| Ali Özsoy |
İran operasyonu
Ne kömür ne petrol, asıl olan sömürgecilik Bir teoriyi kanıtlamak için değil bir iki örnek, milyonlarca olgu bile yeterli değildir. Çünkü tek bir olumsuz örnek bütün teoriyi olumsuzlamaya yetecektir. Tabii ki her teori de kendini hayatın gerçekleri karşısında sınamak zorundadır. Gerçekler ve hayaller arasındaki fark burada ortaya çıkar. Petrol üzerine kurulu sistem analizlerini ele alalım. Bilimsel yöntem sistem için çok önemli bir kaynaktan yola çıkarak sistemi analiz etmek değildir. Tersine ancak sistem analiz edilirse kaynağın bugünkü önemi ve gerçek rolü anlaşılabilir. Örneğin bugün petrol çok önemli ve gerçekten de pek çok savaşta belirleyici bir etken. İyi ama 100 yıl önce de kömür çok önemliydi. Daha eskiye gidersek, sömürgeciliğin ve kapitalizmin merkantilist döneminde en önemli stratejik kaynak ise altın ve gümüş idi. Dolayısıyla bağımsız değişken altın, kömür veya petrol değildir. Önemli olan sistemin analizidir. Bu sistem ise sömürgeci kapitalizm yani emperyalizmdir. 500 yıldır var olan bu sistem, merkez-çevre çelişkisi, ezen-ezilen çatışması diğer tüm unsurları belirler. Hammaddeyle kalkınma görülmemiştir Daha 1930’larda Kadrocuların çok net saptadığı tezler, 1950’lerde kalkınma okulunun katkılarıyla önce sosyalist düşüncenin ortak mirası haline geldi. Daha sonra liberal düşünce bile hammadde üreticiliğinin kalkınma için yeterli olmayacağını kabul edip, sömürge ve yarı sömürgelere ucuz işgücüne dayalı ve Batıya bağımlı sanayileşmeyi öğütlediler. Dolayısıyla hammadde üretimine ve tarım ekonomisine bağlı kalkınma düşüncesi insanlık tarafından çoktan aşılmıştır. Oysa bugün ulusalcılık ve Batı karşıtlığı adına öylesine komik tezler öne sürülmektedir ki! Kimisi “Türkiye’nin altında petrol denizi var.” demektedir. Kimisi “Bizdeki borla tüm dünyayı satın alırız.” gibi tezler ortaya atmaktadır. 500 yıldır değerli hammadde satarak hangi ülke zengin olmuş, hangi ülke kalkınmış? Eğer öyle olsaydı Latin Amerika dünyanın en zengin bölgesi olmaz mıydı? Hammadde adı üstünde sanayinin girdisidir. İleri sanayi ve işlenmiş ürün tekelini elinde tutan Batı kapitalizmi, istediği fiyattan sanayi ürünlerini satarken, ne kadar değerli ve stratejik olursa olsun hammaddeleri hep daha ucuza kapatabilir. Örneğin Türkiye’nin bor sevdalısı ulusalcılarının tezlerini ele alalım. Diyorlar ki Türkiye dünya bor rezervlerinin %90’ını elinde tutuyor ve tam anlamıyla üretici olarak tekel. Nasıl olur da bu ürünü bu kadar ucuza satarız? İstesek Türkiye’nin tüm kalkınmasını borla finanse edip ABD’yi de dize getiririz. Yavaş ol kardeş. Uçma derler adama. Tamam, sen satıcı olarak borun %90’ını elinde tutuyorsun. Ama alıcı olarak da ABD yüzde 90’ını tüketiyor. Sen diyelim ki ABD’ye satmadın boru. Kime satacaksın? Bir de bu meret soğan değil ki topraktan çıktığı gibi sofraya koyasın. Boru işleyen tekel ABD, ileri sanayiye sokan tekel ABD, satın alırken tekel yine o. Kaldı ki isterse boru daha verimsiz bir kaynakla ikame ederek maliyeti yükseltir, bunu da tekel olduğu için fiyata yansıtır. Borla Türkiye kalkınır mı? Fındık üretiminde de tekeliz. Kalkındık mı? Hayır! Fındığı boş verin, Araplar dünya petrolünün yarısını ellerinde tutuyor kalkınmışlar mı? Zaten