07.07.2008/Sayı:194
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Söyleşi
Bize Yazın

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu
Afişler
Künye


 Atatürk
 Deniz Gezmiş Che Guevara

Dünya Yavuz Selim

Sağlık sistemi mi sorunlu, insanlık sistemi mi?

Esmin Green'in ölümü saniye saniye kameralara yansıdıDışarıdan bakıldığında işin içyüzünü bilmeyenler için ABD, renkli neon ışıklarının altında ve gösterildiği kadarıyla son derece şatafatlı ve albenili görünür. Herkes yaşamından son derece memnundur ve her şey tıkır tıkır işlemektedir. Sistem öyle güzel dizayn edilmiştir ki, dışarıdan Mayo Clinic’leri, John Hopkins’leri gören bir insan için ABD sağlık sistemi hiçbir ülkenin erişemeyeceği bir mükemmelliktedir. Fakat bu, işin yalnızca maddi yönüdür. İnsanlık, ahlak gibi kavramlar ne de olsa görüntüye yansımaz...

Bilimsel verilerle ABD sağlık sisteminin kokuşmuşluğunu insanlara anlatmaya çalışırsınız; ama insanların kafası televizyonda sürekli ABD propagandası içeren bir şeyleri izlemekten artık verilerle değil yalnız görüntülerle çalışmaktadır. Ne kadar bilimsel olurlarsa olsun, rakamlar artık bir şey ifade etmez, önemli olan yalnızca görünendir. Söz konusu ABD olunca insani değerleri işin içine katmanın zaten hiçbir anlamı yoktur. Bu kokuşmuşluk nasıl anlatılabilir diye düşünürken neyse ki sistem gerçekte çok kötü olduğundan eninde sonunda “reality show” tarzında bir açık ortaya çıkar.

Aslında ABD sağlık sisteminin gerçek yüzünü Michael Moore çektiği Sicko adlı belgeselde gözler önüne sermişti. Fakat gerek Moore’un herkes tarafından bilinen muhalif kişiliği yüzünden, gerekse insanların belgesellerden çok “reality show”lara itibar etmesinden dolayı Sicko o kadar da ilgi çekmedi. Fakat ABD sağlık sistemindeki açıklar o kadar fazlaydı ki, bu sistemin gerçek yüzünü gösteren ve kameralara yansıyan son açık gerçekten insanın tüylerini diken diken etti.

Mantıksal olarak bakıldığı zaman, acil bir müdahale gerektiren durumda en şanslı olan insanın, bir hastaneye en yakın insan olması gerekir. Her türlü tıbbi olanak bulunduğu ve doktorların anında müdahale olanağı olduğu için böyle düşünebilirsiniz; ama söz konusu olayın geçeceği ülke ABD olunca işler mantık çerçevesinde yürümüyor.

New York’taki King County Hastanesi’nin kamera kayıtları, bu mantığın nasıl iflas ettiğini gösteriyor. Güvenlik kameralarının saniye saniye kaydettiği olayda ilk önce hastanenin acil servisinin bekleme salonu görünüyor. Derken bekleme salonunda oturan 49 yaşındaki Esmin Gren adlı Jamaika asıllı bir kadın fenalaşarak yere yığılıyor. Bizler gibi kadının çırpınışlarını gören herkesin ilk olarak aklına; “Neyse ki hastanede, hemen müdahale ederler” düşüncesi geliyor. Fakat düşüncelerimizin yanlış olduğunu anlamamız ne yazık ki fazla uzun sürmüyor. Kadın herkesin içinde can çekişirken oturanlardan hiç kimse istifini bile bozmuyor, olayı gören görevli polis memuru da can çekişen kadına şöyle uzaktan bir bakıyor ve sonra uzaklaşıyor.

Fakat iş polis memuruyla kalsa iyi. Acil servisten çıkan sağlık görevlileri de kadının can çekişmesine tanık olmalarına karşın hiçbir müdahalede bulunmuyor ve koridoru dönüp gözden kayboluyor. İşin çok daha acı yanı, kadını daha önce gören polis memuru birkaç dakika sonra bir daha kadına bakıp adeta ölüp ölmediğini kontrol ediyor. Yardım çağırmak için değil, merak ettiği için sadece!

