07.07.2008/Sayı:194
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


 Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Türkiye Okan İşbecer

Ümmi Takım tartışması devam ediyor

Osmani yeşil olmadı turkuaz verelimTÜRKSOLU’nun önceki iki sayısında EURO 2008 dolayısıyla futbol ve özellikle de Milli Takım üzerine değerlendirmelere yer vermiştik. Futbol camiasındaki cemaatleşmenin geldiği son nokta, EURO 2008 Şampiyonası’nda iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlamıştı.

Türkiye Milli Takımı’nın forma renginin değiştirilmesiyle başlayan tartışma aslında Milli Takım’ın yeni bir kalıba sokulmaya başlamasının da başlangıcını oluşturuyordu. Daha sonra da arkası geldi. Toplu halde Cuma namazına gitmeler, yaratana sığınıp topa vurmalar, Federasyon Başkanı Hasan Doğan’ın türbanlı karısının protokol tribünündeki sevinç gösterileri derken son iki maçta da Tayyip’le Gül’ün de tribünlerdeki yerlerini almalarından sonra tablo tamamlanmıştı.

Milli Takım üzerindeki Kürt-İslamcı kuşatma nedeniyle bu turnuvada Türkiye’yi desteklemek pek içimizden gelmedi. Ama bu tavır sadece bize has bir tavır değildi. Kazanılan maçlardan sonra sokaklarda yapılan sevinç gösterileri bile her zamankinden farklıydı. Türk Milleti futbolsever bir millettir. Bu tür turnuvalar ise Türk insanı açısından bir ölüm kalım meselesidir. Ama bu alanda tarihinin en büyük başarılarından birine imza attığı halde Türk Milleti bu başarıya sevinemiyordu. Bunun en büyük sebebi ise Türk Milli Takımı üzerindeki bu Kürt-İslamcı kuşatmaydı.

Türkiye Milli Takımı’na karşı aldığımız tavır son iki haftadır tartışılıyor. Bu tavrın abartılı olduğunu düşünenler kadar çok doğru bir tavır olduğunu ifade eden mesajlar da aldık. Ancak geçtiğimiz Çarşamba günü Hürriyet’in Kelebek ekinde yazan Yurtsan Atakan’ın Milli Takım üzerine yazdığı yazı, bu konuda yalnız olmadığımızı kanıtladı. İsterseniz Yurtsan Atakan’ın 02.07.2008 tarihli “Osmani Yeşil Olmadı Turkuaz Verelim” başlıklı yazısını hep birlikte okuyalım:

“Maçın heyecanı biraz durulduğuna göre seyretmesi de yazması kadar zor olan Türkiye-Almanya maçıyla ilgili duygularımı değil ama düşüncelerimi yazabilirim artık. Duygularımı değil düşüncelerimi diye özellikle vurguladım.

Türkiye-Almanya maçını, hiçbir maçta olmadığı kadar karmaşık duygularla seyrettim çünkü...

Türkiye gol atıyor, sevinçten naralar atarak havalara fırlıyorum. Almanya atıyor, Türkiye’nin golüne içten, coşkulu sevincim gibi olmasa da oturduğum yerden boğuk bir sesle “gol” diyerek seviniyorum.

Duygularım Türkiye kazansın diyor, mantığım Almanya...

Duygularımın her Türk gibi neden Türkiye dediği malum. Mantığımın neden Almanya dediğine gelince...

Mantığım Almanya kazansın diyor, çünkü Avrupa Şampiyonası gibi bir spor olayının haddinden fazla siyasileştirildiğini, AKP’nin siyasi şovuna dönüştürüldüğünü düşünüyorum.

AKP iktidarı ilk yıllarında Kemal Derviş’in, IMF’nin ve dünya konjonktürünün hazırladığı ekonomik istikrarın meyvelerini yemiş, kendisinin en ufak payı olmadığı bir başarıdan siyasi rant sağlamıştı. AKP’nin yine başkalarının eseri olan bir başarının meyvelerini hazır lop yemeğe kalkışmasından haz almıyorum.