fiyat endekslerinde, Üçüncü Dünya ülkelerinin ürettiği hammadde fiyatlarının sürekli Batılı ülkelerin ürettiği sanayi ürünlerine karşı değer kaybettiği rakamlarla sabittir. Bu yüzden bizim gibi ülkeler hep dış ticarette açık verir. Bu ise çok mantıklıdır çünkü hiçbir hammadde ikame edilemez ve vazgeçilmez değildir. Ancak bugün uçak motoru almak isteyen herkes iki üç tane firmanın kapısında beklemek zorundadır. Tıpkı yüz yıl önce tren lokomotifi için olduğu gibi. Kalkınma emperyalizmden koparak ve kapitalist dünya siteminden bağımsız ve alternatif bir model kurarak olur. Tıpkı Atatürk’ün halkçı ve devletçi modeli gibi... Yoksa hokkabazlıkla veya toprağın altında hazine bularak kimsenin kalkındığı görülmüş değil. Petrol koz olabilir mi? Peki, petrolün önemi ne? Hiç mi önemi yok? Elbette ki petrol çok önemli... Nasıl para evrensel meta rolü oynuyorsa, petrol de bugün için adeta kapitalist dünya sistemi açısından evrensel hammadde rolü oynamaktadır. Kömürün tahtını böyle ele geçirmiştir. Tüm dünyada yaygın olan tekstil gibi hafif sanayiden, birkaç emperyalist ülkenin tekelinde tuttuğu en ileri ve stratejik sanayi dallarına kadar petrol temel bir girdidir. Bu yüzden petrol fiyatları ve petrol kaynakları üzerinde egemenlik emperyalistler için son derece önemlidir. Ancak burada da tek yönlü ve basitleştirilmiş bir ilişki kurulamaz. Örneğin son günlerin moda teorileri, petrol fiyatlarının aşırı arttığını ve bunun Batı kapitalist ekonomilerini ve dünya ekonomisini büyük krize soktuğunu hatta bu krizin yeni savaşlara veya ABD’nin yıkılmasına bile neden olabileceğini ileri sürmektedir. Oysa petrol fiyatlarındaki artış tüm endüstri dallarını ve sektörlerini aynı anda etkilemektedir. Maliyetlerdeki artış Türkiye’yi de ABD’yi de vurur. Ama ABD’nin sattığı ürünler tekelci ürünlerdir. Dolayısıyla maliyet artışını rahatlıkla fiyata yansıtabilir. Ama Üçüncü Dünya ülkelerinin sanayisi tekstil gibi rekabetçi ürünlere dayanır. Maliyetteki artış ya reel ücretlerin ya da kârın düşmesiyle dengelenebilir. Dolayısıyla buradan yine ABD ve Batı kârlı çıkacaktır. Hepsini geçtik, petrol fiyatlarının artışından esas kazanacak olan petrol şirketleridir. Peki, bunlar kimin elindedir? Birkaç tane Batılı devletin ve özellikle ABD’nin... O zaman petrol fiyatları arttı diye ABD niye batsın? Sadece daha fazla kâr eder. Petrol piyasası zaten küreselleşmiştir. Birkaç ülke haricinde dünyadaki tüm petrol kaynakları küresel sermayenin tekelindedir. Eğer petrol piyasaya entegre edildiyse, emperyalizme bağımlı Suudi Arabistan veya Nijerya’nın petrolü Batıya karşı koz olarak kullanması asla mümkün olamaz. Nasıl olsun ki? Petrolü çıkaran BP, rafine eden BP, Batıya satan yine BP. Ufak bir komisyonu Arap şeyhlerine bırakıverir. Petrol fiyatı aşırı artarsa ve Arap şeyhinin kanı bitlenirse daha da iyi... O kadar parayı ne yapacak ki şeyh? Ya gider Batının ürettiği lüks tüketim mallarından alır ya da elindeki dev finans gücünü New York borsasına sokar, ABD ekonomisine ikinci kez destek olur. “Petrol fiyatları arttı, Suudi Arabistan güçlendi, ABD Suudi Arabistan’a saldıracak” türü teoriler gerçeklikten kopuk fantastik romanları çağrıştırmaktadır. Petrol krizi ABD’yi vuruyor mu? Petrol ile ABD’yi veya emperyalizmi vurmanın tek bir yolu vardır o da millileştirmedir. Bu ise ekonomik bir koz değil daha çok siyasi bir kozdur. Örneğin Venezüella’da petrolün devletleştirilmesi ABD açısından çok kötüdür. Ama “bu sayede Venezüella kalkınacak veya bize petrol gelmeyecek” diye değil. Venezüella bugün bile ürettiği petrolün büyük kısmını ABD ve AB’ye satmaktadır. Çünkü zaten esas tüketici onlardır. Ama bu stratejik kaynağa el koyarak Chavez, iktidarını sağlamlaştırmış, emperyalist petrol tekellerinin ülke içindeki komplolarını boşa çıkarmış, yoksul halk kesimlerinin desteğini kazanmış ve kurulacak sosyalizm için önemli bir mevzi kazanmıştır. Yoksa sadece petrol satarak kalkınmanın mümkün olmadığını Üçüncü Dünya sosyalistleri çok uzun süredir biliyor. Sanayi kurmadan ve üretilen petrolün esas tüketicisi olacak kadar ulusal ekonomiyi büyütmeden, sömürge ilişkilerinin zinciri kırılamaz. Nitekim yapılan tahminlere göre büyüyen Venezüella sanayisi 5 yıl içinde ürettiğinden daha çok petrol tüketecek hale gelecektir. Petrol bu açıdan ekonomik bir koz olmaktan çok siyasi ve stratejik bir kozdur. Yine Chavez ABD’ye çok daha pahalıya satabileceği petrolü Latin Amerika ülkelerine destek olmak için çok ucuza satmakta hatta bazen hibe etmektedir. Amaç Kıtasal Birliği ABD’ye karşı kurmaktır. Şimdi düşünün. Sizce ABD yüksek petrol fiyatını mı kafaya takar, yoksa Chavez’in Bolivarcı atılımını mı? Tersinden bir örnek verirsek bugün yaşanandan çok daha büyük bir ekonomik krizi 1970’lerde tüm dünya Petrol Kriziyle yaşamıştı. Ancak bu krizin sonunda Batı sistemi yıkılmadığı gibi Ortadoğu’yu çok daha fazla kendine entegre etti. Peki ya bugünkü kriz ve yükselen petrol fiyatları ABD’yi vuruyor mu? Her şeyden önce bugün sıkça bahsedilen kriz, 1970’lerdeki gibi bir petrol krizi veya en azından petrol fiyatlarının tetiklediği bir kriz değil. Petrol fiyatlarındaki artış 1970’lerdekine göre çok daha fazla olmasına rağmen bugünkü kriz meta piyasaları kaynaklı değil, finans piyasaları kaynaklı. Ayrıca kriz ABD’yi ve Batıyı vurmadığı gibi stratejik açıdan daha çok güçlendiriyor. Zaten krizin başlangıcından beri esas darbeyi az gelişmiş ülkelerin piyasaları ve borsaları gördü. Çünkü artan riske karşı sermaye tekrar metropollere çekildi. Tüm bunların yanı sıra, bugün yaşanan petrolün fiyatının artışından çok doların fiyatının aşırı düşüşü ki bu da ABD sanayisi için çok iyi bir şey. Doların bu kadar ucuzlaması ABD’ nin ihracatına ve sanayi üretimine büyük katkıda bulunuyor. Dış ticaret açığını kapatmasına yarıyor. Bu yüzden sıkça bahsedilen resesyon yani ekonomik kriz sonucu daralma bir türlü reel sektörde gözükmüyor. Kaldı ki petrol fiyatlarındaki artışın hangi ülkeleri daha çok güçlendirdiği istatistik verilerle sabittir. Bu artış ABD ekonomisine yaramıştır. ABD tekelleri daha da güçlenmiştir. Petrol fiyatı arttı ABD sıkıştı tarzı analizler gerçek dışıdır. ABD ve Rusya açısından hiçbir temeli olmayan bu analiz, belki Avrupa için geçerli olabilir. Ama bu analize dayanarak sadece Amerikancılık yapılabilir. Yoksa Amerikan karşıtlığı değil. Siyaset ve devrimci mücadele belirleyicidir Eğer petrol üreticisi ülkeler, petrolü dolardan satmayı reddedip, diyelim ki euro’dan satacağız deseler bu gerçekten