Kameranın olayı kaydetmeye başlamasından tam 64 dakika sonra birileri nihayet insafa geliyor ve kadına ilk müdahaleyi yapıyor. Ancak iş işten çoktan geçtiği için kadını kurtarmak mümkün olmuyor ve 49 yaşındaki Esmin Gren, ABD’nin o çok gelişmiş hastanesinde herkesin gözleri önünde çırpına çırpına can veriyor.

Aslında bunun insanlık skandalı mı yoksa sağlık skandalı mı olduğuna karar vermek kolay değil. Zira her ne kadar sağlık skandalı gibi görünse de işin işinde insani değerlerin tamamen körelmesi olgusu da var. Esmin Gren belki bir Üçüncü Dünya ülkesinin yurttaşı olsaydı, çok görkemli hastanelerde tedavi olamayacaktı ama kesinlikle iyi-kötü bir sağlık hizmeti alabilecekti. Ama bir Üçüncü Dünyalının Beyaz Adamın ülkesinde yaşama şansı ne yazık ki bu kadar!

Bu iç karartıcı haberin ardından şimdi halkı açlıkla pençeleşen, sürüm sürüm sürünen, baskıcı bir rejimin halkı inim inim inlettiği bir ülkeye, yani Küba’ya geçiyoruz! Eminiz ki yukarıdaki olay Küba’da yaşansaydı bütün medya yaylım ateşle Küba’ya saldırır ve günlerce Küba’nın ne kadar geri kaldığı, insanların sefalet içinde olduğu türünden yayınlar gazetelerin baş köşelerinden eksik olmazdı. Ama Küba onlara bu fırsatı vermediği gibi sağlık sistemindeki inanılmaz başarıları ile tüm dünyanın örnek aldığı bir sağlık sistemine sahip olmayı sürdürüyor.

Örneğin Küba daha geçtiğimiz ay akciğer kanserine karşı bulduğu bir aşıyı tescil ettirdi. Dünyada 1 milyondan fazla ileri derecede akciğer kanseri hastası için bu aşı yaşam kalitesini yükselteceği gibi ömrünü de uzatacak.

Küba’dan gelen diğer sevindirici haberse, birçok yerde canlı doğumlarda görülen bebek ölüm oranlarının artık binde 2,8’e düşmüş olması. Karşılaştırmak gerekirse, Sağlık Bakanımız Recep Akdağ 2005 yılında Türkiye’deki bebek ölüm oranlarını binde 42’den binde 28’e düşürdüklerini açıklayarak başarılı bir “Yenidoğan Canlandırma Programı” uyguladıklarını duyurmuştu. Yani Recep Akdağ, canlı doğumlarda görülen bebek ölüm oranını Küba’nın tamı tamına 10 katına düşürmelerini programlarının başarısı olarak göstermişti. Acaba Recep Akdağ, Küba Anne ve Çocuk Programı Başkanı Roman Dominguez Marti’nin Colon, Pedro Betancourt, Perico, Varadero, Union de Reyes, Calimete, Los Arabos ve Cienaga de Zapata’da 2008 yılında hiç bebek ölümü görülmediğini öğrense acaba ne yapardı? İşte Küba ve ABD sağlık sisteminden küçük bir kesit. Karşılaştırmak, vicdanı ve mantığı olan bir insan için hiç de zor olmasa gerek…


Aman daha fazla Malezya’ya benzetmeyin!

Enver İbrahim
Enver İbrahim

Türkiye Malezya olur mu tartışmaları Malezya’da da duyulmuş olacak ki, başı derde giren Malezyalı siyasetçiler de sığınacak liman olarak artık Türkiye’yi tercih etmeye başladılar. Malezya’nın eski başbakanı ve şimdi ana muhalefet partisi Halkın Adalet Partisi’nin lideri olan Enver İbrahim, erkek danışmanıyla zorla cinsel ilişkiye girdiği iddiasıyla hakkında soruşturma açılınca ilk çare olarak Kuala Lumpur’daki Türkiye Büyükelçiliği’ne sığındı.

İbrahim’in Türkiye Büyükelçiliği’ne sığınmasının ardından Türkiye Dışişlerinde de oldukça hareketli saatler yaşandı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bilgisi dahilinde Malezya hükümeti ile başlayan görüşmelerin sonucunda İbrahim için can güvenliği sözü alındı ve Enver İbrahim Türkiye Büyükelçiliği’ni terk etti.