Milli Takım’ın Avrupa’nın en iyi dört takımı arasına girme başarısının mimarı Haluk Ulusoy başkanlığındaki federasyon. AKP ise bu başarıyı her mevkiye eşi türbanlı olanları getirme trendinin son örneği olan Hasan Doğan başkanlığındaki federasyona mal etmeye çalışıyor. Türk Milli Futbol Takımı’nın başarısından kendi iktidarına rant çıkarma yarışı içerisinde.

Hasan Doğan’ın türbanlı eşinin tribünlerde şov malzemesi olarak kullanılması da, AKP’nin en başından beri yürüttüğü stratejinin parçası. Bu strateji, türbanlı eşleri her yurtdışı gezisine dahil ederek, türbanlı eş sahibi olmanın toplumda yükselmenin bir şartı olduğu imajını yaymak, türbanı moda yapmak. Şapka devriminde kullanılan stratejiyi taklit ederek Cumhuriyet’in rövanşını almak.

Türk Milli Futbol Takımı’nın ulusallığının AKP’nin umrunda olmadığı, milli formanın rengini kırmızıdan turkuaza çevirmeye kalkışmasından belli.

Tribünlerde dalgalanan hilkat garibesi turkuaz ay-yıldızlı bayrakları görmüşsünüzdür. AKP’nin Türk Milli Futbol Takımı’nın formasını turkuaza döndürmekteki nihai amacının simgeleri gibi dalgalanıyorlardı mavi mavi...

Türkiye’nin gollerine havalara zıplayarak sevinirken, Almanya’nın gollerine içim burkula burkula iyi oldu dememin nedenleri bunlardı işte. Türkiye kazansaydı herkes gibi sokaklara dökülecektim kuşkusuz. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin en kemikleşmiş simgelerinden biri olan ay-yıldızlı kırmızı beyaz bayrağın rengini değiştirme sürecini başlatan bir partinin emellerine hizmet eden galibiyetin, sevinci de buruk olacaktı kuşkusuz.”

Görüldüğü gibi aklın yolu bir. Meseleye duygularımızla değil mantığımızla yaklaştığımızda gerçeğin o kadar da uzak olmadığını anlayabiliyoruz.

Bu arada kötü bir haber: Fatih Terim 2012 yılına kadar Milli Takım’ın başında. Yani önümüzdeki Dünya Kupası eleme maçlarında ve şayet katılabilirlerse Dünya Kupası finallerinde de Terim’e mahrum kalacağız.

Söz burada Terim’den açılmışken bir dönem Galatasaray’ın da formasını giyen Hollandalı futbolcu Frank De Boer’in Fatih Terim gözlemlerini aktaralım: “2000 yılında kazanılan UEFA Kupası'ndan dolayı bana göre başı hala göklerde, bulutların arasında geziyordu. Ama şunu söyleyebilirim ki, çok mükemmel bir antrenör değildi. Kendisi futboldan çok dış görünüşüyle meşguldü. Benim hiçbir yerde görmediğim bir şeydi. Yarım sezonluk bir dönemde aynı kıyafetle diğer antrenmana çıktığını görmedim. Her seferinde başka kıyafet giyerdi. Bu gerçekten inanılmazdı. Tam anlamıyla gerçek bir megalomandı.”

Başarı, bazı insanlara adamlık kazandırırken bazılarının da aklını başından alır.


Ortak akıl tutulması

Ortak akıll tutulmasıGeçtiğimiz hafta bu köşede Şeriatçı-sözde solcu kırması “Darbeye Karşı 70 Milyon Adım” girişiminin sözde darbe karşıtı yürüyüşüne değinmiştik. Büyük umutlarla örgütlenen hareket önceki hafta İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş düzenlemişti. Ancak bu girişim beklenen etkiyi yaratamadı. Bırakın 70 milyon adımı, 700 adım bile atamayan topluluk, İstiklal Caddesi’ni bile yürüyerek geçecek iradeyi gösteremeyerek Galatasaray Lisesi önünde yürüyüşü sonlandırmak zorunda kalmıştı.

