| Umut Yalım |
...Ve evlad-ı
Fatihan:
Merhaba Sağdıç, nasılsın? Geçen konuşmamızda da demiştim sana, ne türlü bir güçtür ki; “İnsan sevdiği kalple savaşıyor, savaştığı kalple sevebiliyor” diye. Ancak kalp yeter mi? Kalp; yalnızca bir et. Kalbi etken kıldığın zaman bir anlamı oluyor. O anlamın adı da: Yürek. Velhasıl, konuşmamız gerek. Türk’ün Türkiye’yi sevmesi yetmez. Bunu turistler de becerebiliyor. Bundandır ki, Türk’ün vatanını sevmesi yetmez; vatanına aşık olması gerekir. Aşk, en imkansız anlarda daha bir anlamlıdır. İşte o toplar, Istanbul’a çevrildiği an, Hasan, daha da aşık olmuştu vatanına. İçresinde en derin bir öfke ve hınç vardı. Dünya Savaşı’nın hiçbir cephesinde savaşamamış olmamanın da hırsiyle, her aldığı soluk bir savaşa dönmüştü Hasan’ın. Kendisi tek başına bir cepheydi artık. Bir cephaneydi. Gördüğü her top başının karşısına bir cephe kazabilir, cephanesini hazır edebilir ve o anda savaşabilirdi. Aynı durum, gördüğü her düşman askeri için de geçerliydi. Her gördüğü düşman askerinin de önünde bir cephe ve cephaneydi artık. Nereden mi belli? Hasan, Harbiye binasından koşar adımlarla dışraya çıktığı zaman görmüştü bu düşman askeri manzarasını. O top başlarına bakarken dik dik, belkiyse, farketmemişti ancak binadan çıkınca gözlerine dank etti o düşman askerleri. Özünde, top başlarından bir farkları yoktu bunların. Top başları gibi bakıyordular Istanbul’a. Hemi de çifter çifter gözleriyle. O, Istanbul Türk’üne pis pis bakan, gözleri daha tehlikeli idi o top başlarından. Neden mi, Sağdıç? Çünkü o top başlarından çıkan barut ve ateş, düşman askerinin gözlerinden çıkan o mundar aşağılamadan daha az yaralıyıcıydı. Düşman askerinin gözleri öldürmekten beter ediyordu. Bunu, bir İngiliz eri ile göz göze gelince anladı Hasan. Yalnızca bir İngiliz eri... Hasan’a bir bakmıştı ki, Hasan o anda bir bakteriye dönmüştü sankiyse. Daha sonra? İngiliz eri asker selamı istedi Hasan’dan. Bu hem askerlik töresine, hem de yurt töresine aykırıydı. Hasan neden bir İngiliz erine selam versindi ki? Hem de bu Türk yurdunda. Zaten ana sorun da bu değil miydi: Bura, artık bir Türk yurdu muydu?.. İngiliz erine yine döneriz, Sağdıç. Anımsar mısın: Hasan, sınırboyundan arabayla geldiğinde Istanbul’a, Osmanlı yurduna yabancı diller duymuştu. Rumca ya da Ermenice olmayan, daha önce hiç duymadığı dillerdi hani bunlar. İşte o dil, ne rastlantıdır ki, karşısında duran İngiliz erinden duyduğu dildi. Demek ki, o top başları çoktur çevriliydi de Istanbul’a, ancak padişah ve çevresi ve Istanbul halkı bunun farkında değildi o zaman. Tam 6 yıl olmuştu o dili duyalı, ancak 6 dakika önce duymuş gibi hâlâ taze idi. Duyduğu o ses bir erden gelmemişti o zaman. Ceketli ve boyunbağlıydı ve tabi ki pantol. Bu, 30 santim önünde duran erden daha tehlikeliydi. Zaten eri de getiren, o gün duyduğu o adamdı. Acaba karşılaşsa bilir miydi o adamı? Bilemezdi