Halkın Adalet Partisi üst düzey yöneticilerinden Bedrül Hişam Şaharin, İbrahim’in neden Türkiye Büyükelçiliği’ni tercih ettiği yönündeki soruya; “Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan ile yakın ilişkisinden dolayı” yanıtını verirken, başka ülke büyükelçiliklerinden de davet geldiğini ama İbrahim’in Türk hükümetine ekonomik danışmanlık yaptığı için Türk Büyükelçiliğini tercih ettiğini açıkladı.

Enver İbrahim’e göre fiili livata ile suçlanmasının temel nedeni, kamuoyunun dikkatini artan petrol ve gıda fiyatlarından başka yöne çekmek. Kuala Lumpur Yüksek Mahkemesi’ne başvurarak Enver İbrahim’in adının temize çıkarılmasını isteyen avukatları da müvekkillerinin başbakan olmasının önünün kesilmek istendiğini iddia ediyor. Zira 8 Mart tarihindeki seçimlerde Ulusal Cephe iktidar bloğu oyların yüzde 63’ünü alsa da, 2004 yılındaki seçimlerde yüzde 90 oy oranı göz önüne alındığında yaşanan büyük yenilgi ortaya çıkıyor. Enver İbrahim’in Halkın Adaleti Partisi ise Parlamento’daki üye sayısını 1’den 31’e yükselterek bu seçimlerin en başarılı partisi olmuştu.

Yapılan kamuoyu yoklamaları, halkın yüzde 90 gibi büyük çoğunluğunun da İbrahim’e yöneltilen suçlamaların doğruluğuna inanmadığını gösteriyor. Enver İbrahim’in eşi Azize İsmail de eşine yöneltilen suçlamaları reddedediyor. Eşinin güvenlik garantisi alması durumunda polisle işbirliği yapacağını belirten Azize İsmail eşinin daha önce de önünün kesilmesi için bu tür suçlamalara maruz kaldığını belirtiyor.

Görüleceği üzere Malezya’da durum şu sıralar biraz karışık. Ama görünen bir şey var ki, Türkiye’yi Malezya’ya benzetmeye çalışanların artık daha dikkatli davranmasında fayda var. Zira günün birinde Tanrı korusun başbakanımızı ilginç bir suçlama yüzünden Pakistan ya da Mısır Büyükelçiliği’ne sığınmış görebiliriz. Sonra uyarmadı demeyin!


İsrail’e buldozer saldırısı

İsrail özel timi uzaktan açtığı ateş ile durdurmayı başaramayınca iki özel tim görevlisi buldozere çıktı ve kabine girerek Dwaith’ı başından ve kalbinden vurdu.

Adının Hussam Dwaith olduğu öğrenilen 30 yaşlarındaki bir Filistinli, Kudüs’ün en işlek caddelerden biri olan Jaffa Caddesi’ne herkesin şaşkın bakışları altında 20 tonluk bir buldozerle ters yönden dalarak ilk önce içi yolcu dolu bir otobüse çarptı.

Filistin ile İsrail arasında imzalanan ateşkes ikinci haftasına girerken, İsrail’in ateşkes antlaşmasına aykırı eylemlerine Filistinler de ellerinden geldiği kadar karşılık vermeyi sürdürüyor. Rüzgar eken fırtına biçer hesabı İsrail’in uyguladığı şiddet de dönüp dolaşıyor ve sonunda yine kendisini vuruyor. Filistinliler her ne kadar teknolojik silahlara sahip olmasa da emperyalizme teslim olmak yerine ellerindeki tüm silahları kullanarak ona karşı durmayı sürdürüyor.

İsrail’in en gelişmiş F-16 ve F-15 savaş uçaklarıyla yaptığı saldırıya Filistinliler bu kez sıradan bir buldozerle karşılık verdi. Üst üste vurduğu darbelerle otobüsü deviren Filistinli daha sonra başka bir otomobili de ezerek olay yerinden kaçmaya çalıştı. Olay yerine gelen İsrail özel timi uzaktan açtığı ateş ile durdurmayı başaramayınca iki özel tim görevlisi buldozere çıktı ve kabine girerek Dwaith’ı başından ve kalbinden vurdu.

Olayın bilançosu ise Mart ayında bir Yahudi okuluna yapılan saldırıdan sonraki en ağır bilanço oldu. Polis sözcüsü Şumuel Ben Rubi’nin açıklamasına göre üç kişi yaşamını yitirirken 40’ı aşkın kişi de yaralandı. Görgü tanıkları olay sonrasında Kudüs trafiğinin tamamen felç olduğunu, yüzlerce kişinin ise panik halinde bölgeden kaçmaya çalıştığını söylüyor.

Saldırıyı El Fetih’e bağlı El Aksa Şehitleri Tugayı ile Lübnan’daki Hizbullah örgütüne bağlı olduğu bildirilen Galile Özgürlük Taburu ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi örgütleri üstlenirken, İsrail ile ateşkes antlaşması imzalayan Hamas saldırıyla bir ilgisi olmamakla birlikte desteklediğini açıkladı. İsrail polisine göre ise saldırganın hiçbir örgütle bağlantısı bulunmuyor. Hatta medyaya göre Dwaith Yahudi bir kıza aşık olmasına karşın kızın ailesi ilişkilerine onay vermediğinden bu eylemi gerçekleştirmiş. İsrail o çok övündüğü güvenlik önlemleri ne zaman delinse hep böyle dezenformasyon yöntemlerine başvururduğundan hiç de inandırıcı gelmiyor

Filistinliler böylece İsraillilere hiçbir yerde güvende olmadıklarını bir kez daha anımsattılar. Belki Filistinlilerin uçakları ya da helikopterleri yok ama kentte çıkan paniğe bakıldığında bunlara o kadar gerek duymadıkları da açık. Gerektiğinde bir inşaat makinesi bile İsraillilerin için güzel başlayan günün kabusla noktalanmasına neden olabiliyor. Buldozerle yapılan bir saldırı bile tüm kentte paniğe yol açıyorsa, varın uçakla yapılacak bir intihar saldırısının ne gibi psikolojik rahatsızlığa neden olabileceğini siz hesaplayın.


Ingrid Betancourt 6 yıl sonra serbest

Ingrid Betancourt (sağda) ve annesi

Ingrid Betancourt (sağda) ve annesi

23 Şubat 2002’de yani tam 6 yıl önce FARC gerillaları tarafından tutsak alınan Ingrid Betancourt, Kolombiya hükümetinin düzenlediği operasyon ile yıllar sonra serbest kaldı. Betancourt’un serbest kaldığını ilk olarak Kolombiya ordusu, ardından da Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy doğruladı. Operasyon sonucu ayrıca 3 ABD’li ile 11 Kolombiya askeri de serbest kaldı.

Betancourt’un kurtulmasında FARC’ın iki üst düzey yetkilisinin teslim olmasının ve örgütün yönetim kadrosuna hükümetin sızmayı başarmasının etkili olduğu iddia ediliyor. Operasyon sırasında tek bir kurşun bile atılmamadığı iddiaları da gündemde. Nedenine gelince, üzerinde Che resmi bulunan tişörtler giyerek helikopterle FARC kampına giren Kolombiya ordusu askerleri (burası nedense inandırıcı gelmiyor), kendilerinin de FARC gerillası olduğuna kamptakileri inandırıyor. Kamp komutanına da daha önceden yanlış istihbaratla gelenlere tutsakları teslim etmesi bildirildiğinden askerler ellerini kollarını sallayarak tutsakları alıyor ve helikopterle geldikleri gibi ayrılıyor. İddialar ne derece doğru bilinmez ama doğruysa Betancourt’un serbest kalması sağlayan temel nedenler ihanet ve ihmal.

Serbest kalmasının ardından uçakla başkent Bogota’ya getirilen Betancourt’un ilk açıklaması ise “Kolombiya’ya başkan olarak hizmet etmek istiyorum” oldu.