Bu başarısız girişimin ardında Şeriatçılar yeni bir “girişim” başlattılar. Girişimin adı, Ortak Akıl hareketi. 23 Haziran tarihinde İstanbul Eresin Otel’de düzenlenen bir toplantıyla kuruluşunu ilan eden platform, pek çok Şeriatçı sözde sivil toplum örgütünün birleşiminden oluşuyor. Girişime destek veren belli başlı örgüt ve kişiler arasında İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım, eski MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat, Prof. Yasin Aktay, Abdurrahman Dilipak, Ensar Vakfı Genel Başkanı Ahmet Şişman, Eğitim-Bir Sen İstanbul Şube Başkanı Ahmet Yurtman gibi isimler bulunuyor.

Eresin Otel’deki toplantıda manifesto niteliğinde bir bildiri okuyan Genel Koordinatör sıfatlı Ayhan Ogan; “Temel hak ve özgürlükler alanını genişletecek, toplumdaki inanç ve özgürlükleri hukuk güvencesi altına alacak yeni bir anayasa talebini diri ve canlı tutmak istiyoruz. Yeni ve demokratik bir anayasa hem hukuk devletinin gerçekleşmesinde hem de özgürlüklerin ve demokratik işleyişin güçlendirilmesinde en önemli ve acil adımdır. Türkiye’nin sorunlarının çözümü özgürlüklerin genişletilmesiyle, özgürlükler demokrasiyle ve demokrasi ise yeni bir anayasayla sağlanır” dedi.

Söz konusu bu hareket ilk mitingini de önceki haftasonu Malatya’da gerçekleştirdi. 23 Haziran’daki toplantıda miting çağrısında bulunan girişim hummalı bir çalışmaya girdi ve Şeriatçı medyanın da desteğiyle mitingi örgütlemeye çalıştı. Ancak Malatya mitinginin akıbeti de İstiklal Caddesi’ndeki yürüyüşten farklı olmadı.

Son derece cılız geçen yürüyüş, Şeriatçıların beklediği etkiyi yaratamadı. Öyle ki, kendi gazeteleri bile 29 Haziran tarihli nüshalarında mitingin haberini ya hiç görmediler ya da çok küçük vermek zorunda kaldılar.

Şeriatçıların bu kadar zorlamalarına rağmen bekledikleri etkiyi yaratamamaları Türk Milletinin gündeminde darbe falan olmadığını çok güzel ortaya koyuyor.


Gençliğe Hitabe’yi İnönü yazamaz

İsmet İnönü

Mustafa Kemal Atatürk

Doğan Medya’nın bir taktiği vardır. Öne çıkarmak istediği bir kitap oldu mu, ki bu genelde Doğan Kitap’ın kitapları olur, kitapta geçen bir olay ya da fikir üzerine sansasyonel bir haber yapar. Yapılan bu haber bir zaman tartışılır. Bu arada kitabın da reklamı yapılmış olur.

Bunun son örneği geçtiğimiz hafta yaşandı. Doğan Medya’nın son transferi biliyorsunuz Cumhuriyet’ten Radikal’e geçen Oral Çalışlar. Oral Abi’nin daha önce yayınlanmış olan “Liderler Hapishanesi” adlı kitabı yeniden yayınlandı. Kitabın reklamının yapılması için de yine klasik Doğan Medya taktiği uygulandı. Kitapta yer alan bir rivayet gerçekmiş gibi sunuldu ve günlerce tartışıldı.

Rivayete göre Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sini aslında Atatürk değil İsmet İnönü yazmış. İsmet İnönü de bu büyük sırrı parti içindeki en büyük rakibi olan Bülent Ecevit’e açmış. Ecevit de bunu Oral Abi’yle paylaşmış.