herhal. Pek de önemli değildi zaten kim olduğu o adamın. Bilmesi önemli değil, tanıması önemliydi o adamı ve o adam türlerini. Hepsi bir amaca hizmet ediyordular çünkü: O eri buraya getirmek ve Hasan’ın 30 santim dibine dek sokmaktı. Sonra da şu emri verdirmek: “Selam ver!” Vermezsek de: “Sen nasıl bir İngiliz’e selam durmazsın, salak Türk!” idi. Şimdi, istersen, İngiliz eri ve Hasan’a geri dönelim, Sağdıç: İngiliz askeri selam istedi Hasan’dan. O denli şaşırdı ki Hasan, bir an, okuldan öğrendiği kısıtlı İngilizcesine güvenemedi. İngiliz’in yüzüne bakıyordu hâlâ. Ancak, İngiliz daha fazla bakmadı ve dipçiği indirdi başına Hasan’ın. Hasan ne olduğunu anlamadı. Anlamamışken, bir dipçik daha yedi. İngiliz’in çok hoşuna gitmiş olacak ki bu, bu zevkten diğer dostları da yararlansın diye, yanına çağırdı herkesleri. Ve herkesler dipçikleri geçirmeye başladı Hasan’a. Hasan 1 yedi, 2 yedi ancak 3 yemedi. Hasan tek başına bir cephe ve cephaneydi artık. Birden “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahvadı” denli, kalktı yerinden ve bir, iki girişmeye başladı İngiliz’e. Attığı tokatlar Köroğlu kargısı gibi inliyordu yüzlerinde İngiliz’in. Şaşırdılar. Kendilerine güvenen İngiliz erleri teker teker dağılıyordular. Ancak birden bir şey imdatlarına yetişti. O şey, ne bir İngiliz subayı ne de İngiliz diplomatıydı. O şey bir Osmanlı paşası idi. Göğsü İngiliz ve Fıransız nişanlarıyla doluydu. Hasan tam bir tokat daha çakacakken, o Osmanlı paşası, Türk olmayan bir Türkçe ile Hasan’a: “Asker, hazir ol!” “Fakat paşam?” “Asker, ‘hazir ol!’ dedim!” “Paşam, bana hakaret etti. Topraklarımızda bana emir verdi bu...” “Sus, terbiyesiz! Bu topraklar ne zaman sizin oldi ki?” İngiliz İmparatorluğu bütün ordularıyla üzresine gelse, paşanın bu sözü denli öldürücü olamazdı. Ne demekti bu? Bu adam paşa mıydı? O an çakası geldi adama. Ancak hem kendi, hem de paşanın üzresinde Türk üniforması vardı. Olmazdı. Paşa birden İngiliz erleriyle samimi oldu. Yerlere eğilerek özürler diledi. Hasan gözlerine inanamıyordu. Bir Osmanlı paşası, bir İngiliz erinden özür diliyordu. Hey gidi Osmanlı! Ölümsüzü bile öldürürdü bu manzara. Ancak Hasan’ın üzüntüsü biraz sonra daha da artacaktı. Bu vahim manzarayı yalnızca kendi görse yine iyiydi ancak halk da bu manzaraya tanık oluyordu. Bu, olmazların en olmazıydı. Ordusuna tapan bir halkın gözlerini kör eden bir şeydi. Kendisine şaşkın bakışlarla bakıldığını gören Paşa, sinirlenerek ve İngiliz erlerine özür sunmaya devam ederek bağırıyordu. Ve bağırmaya devam ederek bindi arabasına. Uzaklaştı oradan. Paşa uzaklaşınca, korkudan İngiliz erleri de uzaklaştılar. Ancak bir şey daha uzaklaşıyordu. O da; bu manzaraya tanık olan yaşlıca bir Istanbullunun, gözünden akan yaşlar idi. Demin dediğim gibi bu manzara, ölümsüzü bile öldürürdü. Ancak, sözkonusu Türk olunca, o ölümsüz haline duacı bile olurdu. Çok içlendi Hasan gözyaşlarına. Adamın yanına gitti. Adam yaşına bakmadan, üniformayı görünce, yeniyetme Hasan’a babası gibi sarıldı ve ağlamayı sürdürdü. Hasan tek başına bir cephe ve cephaneydi artık. O an, o yaşlı adama söz verdi: Öcün alınacak!.. Kalbinin üzresi sırılsıklamdı Hasan’ın. O yaşlar hiçbir zamanlar kuruyamazdılar. Acıdan tuzlu tuzlu ağlamıştı adam. O yaşlar hiçbir zamanlar çıkmayacaktılar üniformasından Hasan’ın. Zaten çıkmasındı da. O yaşlı leke, paşanın üzresindeki İngiliz-Fıransız nişanlarından daha soylu idi. Hasan, Türk’ün bir damla yaşını, hiçbir nişanlara değişmezdi. Değişmeyecekti de. Andını vermişti Hasan. Bu andı içresinin bir kuytusuna gömüp, yoluna hızlı adımlarla devam etti. Acaba daha neler görecekti? Gördükleri, göreceklerini aratacakmıydı acaba? Sankiyse, aratacaktı. İlerde bir kalabalık gördü. Hemen vardı oraya. Görünce yıkıldı. Manzara: Birkaç Osmanlı kolluk gücü ve İngiliz erleri yerde halka vuruyordu. Karabasan mıydı bu? Olabilir miydi? Yani, daha 1 km. beride, kendi başına gelen bu durum, Istanbullu’nun günlük yaşamının sıradan bir anına mı dönüşmüştü artık? Bir vaka-i adiye: Adım başı Istanbullu dayak yiyordu. İngiliz’i geç, kentte güvenliği sağlamakla yükümlü kolluk gücü de, tabi ki hepsi değil, buna ortak oluyordu. Buna Türklük dayanamazdı. Hele de Istanbul Türklüğü. Uygarlığın yapıtaşlarından olan bu kent nice şeyler görmüştü ancak böylesine kahpesini görmemişti. Göremezdi de. Ancak, dünyanın 1918 yılında, görüyordu işte. Gözler tutuk. Kulaklar kapalı. Ayaklar çakılı. Yürekler tutsaktı. Hasan, buna isyan ediyordu. Yürek tutsak olamazdı. Tutsak bir yürek, yalnızca bir etti. Böyle kişiliksiz bir kalp, kasaba verilsin daha iyiydi. Bari insanlar doyardı. Seven bir yürek, teslim olamazdı. Hele yurduna aşık olan bir yürek... Teslim olmayı bırak, ölümü bile öldürürdü. Hasan buna inanıyordu. Bunun gereğini de zamanı gelince yapacaktı da. Ancak şimdi başka bir şey yapması gerekiyordu. Türklük’ü yerden kaldırmadan önce, yerdeki Türkleri kaldırması gerekti. Kalabalığı yardı; İngiliz ve kolluğun önüne dikildi. Yerdekiler soluk alma fırsatı bulmuştular. Hasan’ın üzresindeki askeri öğrenci formasını görünce kolluk geri çekildi. Ancak İngiliz için farketmezdi bu. İster cepken- yelek, ister askeri öğrenci-paşa üniforması, isterse de padişah setresi olsun karşısında, İngiliz’in eri de olsa, dipçiği indirirdi ümüğüne Türk’ün. Zaten hemen de indirdi. Daha demin ki kanları erimeden yüzündeki, yeni kanlar çağladı yüzünden Hasan’ın. Kolluk güçleri, kanlardan sonra, hemen ayrıldılar oradan. Hasan dipçik yemeyi kabullenmişti. Yemese yerdeki Türklük yiyecekti çünkü. Dipçik yiyerek İngiliz’i oyalıyor ve yerdeki Türklük’ün soluklanmasını sağlıyordu Hasan. Birkaç dipçikten sonra, Hasan kanlı gözleriyle, yerdeki Türklük’ün oradan uzaklaşmasını işaret etti. Etmese, Hasan çullansa bile İngiliz’e, o sırada diğer erler yerdeki Türklük’e vurmaya devam edebilirlerdi. Bunun önlemini aldı ilkin Hasan. İngilizler farkına varmadı ancak kalabalık dağılmış, yerdeki Türklük de sağ salim uzaklaşmıştı oradan. Dipçik atmanın hazziyle, bu durumun vahametine uyanamadı İngiliz. Çevre temiz mi diye son kez baktıktan sonra Hasan, bütün Balkanlar’ın narasiyle daldı İngiliz’in gelmişine geçmişe. Korkulması gereken bir tür insan vardır, o da korkmayan adamdır. Hasan korkmuyordu. Korkmamanın verdiği o güçle vuruyordu Hasan. Ne dediydi Köroğlu? “Benden selam olsun Bolu Beyi’ne, çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır; ok gıcırtısından, kargı sesinden, dağlar seda verip seslenmelidir.” İşte böyle vuruyordu Hasan. Ha yanına, ha düzüne. Ha beline, ha yüzüne. Vur Hasan, vur bre! Hasan vurdu. Vurdu ve vurmaktan yorulunca durdu. Gitti köşedeki ağaç dibine. Çömdü. Burnundaki kanı çekti burnuna. Yüzündeki eriyen kanı sildi yakasiyle. Ve yere dizdiği İngilizler’i, bir manzaraya bakar gibi izlemeye başladı. İçresinden bir “Oh be!” çekti. Rahatlamıştı. Dövdüğü İngilizler de rahatlamıştı. Tam da, sinirleri alınmış, kıymalık et gibi duruyordular üstüste. Biraz daha baktıktan sonra, doğruldu yerinden ve yoluna devam etti. Yoluna devam ederken, bir yandan da yine toplara bakıyordu. Acaba demin rahatlattığı İngiliz gibi, bu topları da rahatlatabilir miydi? Sonuçta, erler de İngiliz malı idi, bu toplar da. Hasan tek başına bir cephe ve cephaneydi artık. Öyle güçlü duyuyordu ki kendini, bir kürdan gibi bükebilirdi topları sankiyse; dişleri arasındaki İngilizleri temizlerken. Hep İngiliz, hep İngiliz, hep İngiliz... Derken, birden iş büyüdü. Karşıdan Fıransızlar geliyordu. Dondu Hasan. Sonra bir daha dondu. Onların ardından İtalyan askerleri. Sonra bir daha. Amerikan askerleri. Tabi, ilk görünce anlamamıştı Hasan Amerikan askerlerini. İlk kez böyle bir üniforma görüyordu çünkü. Tanıyacaktı ancak. Demek ki, Sağdıç, Amerika ile hasbihal, sandığımızdan çok öncesine dayanıyordu. Bunu daha sonraları daha iyi görecekti Hasan ve Türk Milleti. Yani neydi şimdi? İngiliz, Fıransız, İtalyan, Amerikan... Daha ne olsundu? Dünya Kupası gibi. Ancak bu kupayı biz kaldıracaktık. Daha zaman vardı. Hasan da biliyordu bunu. Nereden bildiğini bilmiyordu ancak hissediyordu. Önemlisi de buydu zaten: Hissetmek. 2+2’nin 4 ettiğini bilseniz bile, 4 ettiğini hissedemiyorsunuz; 2+2 hiçbir zaman 4 edemezdi. Bunun gibi bir şeydi bu. Ancak, daha “nasıl”ını bilmiyordu ve zamanını. Bekliyordu. “Ergenekon yurdun adı, Börteçine kurdun adı” gibi birini bekliyordu Hasan. O kurt, hangi kurt idi? Kumral, esmer ya da sarışın? Daha bilinemezdi. Daha bilemezdi Hasan. Ancak o kurt, 1918 yılında da biliyordu kendini. Ve kendini de bildirecekti dünyaya. Az sonra... Neyse... Sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgelsin, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|