Ingrid Betancourt için şimdiye kadar yapılan “en ünlü tutsak” yakıştırmasında kuşkusuz çok büyük gerçeklik payı var. 1994 yılında politikaya atılan, önce milletvekili ardından da senatör seçilen Betancourt, kurduğu Yeşil Oksijen adlı parti ile 2002 yılındaki başkanlık seçimlerinin en güçlü adaylarından birisiydi. Tutsak alınmasaydı belki şu an Kolombiya Devlet Başkanı olarak karşımızda onu görecektik. Seçim kampanyasını yürütmek için gittiği FARC denetimindeki bölgede yardımcısı ile birlikte tutsak alınan Betancourt’u kurtarmak için bugüne kadar sayısız girişimde bulunuldu. Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez’in yanı sıra eski eşi ve iki çocuğu sayesinde Fransız yurttaşı olması nedeniyle Fransa hükümetinin yaptığı tüm girişimlerden bugüne kadar bir sonuç almak ise mümkün olmadı.

Betancourt da Kolombiya’daki RCN televizyonuna verdiği demeçte yaşamını Fransız hükümetine borçlu olduğunu belirterek ilk fırsatta Fransa’ya gideceğini ve Nicolas Sarkozy ile görüşeceğini söylüyor. Kurtarıldıktan sonraki ilk sözlerine bakacak olursak bundan sonra da Kolombiya’da siyasete kaldığı yerden devam edeceğini söyleyebiliriz. Bizim asıl merak ettiğimiz, eski liderinin ölümünün ardından FARC’da başlayan değişim. Chavez’in FARC’a yaptığı “silahlı mücadeleye son” çağrısının ardından Betancourt’un da serbest kalması örgütteki olası büyük değişimlerin habercisi gibi.


Taliban işi büyüttü

ABD ve Pakistan ordusu şimdi her tarafta Chinook, Black Hawk ve Cobra türü çalınan helikopterlerini arıyormuşGeçtiğimiz hafta Taliban’a bağlı milislerin, çok sıkı korunan Kandahar kentindeki Sarposar Cezaevi’ne saldırı düzenleyerek, çoğu Taliban’a bağlı milisler olmak üzere 1.000’e yakın mahkumu serbest bıraktığını yazmıştık. Bu durum gerçekten de NATO güçleri için büyük bir utanç kaynağı idi. Ülkenin en büyük ikinci kentinde son derece sıkı korunan bir cezaevine bile baskın düzenleyip bütün mahkumları serbest bırakan Taliban, Afganistan’da gerçekte denetimin kimin elinde olduğu sorusunun bir kez daha sorulmasına neden olmuştu.

Aradan daha bir ay bile geçmeden bölgeden gelen son haber Taliban güçlerinin artık işi iyice büyüttüğünü gösteriyor. Taliban güçleri ABD ve işbirlikçileri ile yeterince dalga geçmediğini düşünmüş olacak ki, Pakistan’ın kuzeybatı bölgesindeki bir çatışmanın ardından bu kez de 3 ABD helikopterini alıp kayıplara karışmışlar.

Alman Die Welt gazetesinde yayınlanan habere göre ABD ve Pakistan ordusu şimdi her tarafta Chinook, Black Hawk ve Cobra türü çalınan helikopterlerini arıyormuş. Taliban’ın helikopterleri kaçırdığı bölgede tamı tamına 60.000 Pakistan askeri bulunduğunu hesaba katarsak iyi dalga geçtiğini söyleyebiliriz.

Pakistan ordusu da yaptığı açıklama ile helikopterlerin çalınmış olduğunu doğruladı. Çalınan üç helikopterden biri taşıma amaçlı iken diğer ikisi ise saldırı amaçlı. Pakistan ordusu ayrıca çatışmalar sonrası Hayber geçidi civarında denetimi de tamamen yitirdiklerini bildirdi. Kısacası durum hem ABD hem Pakistan hem de Afganistan için hiç de iyiye gitmiyor. Eğer Taliban bu helikopterlerle Taliban Hava Kuvvetleri kuracak olursa değil Hayber’de, tüm bölgede denetimi bir anda yitirebilirler. Herhalde Taliban milisleri de şimdi ilk iş olarak bir helikopter pilotu kaçırırlar.



Bu yazıyla ilgili düşüncelerinizi
iletmek için lütfen yazınız



Size ulaşmamız için isminizi, telefon numaranızı ve
e-posta adresinizi gönderin:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0 )
 e-posta:    
Şehir:     
İlçe