Bu rivayet Doğan Medya vasıtasıyla günlerce “Gençliğe Hitabe’nin Büyük Sırrı” başlıklarıyla pompalandı. Konunun uzmanı olan olmayan pek çok isim görüş bildirdi. Ancak işin içinde bir iş var ki, bu iddia bugüne kadar hiç gündeme gelmemişti. Neden durup dururken böyle bir tartışma açma gereği duyulmuştu. Anlaşılan işin içinde reklamdan daha öte bir şey vardı. Gerçi söz konusu Oral Çalışlar olunca mesele hemen anlaşılıyor. Yıllarca Atatürkçü kesimin okuduğu Cumhuriyet gazetesinde Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yapan Çalışlar son kitabındaki bu iddiayla da aslında aynı şeye hizmet ediyor. Hatırlarsanız Oral Çalışlar’ın eşi İpek Çalışlar da yakın zamanda yayınladığı “Latife Hanım” kitabında da Atatürk hakkında ipe sapa gelmez iddialar vardı. Ama tarih hiç de Çalışlar ailesinin çarpıttığı gibi demiyor.

Konu ile ilgili olarak birinci elden başvurulabilecek kaynaklardan biri olan Afet İnan’ın anılarında Atatürk’ün Nutuk’u nasıl hazırladığı ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. O kısım özetle şöyledir: “Yaz aylarının sıcak bir gününün gecesi, Atatürk’ün etrafında daha kalabalık bir aydınlar topluluğu vardı. O arkadaşlarına adeta bir sürpriz hazırlamanın sevinci içinde, ‘Oturunuz ve dinleyiniz’ dedi. Nutuk’un sonuna koyacağı satırları yüksek sesle okumaya başladı. Dinleyenlerin nefes dahi almadıklarını sanıyorum. Çünkü ben kendimi öyle hissediyor ve milli bir heyecanın tesiri içinde yaşıyordum. Atatürk bu metni okuyup bitirdiği zaman derin bir nefes almış, fakat iki damla gözyaşını bizlerden saklamamıştı...

... ‘Gençliğe Hitabe’ 1927 yılının yaz aylarında hep okundu. Atatürk, her yeni gelen davetlilerine, evvela kendisi okuyor, sonra bir başkasına okutuyor ve üzerine konuşuyordu...”

Ayrıca konu ile ilgili bilgisine başvurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Sadık Tural; “Gençliğe Hitabe Büyük Nutuk’un son sayfasıdır. Cümlelerin bağlantılarına dikkate almazsanız, bir üslup araştırıcısı gibi görmezseniz, Atatürk’ün konuşma üslubunu bilmezseniz o zaman istediğiniz şeyi atabilirsiniz, söyleyebilirsiniz” şeklinde görüş bildirdi.

Prof. Tural’ın üslup vurgusu gerçekten önemli. Sonuçta üslup aynı zamanda kişiliğin bir yansıması. Biz açıkçası İsmet İnönü’nün böyle bir metni yazacak iradeye sahip olduğunu düşünmüyoruz. Atatürk’le İnönü’nün resimlerini yan yana koyun, Gençliğe Hitabe’yi koyun ve sonra resimlere bakın. Kimin yazdığını hemen anlarsınız.

Oral Çalışlar’ın iddiasını dayandırdığı kişiler hayatta olmadığı için bu tez bir iddia olarak kalmaya mahkumdur. Ayrıca referans olarak Ecevit’i göstermesi bile iddianın yanlışlanması için yeter. Çünkü Ecevit, Atatürk’ün “hain” dediği Vahdettin için “hain değildi” iddiasında bulunmuş biridir. O nedenle Oral Abi’nin iddialarına daha sağlam kanıtlar bulması gerekmektedir.


İki yeni parti

Geçtiğimiz hafta başında Radikal, Taraf gibi gazetelere verilen ilanlarla kuruluşuna destek olunan Yeşiller Partisi, sözde özgürlükçü solun bile sulandırılmış bir türevi. Geçtiğimiz hafta Türk siyasi hayatına iki yeni parti katıldı. Bu partilerden biri, amblemi güneş olan “Yeni Parti.” Bildiğiniz gibi son dönemde kapatılma ihtimali yüksek olan AKP’nin, amblemi güneş olan yeni bir parti kuracağı siyaset kulislerinde konuşuluyordu. Hatta Tayyip’in konuşmalarında sık sık güneşe vurgu yapması ve son günlerde güneşli afiş ve pankartlarla sokakları doldurmaları da buna işaret olarak ortaya koyuluyordu.