de ABD için büyük bir sorun olurdu. Nitekim Chavez-Kaddafi ve Saddam böyle bir anlaşma yapmıştı. İran da bu pakta dâhil olacaktı. Amaç ekonomik değildi çünkü doları bırakmak büyük ihtimalle ekonomik açıdan bu ülkelere de dokunacaktı. Ama ABD’ye vurulacak siyasi darbe daha önemliydi. ABD elini çabuk tuttu. Uzun süredir planlanan Irak işgali öne alındı. Libya’nın zaten kendisi uzlaştı. Kısacası emperyalizmin kaderini ekonomik parametrelerden çok siyaset ve ezen ile ezilen uluslar arasındaki çatışmalar belirlemektedir. Hiçbir şey ezen uluslar ile ezilen uluslar arasındaki siyasi mücadeleden bağımsız değildir. Her şeyi sermaye birikim sürecine bağlayan bakış açısı aslında çok Marksist ve sol gözükse de liberalizmin en temel tezini yani piyasanın tek ve en doğal belirleyici olduğu tezini yinelemektedir. Tarihten ve toplumdan üstün, ezeli, ebedi ve tanrısal bir piyasa veya sermaye birikimi sürecini ise biz kabul etmiyoruz. Zaten insanlığın bu süreci aşabileceği ve aşması gerektiğini savunanlardanız. Ancak son günlerde gündeme getirilen petrole dayalı “sol” analizler kendi liberal veya Marksist mantığı açısından bile tutarsızdır. Birincisi dünya kapitalist sistemi tek bir piyasadan değil, iç içe girmiş meta, sermaye ve emek piyasalarından oluşur. Bir tek petrol piyasasının diğer tüm piyasaları belirlemesi veya sermaye birikimini frenlemesi veya gazlaması en azından uzun vadede çok olası değildir. İkincisi petrol fiyatındaki artış bir tek arzdaki daralma veya talepteki artışla açıklanamaz. Örneğin ABD Irak’a girdi petrol arzı daraldı ve fiyatlar patladı türü bir açıklama çok mantıklı gözükebilir ama gerçeğe aykırıdır. Çünkü Irak zaten 1991’den beri petrol piyasasının dışına itilmiştir. Ayrıca hiçbir ülke tek başına petrol fiyatlarını fırlatacak veya dibe indirecek kadar piyasada tekel konumunda değildir. Üçüncüsü Çin’de talep çok arttı o yüzden petrol fiyatı fırladı, sermaye birikimi süreci de krize girdi türünden bir açıklama da kendi içinde tutarlı değildir. Çünkü Çin’deki talep 1990’ların başında ülkenin ABD sermayesine dayalı bir sanayileşmeye girmesinden beri muazzam ölçüde arttı. Ancak bu talep artışı sabitken 1998’de petrol 8 dolar gibi tarihinin en düşük seviyesine kadar inmişken, bugün 200 dolar gibi tarihinin en yüksek seviyelerini zorluyor. Kaldı ki Çin’in bu kadar çok petrol açığı varsa bu ABD’nin ve Amerikan sermayesinin çıkmazı değil, tersine kozudur. Çin dünyanın en büyük petrol üreticisi, tüketicisi ve satıcısı olan ABD karşısında daha da bağımlı konuma gelecektir. Bu ise sermaye birikimi sürecini frenlemez tersine sermayeyi güçlendirir ve birikim sürecinin olasılıklarını artırır. Hepsini bir yana bırakalım petrol fiyatlarındaki artış, petrol piyasasının tamamen dışından kaynaklanabilir. Örneğin son bir yıldaki muazzam artış, petrole talep veya arz ile ilgili olmaktan çok, doların değer kaybetmesiyle ilgilidir ki bu ABD Merkez Bankası’nın bilinçli bir politikasıdır. Dinsel ve emperyalist paradigmayı reddetmek Genellikle emperyalizmin bakış açısı solda da içselleştiriliyor ve bazı emperyalist ideolojiler veya kısa vadeli planlar tarih bilimiyle yer değiştiriyor. Örneğin ABD’nin Sünni Şeriatçılığına karşı Şii Şeriatçılığını kullanmak istediği tezini ele alalım. Bu teze ek olarak “Üstüne üstlük petrol fiyatları artmaktadır, ABD daha fazla artmasına tahammül edemez” deniyor. Buradan varılan sonuç ne? Çok iddialı! “ABD kesinlikle İran’a saldırmayacak ve saldıramaz. Bunu artık anlayın.” İyi de bu konuda Bush bile bu kadar emin olamaz ki! Ayrıca ABD Irak’a aynı nedenden dolayı da saldırmayabilirdi ama saldırdı. Demek ki aslında ABD Ortadoğu’ya petrolden çok yeni sömürgeci amaçlar ve “Büyük Kürdistan” kurmak için saldırıyor. Kaldı ki petrol fiyatının bu kadar çok artması arz ve talep ile açıklanamaz. 8 dolar ile 200 dolar arasında oynayan bir borsa, günlük arz talep dengesini değil, besbelli ki gelecekteki risk analizlerini temel almıştır. Kısacası petrolün fiyatının bu kadar çok artması İran’a saldırılamayacağının değil, tam tersine büyük bir olasılıkla saldırılacağının ve piyasaların bu riski şimdiden fiyatlandırdığının ispatıdır. Yani piyasalar bile siyasetin belirleyiciliğini kabullenmişken, ABD emperyalizmini petrol fiyatlarının kölesi ilan etmek en basitinden ilkel bir ekonomizm değilse nedir? Kaldı ki ABD’nin Sünniliğe karşı Şiiliği Irak’ta kullandığı bir gerçek olduğu kadar, Lübnan’da veya İran’da da Şiiliğe karşı Sünniliği kullandığı başka bir gerçektir. Buradan çıkacak sonuç ABD İran ile anlaşacak, Şii Hilali kurup Suudi Arabistan’a saldıracak nasıl olabilir? İyi ama tüm dünya ABD İran’a saldıracak diyor. Kimse Suudi Arabistan’dan bahsetmiyor. Yoksa tüm dünya salak mı? Ya da yeteri kadar doğru analiz okumamışlar. Şiilik, Sünnilik ve ABD taktiklerinden tek sonuç çıkabilir: Şeriatçılık asla emperyalizme karşı direnemez. Çünkü ulusal bir ideoloji değildir, milliyetçiliğe ve devrimciliğe karşı hep emperyalizmin emrindedir. Bu yüzden Irak’ta Şii Şeriatçısı, Lübnan’da ise Sünni Şeriatçısı ABD’nin uşağıdır. ABD’nin umurunda değil ki kimin uşaklık edeceği. Yeter ki ulusal birliği etnik veya dini ajanlarla bölebilsin. Şii Şeriatçısı veya Sünni Şeriatçısı kendi geri kafasıyla başka bir hayal görebilir. “Şii veya Sünni kâfirlere karşı geçici olarak Hıristiyanlarla işbirliği yapıyoruz.” diyebilirler. Ama insaf biz de mi aynı yanılsamayı paylaşacağız? Bunlar emperyalizmin geçici olarak kullandığı pek çok taktikten sadece birkaçı. Buradan stratejik bir sonuca ulaşıp İran ile ABD, Vahabiliğe karşı birleşecek sonucu nasıl çıkarılabilir? Hele bir de ABD Orta Asya’ya egemen olmak zorunda ve bunu istiyor şeklindeki son derece doğru bir analizden sonra ABD İran ile birlikte Suudilere saldıracak tezi iyice mantıksız kaçmaktadır. İyi de Orta Asya’da olan İran değil mi? Bir de bu tezlere ek olarak ABD’nin Kürt devletinden vazgeçtiği ve Türkiye ile Türk Ordusu’yla yeniden uzlaşmak istediğini, hatta Rusya’ya karşı ABD-İran-Türkiye bloğu kurulacağını aynı teori öne sürdüğünde işler iyice Arap saçına dönüyor. İnsaf! Bunu Türkiye’deki en safkan Amerikancılar bile savunmuyor. Tersine Kürtçülük yapıyorlar. Çünkü ABD’nin tüm projelerinin göbeğinde “Büyük Kürdistan” var. ABD bu kadar Türkiye’yi düşünüyorsa buradan bir tek sonuç çıkar: Amerikancı olmak. Ama gerçek hayatta bu karmaşık ve parlak teoriyi destekleyecek tek bir olgu bile bulamazsınız. Biraz gazete okumak yeterli... “ABD Türk Ordusu’nu tercih etti!!!” İyi de neden bütün paşalar hapse atılıyor o zaman. Bu tür akıl yürütmelerin tek bir sonucu vardır. Olaylara bir noktadan sonra emperyalistlerin ve Şeriatçıların gözlükleriyle bakmaya, onların sözcükleriyle konuşmaya başlamak. Bu ise mandacılığa veya teslimiyete hatta belki de en kötüsü taşeronluğa neden olur. Örneğin Kırım’ın ABD-AB ve Rusya açısından önemini saptamak çok güzel... Orada Tatarlar içindeki farklı grupları bu üç emperyalistin nasıl kullandığını belirlemek de çok iyi. Ama gruplardan birini sırf Rus emperyalizmine karşı diye Galiyev düzeyine çıkarmak, 40 yıllık CIA ajanlarından antiemperyalist strateji beklemek ne demek oluyor? Ne ABD, ne Rusya ne AB emperyalizmiyle uzlaşmak, emperyalist sitemden kopmak, Türk Birliği temelinde mazlum uluslar birliği kurmak nerede? Kırım’daki 200 bin kişilik Tatar nüfus için tüm bunları reddedip, etnik milliyetçilik yapmak nerede? Emperyalizmi kriz değil, ezilenler yıkar Diyalektik materyalizme göre siyaset ekonominin itaatkâr gölgesi değildir. Batı Solunun sözde materyalizmi ekonominin oyuncağı bir siyaset ve tarih bilimi vaaz ediyor. Aslında bu bildiğiniz liberalizm. Ama sol sosa bandırılmış. 200 yıldır “ekonomik kriz çıkacak emperyalizm yıkılacak” masallarını anlatıp duruyorlar. Bu masal artık çok bayatladı. Solcu bir yanı da kalmadı. Hele bu hikâye biraz tüylerimizi de diken diken ediyor. Düşünsenize 1930’ larda dünya kapitalizmi en büyük krizini yaşandı. Ama kapitalizm çökmedi tersine insanlığa Hitler’i ve sonra da ABD belasını “hediye” etti. Sonra 1970’lerin büyük krizi yaşandı. Ardından kapitalizm değil, sosyalist ülkeler yıkıldı. ABD ve Batı 100 yıl sonra ilk kez bu kadar güçlendi. Ezilen ulusların bir tek emperyalist merkezlerdeki ekonomik kriz dönemlerinde nefes alıp bağımsız olabileceği türünden teoriler son derece mantıksızdır. Çünkü gelişmeler tam tersini göstermektedir. Kriz dönemlerinde az gelişmiş ülkelerden çekilen sermaye tekrar metropollere sığınır. Ve bugün olduğu gibi ABD ekonomisi yıkılmaz tersine yeni sömürgeci saldırıları için kendine çeki düzen verir. Oyunun kuralını belirleyen ezen ve ezilen uluslar arasındaki savaştır. Atatürk gibi bir lider çıkıp emperyalist ekonominin ve devletlerin en güçlü olduğu anda onlara karşı silaha sarılıp ulusunu özgürleştirebilir. Elbette bağımsız ve özgür olan bir ulus 1930’lardaki gibi bir kriz çıktığında bunu da değerlendirebilecektir. İlla bilimsel analiz isteniyorsa, fiziğin çok temel bir kanununu hatırlatalım. Bir sistemin enerjisi bir tek dışsal müdahaleyle değişebilir. Bir arabada ne kadar zıplarsanız zıplayın araba sadece olduğu yerde yaylanıp durur, ilerlemez. Halkın deyimiyle zor oyunu bozar. Biz de emperyalist oyunun kurallarını kabullenmeyi reddediyoruz. Sistemden kopmadan ve ezilenlerin bağımsız bir kutbunu yaratmadan önerilen her türlü “dahi plan”, bize göre emperyalizm arabasına mahkûm edilmiş sineğe “git arka cama yapış” demekten ibarettir. Kimse ekonomiyi ve jeopolitikayı tanrı gibi karşımıza çıkarmasın. Çünkü ezilenler olarak şunu artık çok iyi biliyoruz ki emperyalizmi ne jeopolitik cambazlıklar ne de çıkmaz ayın son çarşambasında gelecek ekonomik krizler yıkabilir. Emperyalizmi yalnızca, sistem dışı tek güç olan ezilen uluslar yıkabilir.
|