlatmak bilimsel yaklaşımın görevidir. Bu gerçekçilik günümüzdeki üretim biçimini gereği gibi eleştirmekten geçer. Bu yapılmazsa, dünyayı yalnız doğal değil, toplumbilimsel bir bunalım da bekliyor. Bizi önüne katıp sürükleyen korkunç sonuçlar başka yaşam türlerini de sürüp süpürecek. Bundan sonraki yazılarda aynı açmazın çeşitli yanlarına bakmak zorundayız.
|