Ancak birileri Tayyip’ten önce davranarak “Yeni Parti”yi güneş amblemiyle kurdu. Bugüne kadar isimleri duyulmamış bir grup tarafından kuruluş dilekçesi İçişleri Bakanlığı’na verilen Yeni Parti’nin arkasındaki isim hakkında da çeşitli iddialar var. Bu iddialar arasında en öne çıkanı partiyi Yaşar Okuyan’ın kurdurduğu.

Evveliyatı ülkücü olan, daha sonra Mesut Yılmaz döneminde ANAP saflarında gördüğümüz Okuyan, son yıllarda ulusalcılığa meylederek Hür Parti isminde bir parti kurmuştu. 22 Temmuz seçimlerinde de CHP’yi destekleyen Okuyan, şimdilerde Yaşar Nuri Öztürk ile birlikte hareket ediyor.

Konu ile ilgili iddiaları yalanlamayan Okuyan; “Parti benim değil. Sadece kurmak isteyen arkadaşlara yardımcı oldum” diye açıklamalarda bulundu.

Bu arada medyada yer alan haberlere göre bu işin arkasında olma ihtimali olan biri daha var: Bizim Zübük. Son olarak BCP ile ortak hareket etmeye başlayan Zübük’ün Okuyan’la da yakın temas içerisinde olduğu söyleniyor.

Siyasi hayata atılmaya hazırlanan diğer yeni parti ise Yeşiller Partisi. İsmi bile Alman Yeşiller Partisi’nden kopya olan bu parti 6 yıldır partileşme çalışması yürütüyordu.

Geçtiğimiz hafta başında Radikal, Taraf gibi gazetelere verilen ilanlarla kuruluşuna destek olunan Yeşiller Partisi, sözde özgürlükçü solun bile sulandırılmış bir türevi.

Gazetelerde yer alan destekçilerden bazıları bu partinin ne menem bir parti olduğunu ortaya koyuyor.

Destekçilerden bazıları şunlar: Baskın Oran, Murat Belge, Oral Çalışlar, Pınar Selek, Ömer Laçiner, Ömer Madra, Akın Birdal, Lale Mansur.

İsimler ortada. Bunların desteklediği bir partiden Türkiye’ye bir hayır gelir mi?

El cevap: Gelmez.

Peki, böyle bir partinin Türk Milletinden oy alması gibi bir durum söz konusu olabilir mi?

El cevap: Olamaz.


İlk resim geçtiğimiz yılın Eylül ayında çekilmişti. Esenboğa Havaalanı’ndaki manzara şuydu: Asker, Hayrunnisa Gül ile tokalaşmamak için protokolden kaçıyordu.

İkinci resim ise geçtiğimiz Haziran ayında çekildi. Yer yine Esenboğa Havaalanı. Asker aynı asker, Hayrunnisa Gül aynı Gül. Ama bu kez asker protokolden kaçmıyor ve o el sıkılıyor.

Yandaki iki resim arasında 8 aylık bir zaman var.

İlk resim geçtiğimiz yılın Eylül ayında çekilmişti. Esenboğa Havaalanı’ndaki manzara şuydu: Asker, Hayrunnisa Gül ile tokalaşmamak için protokolden kaçıyordu.

İkinci resim ise geçtiğimiz Haziran ayında çekildi. Yer yine Esenboğa Havaalanı. Asker aynı asker, Hayrunnisa Gül aynı Gül. Ama bu kez asker protokolden kaçmıyor ve o el sıkılıyor.

Biliyoruz bu hamur çok su kaldırır. Biz sadece Türk Milleti durumdan haberdar olsun dedik.

Yorum sizin!


Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe