| Yekta Güngör Özden |
Geçen hafta Türkiye’yi dalgalandıran gözaltı olayları izlendi. Hukuk dışı yollara, yasalara aykırı oluşum ve eylemlere karşı olduğumuz ölçüde, uygulama çelişki ve aykırılıklarına da karşıyız. Özgün adıyla Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili 90. ve sonraki maddeleriyle düzenlenen yakalama, gözaltı, tutuklama koşullarının insancıl yaklaşımlar ve davranışlarla, özenle yerine getirilmesi olanağı varken, sertliğe, kabalığa, kelepçelemeye başvurulması asla doğru değildir. Bilgi almayı savsaklayıp doğrudan, ortamı, çevreyi, yakınları, sağlık durumlarını gözetmeden gözaltına almak zorunluluklar dışında gereksiz ve yararsızdır. Kişiliklere saygısız, özgürlük erdemine aldırışsızlıkla sürdürülen uygulamalar hukuka saygıyı, yargıya güveni sarsar. Yüklenilen ya da üzerlerine atılan suçların kovuşturulup gereğinin yapılması ayrı, kesin karar verilinceye kadar her yurttaşın mâsum sayılması ayrıdır. Suçluluğu mahkeme kararıyla belirlenmeyen kimseye yıpratıcı biçimde davranılamaz, buna kimsenin hakkı yoktur. Görevli, yetkili ve sorumlular da yasalara uygun davranmalı, işlevlerini yerine getirirken her tür kötüye kullanmaktan kaçınmalı, devlete olan inancı yıkmamaya özen göstermelidir. Bunu beklemek ve istemek her yurttaşın en doğal hakkıdır. İktidar kesimi, işlerine gelince yargıya saygıyı hatırlamakta, işlerine gelmezse yargıya en olumsuz biçimde yönelip yüklenmektedir. Oysa gerçek bir hukuk devletinde hukuka bağlılığın ve saygının örneğini öncelikle iktidar vermelidir. Yandaş ve yalaka medyayla birlikte yargı düşmanlığına soyunmak, hukuka yaraşır olmamanın belirtisidir. Karanlık koyulaşıyor Ulusal onurun simgesi yargıya dış kaynaklı saldırılar karşısında iktidar kesiminin aymazlık ötesi duyarsızlığı büyük bir yozlaşmadır. Türkiye’yi sömürgeleri sanarak yaklaşan yabancılar öneri ve dilek yerine buyruklarını sıralayıp tehdide başlamışlar, hukuksuzluğun, bağımsız yargıya saygısızlığın en çirkin örneklerini vermişlerdir. Anayasal düzeni koruyarak devleti ve demokrasiyi koruma görevini yerine getirmeye çalışan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na, kapatma dâvasına bakan Anayasa Mahkemesi’ne dışarıdaki karşıtları unutturacak biçimde içerdeki iktidar şakşakçıları da saldırmaktadır. Kimi “partiyi kapatmanın aklını peynir ekmekle yemek” olacağını yazarken kimi de mahkeme kararlarını kendi kıt aklınca yorumlayarak nasıl sonuca gidileceğini öğretmeye, dayatmaya kalkışmaktadır. Yürürlükteki yasa kurallarını çekinmeden çiğneyen ve yanar-dönerlerin toplumu yanıltma çabaları tiksindirmektedir. Karabük’te yazar Lâtife Tekin’in susturulması, Kürtçü-gerici, asılan Şeyh Sait’in anılması, tarikat mensuplarının istedikleri yerlere gömülmeleri, İslâm Konferansı Örgütü’nün İstanbul’da kurulacak Gençlik Forumu’na sakıncalı ayrıcalıklar tanınması, imar ve çevre bozuklukları, sağlık sorunlarının ağırlığı sürekli gözardı edilmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın sözlü açıklamasına rastlayan ya da rastlatılan gözaltı olayları, yabancılarak toprak satımında ölçülere Başbakanın karşı çıkması, ekonomik çalkantı önemini yitirmekte, ülke gereksiz sorunlarla uğraştırılarak gerekli çözümler unutturulmaktadır. Yaklaşan yerel seçimleri kazanmanın değişik aldatmacaları iktidar eliyle yaşama geçirilmektedir. Yıllardır olumlu bir şey sağlanmış değildir. İşleri-güçleri Atatürk ve Atatürkçülerle uğraşmaktır. Kimileri de süslü sözler ederek “..farklılığa saygılı, demokratik ve çağdaş olarak bir arada yaşama kültürü..”yle ayrılıkçılara hoşgörüsünü herkesin paylaşmasını istemektedir. Ulus devlet yapısı içinde hiçbir yurttaşın hak ve özgürlükler yönünden hiçbir ayrım gözetilmeden birlikte yaşadığı gerçeği yadsınarak ayrılıkçı, bölücü ve yıkıcılara kürsülerden selam verilmektedir. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde Türkiye Cumhuriyeti delegasyonunun iktidar partili sekiz üyesinin kendi devletlerine yönelik olumsuz kararı imzalamaları da ihanet sayılacak bir davranıştır. Bu arada, Atatürk’ün Lâtife Hanım’ı Köşk’te bırakarak kadın giysisiyle kaçtığı yalanını yazan eşine uygun biçimde, tutumu bilinen bir gazeteci de Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni İnönü’nün yazdığını Bülent Ecevit’ten duyduğunu kitabına almış. Atatürk’e saldırı modasının yeni bir örneği de bu. Ben, Ecevit’ten önce CHP’ne girmiş, onunla birlikte onbeş kişilik Gençlik Kolları Genel Yönetim Kurulu’nun oluşumunda yer alıp iki yıl birlikte çalışmış, 1967-1979’da avukatlığını yapmış bir yurttaşım. Ayrıca ölünceye değin de İsmet İnönü’nün avukatıydım. Böyle bir şeyi ikisinden de duymadım. Ecevit söylemişse doğru değildir. Tarihi tersine çevirme çabaları tarih bilmeyenlerin oyunudur. Atatürk’ün konuşma ve yazma yeteneğini değerlendiremeyenler, zamanı, ortamı, koşulları gözetmeyenler, daha ötesi amaçları kötü olanlar bu tür bulandırmalara girişeceklerdir. Oy için yapmayacakları şey yok. Antalya milletvekilleri antik alanların kullanımını genişletmede nasıl birleşiyor, görülüyor. Kıyılar gitti, şimdi de antik kentlere kıyılacak. Tipler 3 Tipler dizisi onları geçer. Bugün değineceğimiz 3 sıradakiler, ilkelliği, kabalığı, kendini beğenmişliğiyle öne çıkanlardır. İster sivil, ister asker, ister kadın, ister erkek, ister genç, ister yaşlı olsun karaktere bağlı tutum değişmiyor. Kişilik ve nitelikten, insanlık değerlerinden kaynaklanan yapı bozukluğu. Birkaç sekreteri, emrinde görevliler var. Elinin altında elverişli araç-gereçleri var. Zamanı var, olanakları var. Ama ne kutlama kartına, ne başsağlığı dileğine, ne çağrıya, ne aldığı kitaba-dergiye, ne yükselme ve geçmiş olsun aramasına yanıt vermeyi biliyor. Görevden ayrılınca, emekli olunca yüzü kızarmadan yanınıza gelebiliyor. Siz görevdeyken övgülerle yanınızdan ayrılmayan, siz emekli olunca unutan, kendisi emekli olunca sizi yine hatırlıyor. İster profesör, ister general, ister iş adamı vd. olsun neye yarar. Hezeyan-terane-safsata-saldırı Gerici medyanın pislikleri üzerinde durmaya değmez. İktidar yalakalığına soyunan sözde liberallerle döneklerin de onlardan ayrı yanı yok. Ancak kimi ilerici bilinen ve ilerici bir iki yazarla basının onurunu korumaya çalışan medyada yazılan iğrenç yazıları okumak üzüyor. Atatürk’ün evrensel, üstün, seçkin, saygın kişiliğinin anlatılmasına “isim kutsama” büstlerine ve anıtlarına “heykel putlaştırma”, resimlerine “portre ikonolaştırma” nitelemesiyle karşı çıkmak salaklık değil midir? Bunların gereğini ve anlamını bilmeyen, bunlarla simgelenen değerlerin ayırdında olmayan, iç ve dış saldırı yoğunluğunu görmeyen, duymayan yazar olabilir mi? Kimler bunlar? Ne yapıyorlar? Amaçları ne? Bunları düşünce özgürlüğü sayılabilir mi? Bunlara nasıl yer verilebiliyor? Karşıtlığı düşmanlığa dönüştüren âhlak yoksunlarına kimse bir şey demiyecek midir? “Kemal’e karşı Kemalizmin sultası kurulduğunu” ileri sürerek Atatürkçülüğe saldıran kalemler kendi tutarsızlıklarını açıklamaktadır. Kişiliksiz kişilerin âdi saldırılarının tepkisiz kalması da üzücüdür. Atatürk’ü Koruma Yasası’nı çıkaranların Atatürkçüler değil, Adnan Menderes iktidarı olduğu da unutulmamalıdır. Kemalist-Atatürkçü kişileri asla ilgileri olmayan “totolitarizmle otoritarizm arasında gidip gelen, tabu ve totem empoze eden, cumhuriyeti göz ardı edenler”den saymak, Kemalizm karşıtlığının dolaylı bir karalaması, bağnaz bir yaklaşımdır. Bu arada AB yeni dönem başkanı Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner daha yansız davranarak kapatma dâvasının içişimiz olduğunu ve Türkiye’de ordunun demokrasi için önemli rol oynadığını söyledi. Bakalım arkası nasıl gelecek? Özgün Sözler’den Devlet adamı olmak için önce adam olmak gerekir. Devlet biziz, biz devletiz. Gerçekdışı suçlamak da suçtur. Aydınlığı karartanlar, karanlığı aydınlatamazlar.
|